Demokratik Merkeziyetçilik – 1 Aralık 1975

Demokratik merkeziyetçilik, devrimcilerin en önemli örgütlenme ilkelerinden biridir. Tutarlı bir anlayışla kullanıldığında, bir örgütün, gelişiminin sarmal yolunda üst düzeyde yeni boyutlar, taze güçler kazanmasının belirleyicilerindendir. İşte bu yüzden de, örgütlenme ilkesi olarak sürekli tartışma gündeminde tutulması ve savunulması, onun şu ya da bu biçimde mekanik yordamlarla bozuma uğramasını engelleyeceğinden yararlıdır.

Demokratik merkeziyetçilikten, bir örgüt içinde iktidarda olanların yalnızca merkeziyetçi yanı anlamaları muhalefette bulunanların yalnızca demokratik yanı görmeleri sık sık rastlanan bir tartışma ortamının doğmasına neden olmaktadır. Ve tutarlı örgütlenmeler içinde bile çoğunluk-azınlık diyalektik birliğinden kaynaklanan bir mücadelenin odaklaştığı nokta olmaktadır. Hele hele merkezin denetiminde çalışmak istemeyen bir azınlık varsa, “azınlık olmayı reddeden” bir azınlık varsa, o örgütte ‘demokratizm’ teranelerinden kulaklar çınlar. Ancak her siyasi yoğunluğun bir demokratik merkeziyetçilik anlayışının var olması, o ilkeyi çeşitli subjektif yorumlarla sınırlamayı meşrulaştırmaz. Çünkü bu konuda da doğru olan tek bir anlayış vardır ve o da nesnel gerçeklerden çıkarılan ve gene nesnel gerçeklerle doğrulanan bir anlayıştır. Marksizm-Leninizm’in evrensel demokratik merkeziyetçilik ilkesinin özgüle uygulanmasıdır.

Ne var ki, son günlerde Türkiye’de demokratik merkeziyetçilik konusunda türlü-çeşitli görüşler öne sürülmektedir. Bu yüzden, çözülmemiş olan şeyleri yeniden düğüm haline getirme, berrak olan şeyleri bulandırma yolunda ki bu girişimler bizi bu sorunu ayrıntılarından ele almaya zorluyor

Demokratik merkeziyetçilik, Marksist-Leninistlerin kurduğu toplumsal yapılarda bilinçli olarak gerçekleştirdikleri bir örgütlenme ilkesidir. Tarihi olarak Kominist Enternasyonal’in Marks’ın önderliğinde toplanmasında ortaya çıkmış ve proleter devrimci mücadele boyunca yer alan ve yer almakta olan tüm örgütlerin oluşumunda var olmuş ve giderek (makro planda) sosyalizmin hayata geçirilişinde, toplumsal işleyişin ana unsurlarından biri olmuştur.

Demokratik merkeziyetçilik, devrimci mücadelenin örgütlü olan her alanında canlı pratikten fışkıran bir ilkedir. Sarmal gelişimi doğrultusunda ilerleyen her örgütlenmiş devrimci sürecin iç dinamiklerinden biridir. Toplumsal bir potansiyelin bir yapı içinde yer alması sonucunda kinetik hale dönüşümünün örgütsel ifadesidir. İşte bu yüzden, Marksizm-Leninizm ustaları bilimsel açıklamalarında, var olan süreçteki bu içsel olguyu görmüşler ve onu sistemleştirmişlerdir. Yani onlar, burjuva ideologlarının iddia ettikleri gibi, önerdikleri örgütsel yapılara bu ilkeyi empoze etmemişler tam tersine devrimci örgütlere diyalektik materyalizmin temelinde yükselen ilerici bir işlerlik kazandırmışlardır.

“Halk safları içinde demokrasiyle merkeziyetçilik, özgürlükle disiplin karşılıklı ilişki halindedir.Bunlar bir tek varlığın iki karşıt şeyidir, birbiriyle hem çelişkilidir hem de birleşiktir ve bunlardan birisini vurgulayıp diğerini reddetmemiz doğru olmaz. Halk safları içinde ne özgürlük ne disiplin ne demokrasi ne de merkeziyetçilik var olmadan yapamayız. Demokrsi ve merkeziyetçiliğin özgürlük ve disiplinin bu birliği bizim demokratik merkeziyetçiliğimizi meydana getirir. Bu sistemde halk yaygın bir demokrasi ve özgürlükten yararlanır, ama aynı zamanda sosyalist disiplin sınırları içinde kalır.” (Mao Zedung)

Biz burada demokratik merkeziyetçilik diyalektiğini en dar anlamıyla, devrimci bir örgütün bütünlüğü içinde değerlendireceğiz. Ve birbirine karşıt iki yana, demokrasi ve merkeziyetçilik yanlarına sahip bu özelliği böyle bir bütün içinde anlatırken, teorik olarak karşıtların birliği ve mücadelesi genel doğrusuna sürekli olarak vurgulayacak ve bu diyalektik bütün içinde asıl olanın karşıtlar arasındaki mücadele olduğunu akılda tutacağız. (böyle bir ön açıklamaya gerçekten gerek duyduk. Çünkü ileride anlatacağımız gibi, kimileri proletarya partilerinde daima merkeziyetçiliğin ağır bastığını, demokratik kitle örgütlerinde ise daima demokratik yanın ağır basması gerektiğini söylüyorlar. Ve bunu öylesine bir kaba felsefi idealizmle savunuyorlar ki, proleter partileri ve yığın örgütleri arasındaki esas ayırd edici özelliğin bu olduğunu bile savunabiliyorlar.)

