DEV-GENÇ’ İN MÜCADELESİNİ DOĞRU KAVRAYALIM

Burada sadece, Dev-Genç’in bir örgüt olarak yaptıkları ile, yükselen kitle mücadelesi içinde yer alışı (örgüt olarak) ve bu kendiliğinden yükselen mücadeleye hangi biçimlerde yetişebildiği sorunlarına kısa, genel hatları ile bir bakış şeklinde meseleyi ele alacağız. Bugüne kadar Dev-Genç hakkında yeterince hatta fazlasıyla “eleştiriler” yapıldı. Dev-Genç hakkında bu derece yoğun “eleştirilerin” olması bile, sadece bu bile, Dev-Genç’in mücadele içinde oldukça etkili bir yeri olduğunu düşündürmeye yeter. Meselenin bir yönü böyle;Dev-Genç, Türkiye devrimci pratiğinde isminden çok söz edilen bir olay. Bunun böyle olması acaba Dev-Genç’in çok yakın bir geçmişin meselesi olmasından mı, yoksa gerçekten Türkiye sol hareketi içinde çok uzun bir evrenin karakteristiklerine ters düşen, onu aşan yeni bir evrenin habercisi, Türkiye’de yükselen siyasi pratik helezonu içinde “eskiye” bir reaksiyon; eskinin bir çözülüşü ve o çözülüş içinden yepyeni özelliklerin birbiriyle çarpıştığı yeni bir senteze ulaşma sancılarının duyulduğu bir ortamın (ki, bu ortamı daha çok sübjektif yönüyle belirlemek doğru olacaktır) içinde yarattığı somut gelişmelerden dolayı mıdır?

Bizce ikincisinden dolayı bu kadar aktüel ve ciddi bir mesele olmakta Dev-Genç.

Evet, Dev-Genç Türkiye sol hareketi içinde çok uzun bir evrenin karakteristiklerine ters düşmektedir. Onu aşan yeni bir evrenin habercisidir. Böyle olmasından dolayı “eskiye” bir reaksiyondur (1).

Nedir bu eski olan, bunun karakteristiği nedir? Yukarıda da söylediğimiz gibi bunu sadece sübjektif yönü ile ele alacağız; elli yıllık sol hareket içinde hakim olan yön, hakim olan düşünce ele alındığında sorun biraz daha aydınlanacaktır. Sol hareketin ideolojik platformu nedir? özellikle sol hareket diyoruz. Çünkü proletaryanın hareketi, bağımsız siyasi hareketi o kadar belirsiz, o kadar karmakarışık ki, tane ile saman bir arada. Elli yıldan beri bu tınaz savrulmamış, taneler samandan ayrılmamış. Uzun bir zaman bu tınazı savuruyorum diye ortada gezinenler maalesef taneyi samana biraz daha katmaktan başka bir şey yapmış değiller. İşte bundan dolayı biz geçmişten bahsederken proletaryanın bağımsız siyasi hareketinden söz edemeyiz. Çünkü işçi sınıfının bağımsız siyasi hareketi herşeyden önce temelini sosyalizmin oluşturduğu, proletaryanın ideolojisinin hakim olduğu bir sübjektif yapıyı gerektirir.

Sonra bu yapının yönlendirdiği, en azından yönlendirmeye çalıştığı bir siyasi çizgisi, bağımsız siyasi çizgisi, iktidar hedefleri ve bu hedeflere varmak için siyasi taktikleri ve bunları yerine getirecek vasıtaları olan bir siyasi pratik gereklidir.

Gel gör ki, geçmişte biz bunları bulamamaktayız. Proletaryanın bağımsız siyaseti yerine proletaryayı burjuvazinin yedeğine takmak, onun ihtilalci eylemi yerine “burjuva demokrasisini” takviye…

1968’lere gelindiğinde ülkede yükselmeye başlayan kitle hareketleri gözlenir; bu hareketler 1969 ve 1970’te de yükselmeye devam ederler. Sol literatür 1960’larda artmıştır. Bu dönem özellikle gençlik içinde sosyalizmin öğrenilmesinin ve önceleri vulger anlamda propagandasının yaygınlaştığı bir dönemdir. Yükselen gençlik mücadelesine paralel olarak Marksizm-Leninizm’in öğrenilmesi ve kavranılması süreci başladı. Pek çok genç militan ideolojik olarak Marksizm-Leninizm ile silahlanma, işçi sınıfının mücadelesiyle, halkın mücadelesiyle gençlik hareketlerinin irtibatını kavrama ve eylemlerini bu sınıflar savaşının bir parçası olarak halkın kurtuluşuna hizmet edebilecek şekilde yeni baştan ele alma, Marksizm-Leninizm süzgecinden geçirme sürecine girdiler.

