Devlet Güvenlik Mahkemesi Savaş Rejiminin Özel Yargı Aygıtı – Haziran 1997

Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldukları 1.5.1984 tarihinden bu yana bir tür sıkıyönetim mahkemesi olarak işlemiş, “devletin varlığı ve sürekliliğinin korunması” adına her türden hukuksuzluğun, burjuva hukukunun en temel ilkelerini aşan uygulamaların yaşandığı kurumlar olmuştur. Savaş rejiminin saldırı mekanizmalarından biri olan yargı, bu işlevin en dolayımsız ifadesini DGM’lerde bulmuştur. “Olağanüstü” yetkilerle donatılmış bu mahkemeler demokratik halk muhalefetinin önündeki en ciddi tehdidi oluşturmuş, aynı nedenle direnişin de sembolü olmuştur. Bugün emekçiler, öğrenciler, aydınlar üzerindeki baskısını yoğunlaştıran DGM’ler, uzun bir süre daha mücadele tarihinin önemli bir parçası olmaya devam edecektir.

DGM’lere Karşı Kazanılan Zafer

12 Mart faşizminin ilk somut sonuçlarından biri toplumsal muhalefetin önüne geçmek amacıyla bu “olağanüstü” mahkemelerin kurulmasının gündeme gelmesi olmuştu. Böylece DGM’ler 23 Temmuz-24 Ağustos 1973 tarihleri arasında Adana, İzmir, İstanbul, Diyarbakır ve Ankara’da kuruldu, ilk itiraz, “DGM’lerin genel yargının yerine geçeceği, bir siyasi mücadele alanı haline geleceği, yargının bağımsızlığının zedeleneceği” gibi gerekçelerle Türkiye Barolar Birliği tarafından yapılmış ve sonuçsuz kalmıştı. Büyük bir hızla yargılamalara başlayan DGM’lerin duruşma listeleri emekçiler ve aydınlardan oluşuyordu. Ağır ceza istemleriyle süren davalar ve hapis cezalarıyla devam eden süreç boyunca bir taraftan DGM’lerin anayasaya aykırı olarak yasalaşması gerekçesiyle açılan dava sürerken, diğer taraftan büyük bir tepki örgütleniyordu. Anayasa Mahkemesi’nin 6 Mayıs 1975 günü DGM yasasını iptal etmesinin ardından bu mahkemelerin ömrünün 11 Ekim 1976’da dolacağı bildirilmişti. Hareketin yükseldiği dönem ise 1976 Temmuz’u olmuş, DİSK, Türkiye Barolar Birliği, TÖB-DER gibi birçok kitle örgütü ve meslek kuruluşu DGM’lerin tekrar kurulmaması için yoğun bir örgütlenme çalışması yapmış, sorunun toplumun, hukukçuların, aydınların gündemine girmesini sağlamışlardı. 13 Temmuz günü başlatılan “DGM’ye Hayır” kampanyasına DİSK, Ankara Yüksek Öğrenim Derneği, TMMOB, TÖB-DER, Tüm iktisatçılar Birliği, İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği ve İlerici Kadınlar Derneği başta olmak üzere çok sayıda demokratik kitle örgütü katılıyordu.

Çeşitli kitle örgütlerinin İstanbul şubelerinin ortak bildirisinin son cümleleri şunlar: “Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini, grevli ve toplu sözleşmeli sendikal hakları alma mücadelesini sürdüren demokratik kuruluşlar olarak DİSK’in DGM’ye karşı demokratik mücadelesini destekler, üyelerimizi tüm anti faşist güçlerin ortaklaşa mücadelesi içerisinde yer almaya çağırırız. Kahrolsun faşizm ve emperyalizm, DGM’ye hayır. Yaşasın halkımızın bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi!”

Mücadele yükselirken bir taraftan DGM’nin kampanyaya dair baskısı sürüyor, diğer taraftan da faşist MC’nin temsilcisi Süleyman Demirel tehditler savurup, DGM’lere karşı çıkanları kışkırtıcı ve yalancı ilan ediyordu.