Diyalektik materyalizm,bir bütünün gelişimini ve değişimini, kendi içinde yer alan karşıtların birliğinin ve mücadelesinin yani o bütün içindeki çelişmelerin sağlandığını öğretir.Ve bu bütün içinde, çelişmelerden bir tanesi temel olanı, bütünün gelişimini belirler. Temel çelişmenin çözümlenmesiyle var olan bütün nitelik değişir. (Gelişimin ve değişimin temel nedeni içseldir.) Öte yandan, dışsal nedenler ise gelişim ve değişimin koşullarıdır. Bu yüzden, her bütünün içinde yer aldığı ve kendisinin bir parçası olduğu “daha büyük bir bütün ya da süreç” ile olan bağlantısını, gelişiminin ortamını ve koşullarını bilmek gerekir. Demek ki bir çelişme olduğunu tesbit ettiğimiz demokratik merkeziyetçilik irdelenirken, onu hangi “bütünsellik” içinde değerlendireceğimizi bilelim. Ki böylece, burada bütün olarak ele aldığımız devrimci bir örgütte onu öneminin boyutlarını kavrayabilelim…

Özgül bir bütün olarak sınırları çizilen bir devrimci örgütte de, ana canlılık veren, gelişimini sağlayan değişik çelişmeler bulunur. Ancak, var oluş nedeni “onun eyleminin muhtevasıdır” ve buna göre “biçimlenir” Ve geniş anlamıyla bu eylem, örgütün nihai amacı gerçekleşene dek sürer. Sözgelimi, herhangi bir ülkedeki proletarya partisinin nihai amacı toplumu sosyalizme ulaştırmak ve nihai amaç olan sınıfsız toplum kurulana dek örgüt olarak proleteryanın örgütü olarak mücadelesini sürdürmektir. Ve proleterya “ortadan kalktığı”zaman yani sınıfsız toplum gerçekleştiği zaman parti olarak örgüt ortadan kalkacak yerini yeni bir yapı alacaktır.

Bu evrensel doğruyu bütün devrimci partilerin tarihlerinde görebiliriz.Lenin’in önderliğinde devrimci mücadeleyi sürdüren R.S.D.İ.P.’nin tüzüğünde ilk önceleri “merkeziyetçilikten” söz edilmekteydi. Çünkü “biçim olarak, otokratik bir ülkede böyle güçlü bir devrimci örgüt tam bir gizlilik içinde çalışmak zorundadır. Gizlilik bu cinsten bir örgütün öylesine zorunlu bir şartıdır ki bütün öteki şartlar ( üyelerin sayısı ve seçimi görevler vb.) bu birinci şarta uydurulmalıdır. “Lenin, Ne Yapmalı, s. 168” İşte bu somut koşulların örgütü zorunlu olarak merkezi bir nitelik taşıyan bir örgüt…(a.g.e., s.169)olmak durumundadır. Büyük diyalektisyen Lenin, merkeziyetçilik ve demokrasi karşıtlarının oluşturduğu bütünde, hangi yanın ağır basacağının koşullarını sıralarkan,demokratik yanın belirleyici olmasının ortamını şöyle açıklamaktadır; “Geniş bir demokrasi ilkesinin iki açık şartı gerektirdiğini herhalde herkes kabul eder: Birincisi tam bir açıklığı (aleniliği) ikincisi bütün görevlerin seçimle gelmesini. Örgütün üyeleri için tüm bir alenilik olmasa demokratizmden söz etmek gülünç olur.”(a.g.e.,s.170) Ve Lenin bu koşullar altında parti için söylediklerini diğer devrimci örgütler içinde geçerli sayabilmektedir.”Otokrasinin karanlıkları içinde ve Çar jandarmasının uyguladığı ayıklama rejimi altında(…)hiç bir devrimci örgüt, ne kadar isterse istersin geniş demokrasiyi hiç bir zaman uygulayamamıştır ve uygulayamaz.” Ekonomistlerin ve Narodniklerin “demokratikzm” anlayışının geçersizliğini sergileyen Lenin, bu anlayışların bir kaynağı olarak “ilkel demokrasiye”de işaret etmektedir. (Bu anlayışa inananlar, işçilerin,..sendikaların ilk kurulduğu dönemlerde, bütün üyelerin sendika yönetiminin bütün ayrıntılarına katılmalarını demokrasinin zorunlu bir şartı saydıklarını anlatıyorlar: Bütün meseleler, bütün üyelerin oyuyla karara bağlanmakla kalmıyordu , bütün resmi görevler, bütün üyeler tarafından münavebe ile görülüyordu. İşçilerin, demokrasinin bu şekilde anlaşılmasının saçmalığını görmeleri için bir yandan temsili kurumların gerektiğini öte yandan da bütün zamanını sendika yönetimine sarfederek görevlilerin gerektiği anlayabilmeleri için uzun bir tarihi tecrübe gerekti…(a.g.e., s. 175)