FKF örgütlenmesi içinde önceleri; sosyalizm, genellikle TİP çizgisinde, popülizm, sendikalizm karması bir aydınlar arası entelektüel uğraşı karakterinde, yani sosyalizm ile alakası olmayan bir küçük burjuva ideolojisiydi. Fakat söylediğimiz gibi, kitle hareketleri yükselmeye başladığı zaman bu küçük ve orta burjuvazinin sınıf çıkarlarının siyasi formülleri, sloganları ve küçük burjuvaca bir ideolojik karmaşa olan bu FKF’nin sübjektif platformu hızla çözülmeye, hareketlenmeye, kendi karşıtına dönüşmeye başladı. Hemen belirtelim ki, bu FKF’nin sübjektif yapısı tamamıyla sol hareketin yapısıdır. Onun gençlik içindeki yansımasıdır.

FKF’nin ve sol hareketin sübjektif yapısındaki bu hızlı çözülme ve karşıtına dönüşmenin, Marksizm-Leninizm’e doğru gelişmenin objektif şartları vardır. Bunlar, Türkiye’de, siyasi ve ekonomik gelişme, kapitalizmin özellikle tekelci burjuvazinin güçlenmesi, sınıf karşıtlıklarının artması, sınıf mücadelelerinin giderek belirginleşen biçimlere bürünmesi ve mücadele biçimlerinin artan tecrübeleridir diyebiliriz.

Sol hareketin sübjektif yapısı ile ilişkili bir şekilde Dev-Genç’i, onun kitlelerle ilişkisini, mücadele içindeki tavrını, eylemlerinin özünü ve süreç içinde kazandığı anlamı; meseleyi ele aldığımız açıdan değerlendirmeye çalışalım. Bu işi yaparken meseleyi daha iyi kavrayabilmek ve güncelliğini muhafaza eden bazı problemleri de bağıntılı bir şekilde açıklayabilmek için, konuya aşağıdaki alt başlıklar altında yaklaşmayı daha uygun gördük. Bu biçimde aynı zamanda birtakım “eleştirilere” cevap vermiş olacağız. Örneğin, bugün genel olarak geçmiş hareketler, özel olarak da yakın geçmişin devrimci gençlik hareketi hakkında güncelliğini koruyan bir eleştiri, kitlelerden kopukluk eleştirisidir; bu eleştiri gündeme kitle bağı sorununu getirmiştir.

Kitle Bağı

Kitlelerle bağ, herşeyden önce, ama herşeyden önce siyasi bir olaydır. Siyaset tarafından belirlenir. Bu, sosyalizmin evrensel tezlerini ihmal etmeden ve özel olarak da o ülkenin somutunu Marksizm-Leninizm yöntemiyle ele alarak hazırlanan bir hedefler, araçlar bütünlüğüdür. Kitlelere ulaşmak ve onları siyasi bir aksiyona sokmak için bu bütünlüğe, proletaryanın asgari ve azami programlarına uygun düşecek siyasi sloganlara ihtiyaç vardır. Ondan sonra, kitlelerle ilişkileri kurmak ve geliştirmek mümkündür. Yoksa belirli bir tarihi dönemin siyasi sınıf hedeflerini yanlış tespit eden veya hiç tespit etmeyenlerin kitlelerle organik ilişkilerinden söz etmek olanaksızdır. Çünkü organik ilişkiler canlı, pratik içindeki ilişkilerdir. Günün siyasi pratiğine uygun olmayan veya pratik eylemden kopuk olan ilişkiler, organik ilişkiler değildir; her an kopabilecek, pamuk ipliğine bağlı, iğreti ilişkilerdir. İşte bu bakımlardan kitlelerle bağ meselesi herşeyden önce siyasetin doğruluğuna sonra da organizasyona, örgütlenmeye bağlıdır (ki örgütlenme de her ne kadar nispi bağımsızlığı olan bir görünümdeyse de temelde siyaset tarafından şartlandırılır).

