DEV-GENÇ Her Zaman Olması Gerektiği Yerde Emperyalizme Karşı Mücadelenin İleri Mevzilerinde !

Üniversite ancak bu kadar kötü yönetilebilir! Mevcut yönetim tarzı, Özerk-Demokratik Üniversite çerçevesine uygun olmadığı için değil, idarecilerin kendi program ve mantığı bakımından da tam bir beceriksizlikle dolu olduğu için kötüdür. AKP, YÖK/Rektörler ve bunların arkasındaki iktidar odakları ve toplumsal uzantıları, en fazla etkili olması gerektiği zamanlarda, üniversiteyi iki gericilik arasında karanlığa gömdükleri için kötüdür.

Bilim ve teknoloji alanında yaşanan şaşırtıcı gelişmeler, insanlığın ufkunda sürekli yeni çığırlar açabilecek kapasiteye ulaştı. Bilgi üretim ve iletişim tekniklerindeki değişim “devrim”le nitelenir oldu. Gel gör ki, Türkiye üniversiteleri bunlardan zerre kadar nasibini alamıyor.

İlk okul yıllarımız, “üç tarafı denizlerle çevrili bir yurdun içinde ve dışında yürütülen barış politikasına duyulan övüncün” mutlu anılarıyla doludur. Şimdi, etrafımızı saran kan ve ateş denizlerinin içine sürüklenmeye çalışılıyoruz. Ortadoğu halklarının eşitlik, özgürlük ve barış olanakları, emperyalist güçlerce işgal edilmektedir. Bölgenin “yeniden sömürgeleştirilmesi”ni hedefleyen işgalci emperyalist ordular, başta petrol olmak üzere bütün doğal kaynakları, ucuz malları ve ucuz emek gücünü bir sömürge sistemi çerçevesinde kurumlaştırmaya niyet etmektedir. Savaş ve terörün yanında, bu yönde en büyük yardımcıları bölgedeki işbirlikçi rejimlerdir. AKP hükümetine ve Türkiye’ye, işbirlikçilik ve suç ortaklığında “can alıcı” görev ve ödevler verilmektedir.

Ülkemizin tüm kaynak ve olanakları, dışa bağımlı çarpık birekonominin gereklerine kurban edilmektedir. Sayısal verilerin iyimserliğine karşın, halkın yaşamı sürekli kötüye gitmekte; işsizlik, yoksulluk ve açlık sınırı yükselmektedir. Bir sömürge kapitalizminin günahlarının kefareti, emekçi yoksul halklara ve üniversitelilere ödetilmektedir.

Bir toplumsal düzenin çürümüşlüğünün en önemli göstergelerinden olan eğitim, sağlık ve yargı sistemlerindeki çöküntü, sermaye lehine “yasal değişim”lerle giderilmeye çalışılmaktadır. Köklü değişimlerden ziyade, “küçük çıkar hesapları” etrafında tertiplenen değişim operasyonları, hiçbir ilerici çözüm niteliği taşımadığı gibi, içine düşülen kısır döngüyü beslemekten başka bir işe yaramamaktadır. Toplumsal değişim, yenilenme ve devrimlere bitmek bilmez bir enerji ve taze bir soluk kazandıran gençlik, egemen eğitim, üniversite ve gençlik politikaları sayesinde en fazla çökertilen toplumsal kesimlerden birini oluşturmaktadır. Çıkarcılık, faydacılık, pragmatizm, kolaycılık, bencillik ve bireycilik akım ve alışkanlıkları, gençlik kitleleri arasında sürekli kışkırtılmakta ve hızla yaygınlaşmakta; emek, emektarlık, üretim ve yaratıcılık gibi, evrensel değerler pek ilgi görmemektedir.

Bütün iktidar odakları, gençliği, fethedilecek, ele geçirilecek, kazanılacak bir mevzi olarak görmektedir. Eğitim/üniversite sisteminin temel unsuru olan gençlik, toplumsal yaşama ve üniversiteye yön verme noktasında eşit bir katılımcı olarak görülmemektedir.