Menşeviklerin parti içindeki bölücü davranışlarının ayyuka çıktığı yıllarda (ll.Kongreden sonra) Lenin Marksist partinin örgütlenme ilkelerini Bir Adım İleri İki Adım Geri adlı yapıtında savundu. Ve partinin eyleminin muhtevasına uygun bir biçim almasını sağlayacak ilkeleri geliştirdi. Böylece “parti” görevlerini yerine getirebilmek ve kitlelere sistemli bir şekilde kılavuzluk edebilmek için, merkeziyetçilik ilkesine dayanarak örgütlenmeli, mütecanis bir tüzük ve mütecanis bir yönetici organa sahip olmalıdır…”anlayışı, Leninist illegal parti örgütlenmesinin ilkelerinden biri oldu. (S.B.K.P. Tarihi l.Baskı s.71) Ancak böyle bir yaklaşım R.S.D.İ.P.’nin içsel yapısının anti-demokratik olduğunu mu belirtiyor? Elbette ki hayır. Tam tersine parti içi demokrasinin verilen mücadelenin koşulları ve boyutları düzeyinde ele alınmış yordamıydı bu. Ve “hiç şüphe yok ki, Çarlık istihbaratı altında partinin illegal olarak var olduğu günlerde parti örgütleri tabandan seçim ilkesi üzerinde kurulamazdı ve bunun bir sonucu olarak da parti kesinlikle gizli olmalıydı. Ama Lenin partimizin hayatının bu geçici özelliğinin Çarlığın kaldırılmasıyla ortadan kalkacağını, partinin açık ve legal bir hale geleceğini ve parti örgütlerinin demokratik seçim, demokratik merkeziyetçilik ilkelerine dayanarak kurulacağını düşünüyordu.”(a.g.e., s.71) Nitekim, demokratik merkeziyetçilik ilkesi parti tüzüğüne ancak Şubat 1917 Devrimi’nden sonra, Altınca Kongreyle konulabildi. Bu dönemde devrim öncesinin son derece güç koşulları altında illegal çalışmalar sürdürmüş olan örgütleri yer altından çıkararak politik ve örgütsel çalışmalarını açık bir biçimde geliştirmeye başladılar. “Parti komiteleri demokratik merkeziyetçilik ilkesine uyarak yeniden düzenlendi. En üstten en alta kadar bütün parti kuruluşları seçime tabii tutuldu.” (a.g.e.,s.220) Çarlığın yıkılmış olmasına karşın, burjuva ve küçük burjuva basının çılgın bir bolşevik avı kampanyasının kızıştığı bir sırada toplanan Altınca Kongre “yeni bir parti tüzüğü kabul etti. Bu tüzük bütün parti örgütlerinin demokratik merkeziyetçilik ilkesi üstünde kurulmasını şart koşuyordu. Buna göre;

1-Partinin bütün kademelerindeki bütün yönetici kurullar seçem yoluyla iş başına gelecektir.

2-Parti kurulları kendi parti örgütlerine faaliyetleri hakkında düzenli aralarla bilgi verecektir.

3-Sıkı parti disiplini olacak, azınlık çoğunluğa uyacaktır.

4- Üst kurulların tüm kararları alt kuralları bütün parti üyelerini kesinlikle bağlayacaktır.

Yukarıda anlatttığımız Leninist örgütlenme sürecini kendi özgül pratiğinin gelişimi boyunca Ç.K.P.’nde de tesbit etmekteyiz. Ç.K.P. tüzüğüne demokratik merkeziyetçilik bölümü S.B.K.P.’ninkinden aynen aktarılmıştı. Ve devrim yapılana dek Mao Zedung partiyi amorflaştırmaya, mücadeleyi örgütsüz kılma tehlikesini doğuran “aşırı demokratizm” hastalığıyla da savaşmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra ve proleterya diktatörlüğü pekiştirildikten sonradır ki, Ç.K.P. değişen koşulların ışığında demokratik merkeziyetçilikte demokrasi yanının gelişmesini öngören yeni tedbirler aldı. (Ç.K.P. Onuncu Kongre Kararı)

Bu yazıda demokratik merkeziyetçiliğin örgütün içinde yer aldığı ortamın koşullarına göre ve bu örgütün kendi içsel yapısının özelliklerine göre bir anlam kazandığını vurgulamaya çalıştık. Yani bir örgütte, pratik olarak demokratik yanın mı yoksa merkeziyetçi yanın mı ağır bastığını yaşanılan tarihsel dönemin koşullandırdığını ve örgütün eyleminin muhtevasına göre gerçekleştiğini anlattık. Gelecek yazımızda bu anlayışın demokratik kitle örgütlerinde kazandığı özgül boyutlara değineceğiz.