İşte bunun için, soyut “kitlelerle bağ, kitlelerle bağ” çığırtkanlığının hiçbir önemi yoktur. Siyasetten ayrı bir kitlelerle bağ olamaz. Bunca zamandır kitle bağından bahsedenler niçin bağ kuramıyorlar acaba? Bu bizim için çok açık bir şeydir: Çünkü onların kitlelere götüreceği siyaseti, doğru siyasi hedefleri yok da ondan. Onun için, önce oturup bu problemi çözün deriz, ondan sonra, amaçları belirlenmiş, vasıtaları tespit edilmiş bir politika üzerinde bu politikayı geliştirmenin organizasyonu olarak organik ilişkileri kurabilirler. Ama bunu yapmak zor bir şeydir. Bu yapılacağına kitlelerle bağın olmamasından şikayet etmek, tekrar tekrar hergün şikayet etmek, ne yapacağını bilemeyen bir küçük burjuvanın kolay bir bahanesidir, acıklı bir yakınmasıdır.

Şimdi, kitlelerle bağ niçin kurulur sorusunu tekrar da olsa soralım. Devrim yapmak için kurulur. Kitleleri devrime doğru kitle hareketleri içinde eğitmek için kurulur. Ve bu bağ sürekli bir bağdır, sürekliliği; bir, doğru siyasi önderlikten; iki, kitlelerle pratik birlikten dolayıdır. Pratik eylem birliğidir bu. Yoksa durağan, eylemsiz bir pratik birlik değildir (bu anlamda zaten herbirimiz toplumun bir üyesiyiz, toplumun içinde yaşıyoruz).

1960-1970 Arası Sol Hareket ve Kitle Bağı

Şimdi yukarıda söylenenler açısından 1960-1970 arasında sol hareketin sübjektif yapısını ve kitlelerle irtibatını kısaca görelim. Konumuzun sınırları bakımından sol hareketin 1960 sonrası sübjektif yapısı ele alınıyor. Yoksa 1960 sonrası sol hareket elli yıllık tarihinden kopuk, ondan değişik karakterler taşıyor anlamında değil. Tam tersine 1960 sonrası kesit içinde değerlendirdiğimiz süreç eskidir. Kendisinden öncekiyle ortak karakterler taşımaktadır. “Eskinin” detaylarıyla ele alınması ve değerlendirilmesi, yapılması gereken bir iştir, fakat bizim konumuzun şimdilik dışındadır.

TİP’in orta ve küçük burjuva çıkarlarının siyasi formülleri olan çizgisi, bu çıkarları gerçekleştirme aracı olarak da parlamenterizm kitle bağından ne anlar? Veya zorunlu olarak ne anlayabilir? Zorunlu olarak diyoruz, çünkü kitle bağının siyaset tarafından belirlendiğini yukarıda söyledik. Parlamenterizm kitle bağından ne anlar? Çok açıktır ki, parlamentoya %50’nin üzerinde üye sokmak için kitlelerin örgütlenmesini anlar. Bunu becerebilir mi, becermek için neler yapar?

Eğer tarihi durdurabilirse, sınıflar savaşını durdurabilirse yapabilir. O zaman sosyalizmin çok iyi birşey olduğunu, herkesin işine yaradığını, çok barışçıl ve güler yüzlü olduğunu anlatarak kitlelerin beğenmesini ve oy vermesini sağlamaya çalışırlar ve bu arada kimsenin burnu bile kanamaz. Ve sosyalizm gelir işte… Fakat bunun için zamana ve burjuvazinin iznine ihtiyaçları vardır. Zaman hesaplama uzmanları bile vardır bunların. İkibin bilmem kaç yılında tamamdır. Oyların artış oranları, istatistikler, bu “bilimsel” veriler kesintikle “bilime” inanan herkes için inkar edilemez gerçekler değil midir? Kitlelere gidip, bilmem kaç yılında, attığınız oylarla sefaletten, sömürüden kurtulacaksınız, buna kesinlikle inanın, bilim adına konuşuyoruz desinler ve desinler ki kitlelere, sakın ha birtakım “anarşist”lere bakmayın, onların söylediklerine inanmayın, onlar bilimi inkar ediyorlar, barışa ve sosyalizme inanmıyor, sınıflar savaşını körüklüyorlar. Savaşa gerek yoktur. Sosyalizme barışçı geçiş mümkündür. İşte bunu “bilim” adına size ispat ediyoruz. “Barışçıl rekabet” esastır, sosyalizmin özü budur. Burjuvazi barışçıl metotlarla sömürüden vazgeçmeye ikna edilebilir. İlla zora başvurmak dogmatikliktir, nitekim “İsveç ve Hindistan barışçıl sosyalizmlerdir” desinler. İşte bunlar becerilebilir. Fakat bir şartı var: Sınıflar savaşını durdurabilmek! Zaten küçük burjuva kafalar hayatları boyunca bu sınıf uzlaşmacılığını hayal ederler. Bu hayallerini burjuvazinin, tekelci burjuvazinin sınıf savaşlarını yumuşatma ve uzlaştırmada geliştirdiği en bayağı önlemlerle, “sosyal devlet”, “sosyal adalet” sloganlarıyla ifade ederler.