İşçi sınıfının, DGM’lerin tekrar kurulmasına izin vermeyeceğini açıklamasının ardından DİSK’li işçiler DGM’ye karşı direnişe geçtiler. Ve yeni DGM yasasının çıkarılmasına bir ay kala, yasa tasarısının mecliste görüşüleceği 16 Eylül günü tüm ülkede hayatı durdurdular. 20’nin üzerinde şehirde aynı gün ve aynı saatte iş bırakan 200.000’in üzerinde işçi MC hükümetinin düşürülmesi, DGM yasasının çıkarılmaması için eylem başlattı. Tekelci sermayenin temsilcileri birbiri ardına “işçinin meclis üzerinde baskı unsuru olamayacağı” açıklamalarını sıralarken TİSK, işçilerin direnişe devam etmeleri halinde işten atılacakları ve hapis cezasıyla cezalandırılacaklarını açıklıyordu. Direnişin 3. günü olan 18 Eylül 1976’da İstanbul ve Ankara’da binlerce emekçi-öğrenci “MC istifa”, “DGM’ye hayır”, “Genel grev hakkı”, “Katil oligarşi” sloganlarıyla yürüdü. Bir başka gün; 26 Eylül günü

Ankara’da yapılan DGM’yi protesto yürüyüşüne binlerce kişi katılırken işyerlerindeki direnişler sürdü. Bu arada DGM sanıkları mahkemelerde ifade vermeyi reddediyordu.

11 Ekim 1976 gününe gelindiğinde büyük direniş, arkasında çok sayıda tutuklu bırakmasına karşın demokratik halk muhalefetinin zaferiyle sonuçlanmıştı. DGM’ler ellerindeki tüm davaları ağır ceza mahkemelerine devrettiler ve üzerinden çok fazla zaman geçmeden DGM tarafından yüzlerce yıl hapsi ya da idamı istenen sanıklar bu mahkemeler tarafından tahliye ya da beraat edildi.

DGM; Devlet Terörünün Hukuki Kılıfı

Bugün DGM’ler, burjuva demokrasisinin tüm temel ilkelerini yıkmış, yerine savaş rejiminin özgün kurallarını geçirmiştir. Bu “olağanüstü” mahkemeler geçmişte ve günümüzde pek çok örnekte görüldüğü gibi mahkemenin düzeni adına binlerce emekçi ve devrimcinin en meşru savunma hakkını ellerinden almış, çoğunluğu 12 Eylül’ün sıkıyönetim mahkemelerinde yetişen ve yürütme tarafından atanan hakim ve savcılarıyla yargı bağımsızlığı ilkesinden ayrılmış, polise daha geniş bir yetki alanı açmıştır. Tüm bunların üzerine “devletin güvenliği” korusunda sınır tanımayan Nusret Demiral gibi DGM savcıları da eklenince, devletin açık faşizm döneminde toplumsal muhalefete karşı elde etmiş olduğu kazanımları ne derece önemsediği açıkça görülebilmektedir.

Özellikle son dönemde, devletin temel bileşenlerinin yeniden yapılandırılması süreci yargıyı da kapsamış, yargı doğrudan halka karşı savaş araçlarından birisi haline getirilmiştir. Bu süreç demokrasinin sınırlarının iyice daralmasına yol açmış, sömürge tipi faşizmin diğer kurumları gibi yargıyı ve DGM’leri de daha fazla saldırganlaştırmıştır. Öğrencilere verilen yüzlerce yıllık cezalar, Kürt illerindeki DGM’lerde yüzlerce çocuğun yargılanması ye da aydınların, emekçilerin, devrimcilerin davalarla ve cezalarla daha yoğun bir biçimde yıldırılmaya çalışılması hep bu sürecin parçalarıdır.

Tarihte Franko faşizmi döneminde İspanya’da ve Mussolini’nin, faşist rejimin korumak için oluşturduğu “Devletin Korunması için Özel Mahkeme” örneğinde geçen ve bugün de toplumsal muhalefetin ivme kazandığı dönemde etkili bir savaş aygıt olarak işleyen DGM’ler, özel bir mücadeleyi gerektirmektedir.

DGM’lere karşı mücadele savaş rejimini karşı mücadeledir. Sınıf savaşımı gösterecektir; oligarşi için en güvenlikli yer ezilenlerin kazdığı mezardır.