İşte böylesine karanlık zamanlarda, idareciler, üniversiteyi güçlendirmek ve ilerici/çözücü bir güç olarak sürece katılımını sağlamak yerine, kısır iktidar çatışmalarıyla boğmaktadırlar. Üniversiteye ve halka karşı hiçbir ahlaki ve toplumsal sorumluluk hissetmedikleri gibi, sermaye programlarını faşizm yöntemleriyle uygulama noktasında birbirleriyle yarışmaktadırlar. Denebilir ki, idareciler arasında seyreden çatışma, iktidar ve muhalefet dinamiklerini güçlendirdiğinden, üniversitenin gelişimi ve gerekli değişimler için ciddi bir hareket potansiyeli de yaratmaktadır. Örneğin denilmektedir ki, “YÖK Yasasının engellenmesinde” YÖK, rektörler ve destekçilerinin muhalefetinin belirleyici etkisi olmuştur. Öğrenci gençliğin sorunu görünür kılan militan muhalefetinin etkisi yadsınmadığı sürece, bu saptama doğru bulunabilir. Ancak, idareciler arasında seyreden çatışmada ilerici/devrimci bir dinamizm bulunmamaktadır. Yasanın geçici olarak engellenmesi taktik bir muhalefet başarısı olarak görülse bile, bu başarı, ilerici bir çözüm kanalı oluşturmamaktadır. Bununla birlikte, öğrenci gençliğin militan taktiklerine sunduğu fırsatlar bakımından, oluşan muhalefet konjonktürünün yararı da yadsınamaz.

İdareciler için, “imam hatipli” ya da “laik” bir gençlik niteliği, basit bir yatırım aracı olma ya da yeni kapitalist toplumun yeni klişeleri/kalıpları olmanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Hatta dünyada ve ülkemizde bunca yakıcı sorun ve üretilmesi gereken çözüm varken, üniversitenin, “imam hatip lise leri” etrafında meydana gelen çatışmalara konu olması bile utanç vericidir. İçine düşülen fırtınalara gözlerini kapayan taraflar, bir bardak suda

kendi küçük fırtınalarını koparmaktadırlar. “İmam hatipli” bir başbakan ve “laik” bir genel kurmay başkanı, tarikatçi bir Milli Eğitim Bakanı ve “hukukun üstünlüğüne inanan” bir YÖK Başkanı ya da “ilerici” bir rektör, aynı şiddette işgal ordularının hizmetinde, işbirlikçi ve üniversiteye karşı suçludur.

Bununla birlikte, üniversiteye ve halka iki gericilikten birini seçmekten başka çare bırakmayan taraflar, ilerici bütün çözümler karşısında, tek gerici bir cephe olarak bütünleşmektedir. Öğrenci etkinliklerine yönelen saldırılar bir kez daha göstermiştir ki, “aynılar aynı, ayrılar ayrı yerdedir”. Beyazıt, Boğaziçi, ODTÜ ve Edirne’de “Alternatif Öğrenci Şenliği” ve “Demokratik Üniversite Kurultayı” yapan öğrenciler, idare, polis ve jandarmanın saldırısına öuğradı. Öğrenci gençliğin, öğretim elemanlarının ve bilim emekçilerinin ilerici devrimci yöntemlerine AKP, YÖK/rektörler ve sermaye gerici faşist engellemelerle karşılık vermektedir. “Demokratikleşme kriterleri” kağıt üzerinde hızla yasalaşırken, öğrenciler gene fiilen hapishanelere doldurulmaktadır.