Eh, bu beyler kitlelerle nasıl bağ kurarlar, artık ortada oluşan bir meseledir. Kitleleri pasifize etmek, onları uyuşturmak, sınıf karşıtlıklarını “sosyal adalet” istemleriyle yumuşatmak amacını taşıyan (sübjektif niyet olarak ifade edilmese bile bu böyledir) bağlar kurarlar. Onları seçimden seçime sandık başına götürmek şeklinde ortaya çıkar bu bağ.

Ama hayatın gerçekleri karşısında pamuk ipliğine benzeyen bu bağ neyi ifade eder? Hiçbirşeyi. Kitlelerin gelişen mücadelesiyle kısa zamanda kopar. Çünkü, yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi, en önemli unsuru içermemektedir: Doğru bir siyasi çizgi. Yine bu bağ, eylem içinde pratik bir birliği içermemektedir. Tersine, eylemsizliği, pasifizmi amaçlamaktadır. Ve sınıflar savaşını bu küçük burjuva ideologların bütün çabalarına ve isteklerine rağmen sürdürmek mümkün olmadığına göre kaçınılmaz son gelir çatar. O “bilimsel” veriler, istatistikler, oy oranları artış hesapları hepsi güme gider. “Kitle bağı” da kalmaz tabii.

Burada bir de, yukarıda özetlemeye çalıştığımız TİP’in parlamenterist görüşlerinin yanında, parti dışında gelişen ve parlamenterist olmayan (çünkü bu yolla iktidar olamayacaklarını gayet iyi bilen) fakat en azından bir önceki kadar sakat olan bir politik doğrultudan ve onun anladığı kitle bağından söz edelim. Bu akım şöyle özetlenebilir: “Filipin Demokrasiciliği’nde, değil proletarya, küçük burjuvazi bile kendi öz siyasi örgütüyle politika sahnesine çıkamaz”, ve bu anlayışın zorunlu sonucu olarak proletaryaya verilen görev, Filipin Demokrasisi’nin sınırlarını genişletmek için mücadele görevidir. Ancak bundan sonra kendi öz örgütünü kurup politika sahnesine çıkabilecek ve bağımsız bir siyaseti, hedefleri ve araçları olabilecek. O zamana kadar proletarya ne yapacak? Bu çok açıktır. Burjuva demokrasisi mücadelesi veren sınıfların gölgesine sığınacak, onları takviye edecek, destekleyecektir. O yakın(!) olan “küçük burjuva iktidarı” işçi sınıfını öz siyasi örgütüyle politika sahnesine çıkaracaktır.

1960’larda ülkedeki sol hareket içinde oldukça etkin (diyebiliriz ki, en etkin) olan bu çizgi ile TİP içinde yoğunlaşan çizginin öz olarak pek farkı yoktur. Her ikisi de, işçi sınıfının bağımsız siyaseti yerine, orta ve küçük burjuvazinin destekçisi, işçi sınıfının dışındaki güçlerin yedeği olarak ortadadır. Aralarındaki nüanslar birinin bu işi daha açık ve safça yapmasına karşılık (“sosyal adalet”, “parlamenterizm”, “anayasanın tastamam uygulanması”, vb. gibi), ikincisinin biraz daha çetrefil ve biraz daha sosyalizme bulaştırılmış strateji tartışmalarıyla yapmasıdır. Strateji tartışmalarını da (MDD Stratejisi) esas olarak, işçi sınıfını küçük burjuvazinin kuyruğuna takmada bir kılıf olarak ele alır. (Çünkü bu çizgi hiçbir zaman MDD anlayışını Marksist-Leninist anlamıyla ele almamış, küçük burjuvaca yorumlamıştır. ) Örneğin, “Milli Burjuvazinin solundaki güçler devrimde öncü olabilir, işçi sınıfının öncülüğünü mutlak bir gerçek olarak görmek yanlıştır, işçi sınıfı olmadan da devrim olabilir” gibi şeyler söyleyebilen bu çizginin yukarıda açıkladığımız sınıfsal özünü daha iyi anlayabilmek, küçük burjuvazi ile ve “asker-sivil-aydın zümre” ile ilişkisini açıklayabilmek için şu aktarmayı da yapalım: Ne kadar enteresan bir şey dinleyin: “İnanıyoruz ki, Türkiye yakın bir gelecekte sosyalizme doğıu yönelecektir. Fakat sosyalizme ulaşma uzun zaman isteyen bir iştir. Önce sosyalizme giden yolu aşmak lazım; bu sebeple, malum sosyalist sloganları ard arda sıralamak yerine, sosyalizm yolundaki engelleri kaldıracak ve statükoya karşı olan bütün kuvvetleri toplayabilecek formüllere öncelik vermek lüzumludur. Bu bakımdan sosyal adalet ve hürriyet içinde hızlı kalkınma davasını ön plana almak, bunun için gerekli anti-kapitalist ve anti-feodal mücadele etrafında bütün devrimci kuvvetleri biraraya getirmeye çalışmak gerçekçi bir davranış olacaktır. Sınıf önderliği davasının ön plana alınması memleketin bugünkü objektif şartları gözönünde tutulursa kuvvetleri dağıtmaktan başka bir işe yaramaz” (D.Avcıoğlu, Yön, 28 Kasım 1962).

Bu yazarı bildiğimiz için ne söylediğini anlamak kolay. Şunu söylüyor yazar: Küçük burjuvazinin etrafında bütün devrimci kuvvetleri toplayın, işçi sınıfı önderliğinden bahsetmeyin; bu, güçleri dağıtır. Objektif şartlar proletaryanın bizim yedeğimiz olarak hareket etmesini gerektiriyor. İşte küçük burjuvazinin bir ideoloğu böyle söylüyor. Ne kadar benziyor değil mi? Bu yazar aynı yazısının birkaç paragraf üstünde şöyle de diyor: “Komünizme elbette karşıyız. Anayasa’nın da yasakladığı komünizm, memleketimizde suçtur. Komünist faaliyetlerin cezalandırılması yerindedir. Buna bir itirazımız yoktur” (D.Avcıoğlu, Yön, 28 Kasım 1962).

İşte bunları söyleyen yazar, Türkiye’nin yakın bir gelecekte sosyalizme doğru yöneleceğini vazediyor, fakat diyor, sosyalizme ulaşmak zaman isteyen bir iştir. Önce sosyalizme giden yolu aşmak gerekir. “Bu sebeple, (…) sosyalizm yolundaki engelleri kaldıracak ve (…) bütün kuvvetleri toplayabilecek formüllere” ihtiyaç vardır. Yani diyor ki yazarımız, işçi sınıfını küçük burjuvazinin yedeğinde harekete sokacak formülleri araştırın. İşte bu küçük burjuva komutanının önderliğini benimsemiş olacak ki, Mihri Belli derhal bu formülleri araştırıp bulma işine girişiyor. Tabii bu işi yaparken bu fomülleri proleter devrimcilerine yutturması gerektiğini de unutmuyor. Leninist MDD Stratejisi’ne sarılıyor, onu küçük burjuvaca anlaşılmaz bir hale sokuyor.