Her şeye karşın, üniversiteyi istila eden sermayenin ve faşizmin ölçü ve kısıtlarını parçalayarak özgürlüğün yolunu açacak en önemli devrimci dinamizm, gençliğin devrimci eylemini gerektirmektedir. Bugün, üniversitede en fazla eksikliği hissedilen şey Demokratik Öğrenci Hareketidir. Gençlik kitleleri arasında oluşan yaygın tepki ve hoşnutsuzluklar, kitlesel bir talep hareketi niteliğine ulaşmadan belirleyici bir güç haline gelememektedir. Öğrenci hareketi adına, talep hareketlerinin de bayrağını taşımakta olan politik gençlik gruplarının üzerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Öğrenci gençlikten yükselen tepkileri düzen ve sermaye güçleri soğurmayı ve huzursuzlukları kendine eklemlemeyi başarmaktadır. Öğrencilerin, sermaye üniversitesinin krizinden kaynaklanan büyük davaları/talepleri henüz gelişmemiştir. “Küçük tepkiler”se, baskı ve terör yöntemleriyle etkisizleştirilmektedir. Öğrenci hareketinin önemli bir kalkış noktası olarak, gençlik kitlelerinin sistemle ciddi çelişkileri henüz olgunlaşmamıştır.

Örgütsüz ve olgunlaşmamış olsa da, tıpkı NATO karşıtı mücadele sürecinde olduğu gibi, üniversiteli gençlik, her zaman politikleşmeye elverişli bir duyarlılık potansiyeli taşımaktadır. Hem öğrenci hareketinin, hem de emperyalizme karşı mücadelenin gerektirdiği militan atılım, bir ve aynı süreçte gerçekleşebilir. Emekçi halkın bütün kesimlerinde olduğu gibi üniversiteli gençlik de, Ortadoğu’da emperyalist işgal ve her geçen gün güçlenen direniş karşısında öfke ve sempati arasında salınan tepkiler duymaktadır. Ne var ki, yaşamı değiştirecek devrimci bir güce dönüşmediği sürece, bu türden tepkiler kısa zamanda dağılmakta ya da yozlaşmaktadır. Bu türden tepkilerin, ulusalcı ve İslamcı kanallarla sistem içine akması, en ciddi yozlaşma tehlikesidir. İşgale karşı öfke ve direnişe yönelik sempati, ancak emperyalizme karşı sol bir öğrenci hareketinde devrimci bir içerik kazanabilir. Bu noktada, savaş karşıtlığı ya da direniş destekçiliği, denk geldiğinde “takılınacak popüler bir moda” değil, “özerk-demokratik üniversite”, “özgürlük” ve “eşitlik” idealleriyle donatılmış devrimci bir eylem çizgisinin somut pratikleridir.

NATO’ya karşı mücadele süreci, bunun için iyi bir fırsatlar sunmaktadır. Haziran sonunda NATO’yu İstanbul’da toplamayı planlıyorlar. Emperyalist sistem, halkların kaderini belirleyecek yeni kararlar almaya hazırlanıyor. İşgalin ve katliamların sorumluları, sorunu barışçıl biçimlerde çözmek yerine, yeni savaş kararları almak ve savaş donanımlarını güçlendirmek niyetindeler.

Yanlış hesap İstanbul’dan ve mücadele tarihiyle de sabittir ki, DEV-GENÇ hareket tarzı’ndan döner. DEV-GENÇ, halkın devrimci özlemlerini kavrayan bir devrimci hareketin olmadığı koşullarda, bütün ezilenlerin kendilerini ait hissettikleri kolektif bir politik kimliktir. Özünde bir öğrenci hareketi olmasına karşın, başta emperyalist savaşlar olmak üzere, bütün haksızlıklara karşı emekçi halkın bütün kesimleri tarafından yükseltilen bir isyanın ortak adıdır. DEV-GENÇ, sisteme karşı en geniş, gelişmiş ve özgürleştirici eleştiri pratiği olmasıyla, kendisinden sonra yaşama damgasını vuran pek çok devrimci harekete kaynaklık etmiştir. Ve o kaynaktan beslenen bir devrimci gençlik hareketi pratiği olarak, emperyalizme karşı mücadele, 2004 Haziranında, NATO’ya karşı bütün Türkiye ve İstanbul sokaklarında devinmektedir.