“Milli burjuvazinin solundaki güçler devrimde öncü olabilir, işçi sınıfının öncülüğünü mutlak bir gerçek olarak görmek yanlıştır. İşçi sınıfı olmadan da devrim olabilir”. MDD’den bahsediyor bizimki, fazla birşey söylemeye gerek var mı? Küçük burjuvazinin öncülüğünü kabul etmiş ve emirlerini dinlemeye başlamış bir “proleter devrimci”, İşçi sınıfı olmadan da olabilir diyor. Biraz daha devam edelim; “Fakat sosyalizm bugünün meselesi değildir (sanki sosyalizm o’nun meselesi imiş gibi). Bütün Atatürkçü kuvvetler gibi sosyalistler için de bugünün davası Türkiye’mizi ilerteme yolunu açacak halktan yana bir devletçiliğin ne demokratik reformların sahneye konmasını sağlamak amacıyla mümkün olan en geniş güçbirliğini gerçekleştirmektir” (D.Avcıoğlu, Yön,10 Nisan 1963). Komünizmi suç sayan, cezalandırılmasını yerinde bulan bu küçük burjuva komutan sosyalizmi nasıl anlıyor acaba? İsveç “sosyalizmi”, Nasır “sosyalizmi”, vb. gibi olsa gerek. Ama apaçık ifade ediyor. “Bütün Atatürkçü kuvvetler gibi sosyalistler için” derken, sosyalizmi Atatürkçülüğün bir nüansı sayıyor (komünizmi yasaklamıştı zaten). Ve şimdi sosyalistlere söylüyor: “(…) en geniş güçbirliğini sağlayın”.

Geçerken söyleyelim ki, TİP’in dışında gelişen ve YÖN Hareketi diye isimlendirilen bu olay sonraları Türk Solu ve Aydınlık Hareketi içinde hakim yön olarak gelişir.

Bu küçük burjuva kuyrukçuluğunun çeşitli nüansları, örneğin; “Türkiye’de proletaryanın örgütlenmesinin objektif şartları yoktur, proletaryaya kendi sınıf bilincini, diğer milli sınıflara ise anti-emperyalist bilinci götürmek ‘sol’ oportünizmdir. Bugün yurt çapında esas mücadele Kemalistlerle işbirlikçiler arasında olmaktadır: Önder kemalistler olduğuna göre Milli Cephe politikası da dostluk-destek-eleştiridir. Bizim partimiz, Milli Cephe’dir” diye yazanlarıyla birlikte bu küçük burjuva ideoloğunun (D.Avcıoğlu) önderliğini gayet iyi ve ustaca pratiğe geçiriyorlar ve “proleter” devrimcisi görünümünde “sosyalist” formüller geliştiriyorlar. Bu formüller Doğan Avcıoğlu’nun söyledikleriyle ne kadar benzeşiyor, hayret! Avcıoğlu demiyor muydu, “sosyalizm bugünün meselesi değildir” diye? Proletaryaya sosyalist bilinç götürmek “sol” oportünizm imiş. Avcıoğlu’nun da dediği gibi bugün yurt çapında esas mücadele kemalistlerle işbirlikçiler arasında olmaktadır. Önder kemalistler olduğuna göre (peşinen kabul edildiği gibi diye ilave etmek gerekir) sosyalistlerin görevi onları desteklemektir. İşçi sınıfına öyle sosyalizm filan gibi “tehlikeli” şeyler anlatmak “sol” oportünizmdir. Tabii öyle olacak, çünkü proletarya sosyalizmi öğrenirse bu küçük burjuva beylerin maskesi düşecek ve “milli cephe” bozulacaktır. Esasında bozulacak olan şey kurulmamış Milli Cephe veya güçbirliği değil, (çünkü partisiz böyle birşey kurulamaz. Bizimkiler de partinin kurulmasının objektif şartları yoktur, Filipin Demokrasisi’nde parti kurulamaz demekteler zaten) küçük burjuva hayalleri, yutturmacaları yıkılacaktır. Sosyalizm günün meselesi haline gelirken, işçi sınıfı orta ve küçük burjuvazinin yedeği olmaktan çıkacaktır. İşte bu çok “kötü”dür, buna engel olmak gerekir, hem de sosyalizm saflarından yapılabilir bu.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, proletaryayı küçük burjuvazinin yedeği olarak gören bu politik akım (ve nüansları) sosyalizm adına kitlelere gitme yerine, bağımsız bir siyasi hareket yerine, proletaryanın dışındaki güçlere bel bağlamayı, onları iktidara getirmeyi amaçlamaktadır. Ve bu yakın gördükleri (esasındatoplumdaki sınıflar arası ilişki ve çelişkilerin nasıl geliştiğini, gelişenin ne olduğunu objektif olarak gözleyemedikleri için, Marksizm-Leninizm yöntemini kullanmak yerine; küçük burjuvaca dar kafalılıkları, körlükleri, hayalleri onları aldatmaktaydı. Objektif gelişme onların hayal ettiği gibi değildi) küçük burjuva radikal iktidarı içindi esas hazırlıkları… Böylece kitlelerle ilişkileri de nasıl ilişkiler olacaktır sorusunun en önemli unsuru açıklanmış olacaktır. Kitlelerle ilişkileri devrim için değil, çünkü doğru bir siyaset yerine yukarıda kısaca özünü açıklamaya çalıştığımız politika ikame edilmektedir. Hayatın gerçekleri karşısında bu bağ bir anlam ifade etmeyecekti tabii. Nitekim gelişen sınıflar savaşı ve bu savaşın günlük zengin biçimleri karşısında iflas etmek zorunda olan bu siyasi akımlar kaçınılmaz sonlarını gördüler ve yaşadılar. Proletaryanın bağımsız siyasi hareketi demek olan bunun örgütlenmesi, kitleleri doğru siyasi hedeflere götürmek için onlarla pratik eylem içinde bulunmak demek olan organik ilişkiler tabii ki kurulamayacaktır. İşçi sınıfının öz örgütünün kurulamayacağından bahseden insanlar kitlelerle nasıl kalıcı, organik ilişkiler kurarlar?!

Dev-Genç ve Kitle Bağı

Dev-Genç’in kitlelerle bağını bizler iki bakımdan, yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız bakımdan değerlendirmek zorundayız. Birincisi siyasi, diğeri pratik eylem birliği bakımından.

Siyasi bakımdan devrimci gençlik hareketlerinin anlamı, ülkenin içinde yaşadığı tarihi şartlara uygun düşecek, sınıflar savaşının tarihi doğrultusuna uygun olacak hedeflere yönelik bir hareket olup olmaması kıstası ile irdelenebilir.

Dev-Genç, anti-emperyalist bir doğrultuya sıkı sıkıya sarılarak ilerledi. Onun anti-emperyalizmi etkili bir şekilde kitlelere benimsetmesi, her fırsattan yararlanarak, kendiliğinden patlayan gençlik hareketlerine (akademik-demokratik hareketlere) anti-emperyalist bir siyasi öz vermeye çalışması doğruydu ve yapılması gereken şeydi. İşte onun bu muhtevası, yükselmesinin, gelişmesinin sırrıdır.

FKF ve Dev-Genç’in sübjektif yapısının, sol hareketin sübjektif yapısıyla ilişkili şekilde ele alınması gereğini yazının başında söyledik. FKF önceleri TİP görüşünde, pasifist bir yol izliyordu. Bu durum da FKF’nin, sendikalizmi sosyalizm diye savunan, parlamentarizmi yegane eylem olarak gören, “faşizm geliyor” diyerek aktif anti-emperyalist mücadeleyi engellemeye çalışan yöneticilerin elinde bir aydınlar kulübü olmasına yol açtı. Ülkede baş çelişkiden kaynaklanan doğru sloganlar, anti-emperyalist sloganlar atılmıyordu. Büyük bir anti-empeıyalist potansiyel taşıyan gençlik, böylece harekete getirilmiyor, tam tersine sekter bir tavırla pasifize ediliyordu. 1968’e gelindiğinde kendiliğinden gelişen kitle hareketleri karşısında FKF yöneticilerinin pasifizmi iyice ortaya çıktı. TİP çizgisine tek alternatif olarak “Türk Solu” hareketi güç kazanmaya başlamıştı. Bu ikinci çizgi yukarıda da anlattığımız özellikleriyle beraber küçük burjuvaca bir aktivizmi savunuyor ve böylece TİP pasifizmine karşı olan gençlik kitlesinin sempatisini kazanıyordu. Üçüncü FKF Kurultayı’nda (Ocak 1969) TİP’liler yönetimi kaybettiter; MDD’ciler yönetimi aldı. Şüphesiz MDD’nin, daha doğrusu, o günkü MDD çizgisinin hatalarını, eksikliklerini, genel olarak küçük burjuvaca yorumlanışının etkilerini, FKF yöneticileri üzerlerinde taşımaya devam ettiler. Hala Türkiye Solu’ndaki ideolojik, teorik kargaşa olduğu gibi gençlik hareketine de yansımakta idi; bu doğaldı: Yeni yönetim, anti-emperyalist eylemlere büyük önem vererek aktif bir şekilde kitlelerin önünde yürümesini becerdi; geniş kitle hareketlerini kısa zamanda örgütlemeyi başardı.

Sınıf çatışmalarının keskinleşmesi, kitlelerin kendiliğinden hareketlerinin yükselmesi, kaçınılmaz bir şekilde sübjektif yapıda bir gelişmeyi, bir ilerlemeyi getirecekti ve getiriyordu. Hareket içindeki iyiniyetli militan unsurlar hergün biraz daha gerçeğe yaklaşmaktaydılar. Örneğin, FKF Merkez Yürütme Kurulu yayınladığı bir bültenle, “milli devrimde proletaryanın öncülüğü meselesi”nden söz ediyor ve “yapılacak eylemlerin kitlelere mal edilmesi gereği”nin üzerinde duruyordu. Bu olay tabii ki yeni birşeydi. Yukarıda anlattığımız küçük burjuva kuyrukçuluğunun her nüansına bir tepkiydi. Demek birşeyler değişmekteydi artık. Sol hareketin sübjektif platformunda hareketleniş, “eskiye” ve onun karakterlerine ters düşen birtakım kıpırdanışlar, yeni evrenin habercisi sayılabilecek alt üst oluşlar başlamıştı.

“Bu bültenle birlikte FKF Merkez Yürütme Kurulu ite Aydınlık Yazı Kurulu içindeki Doğu Perinçek ve arkadaşları arasında iç sürtüşme başladı. Doğu Perinçek ve arkadaşları ‘proletaryanın öncülüğünden söz etmek, Aybar oportünizmini diriltmektir…’ diyerek demagojik bir saldırı kampanyası açtılar. FKF içinde daha TİP oportünizmi kesinlikte yenilgiye uğratılmadan, küçük burjuva kuyrukçuları ile FKF Merkez Yürütme arasında sinsice bir ınücadele başladı” (1965-71 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç, s.18). Sonraları bu mücadele Dev-Genç içinde sonuna kadar devam eder. Bu küçük burjuva kuyrukçuluğu sonraları birçok durum değiştirir fakat öz olarak aynı kalır.

FKF’nin bu siyasi gelişmesine paraIeI olarak kitlelerle bağı artmaktadır. Köylülerle ortak eylemler, konmaya başlandı. Akhisar ve Ödemiş tütün mitingleri yapıldı. Atalan ve Göllüce’de toprak işgallerine gidildi. 6. Filo’ya karşı eylemler, Ankara, İzmir, Adana, Malatya, Trabzon ve Samsun’da kalabalık anti-emperyalist miting ve gösteriler, FKF tarafından iki-üç ay içinde yapılan kitle hareketleridir. Bu hareketlerde yoğun bir anti-emperyalist propaganda yapılmaktaydı. “1969’un nisan ayı içinde Singer grevi gibi çeşitli işçi grevleri desteklenir, Söke ve Diyarbakır köylü mitinglerinde FKF yöneticileri konuşurlarken, Ankara’da da büyük bir anti-emperyalist yürüyüş yapıldı; bütün üniversitelerde ve bazı yüksek okullarda işgallere gidildi”(age, s. 22).

Mayıs 1969’da Ankara’da yapılan Yargıtay yürüyüşünde 20 binin üzerinde bir kitlenin önünde yürüyüşe katılınarak anti-emperyalist sloganlar hakim kılındı. FKF yöneticileri bu işi Doğu Perinçek ve arkadaşlarının “aman küçük burjuvazi şahlandı, siz slogan atmayın, sessizce onları izleyin!…” demelerine rağmen yapıyorlardı. Artık, kitle hareketleri içinde apaçık biçimlerde ortaya çıkan küçük burjuva kuyrukçuluğuna karşı da açık mücadele verilmekteydi.

Haziran 1969’da en büyük gençlik eylemleri yapılmaktaydı. Akademik nedenlerle başlatılan bu hareketlere hemen siyasi bir nitelik kazandırıldı; anti-emperyalist hareketler şekline girdi; İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum ve Eskişehir’de yayıldı.

Burada dikkat edilecek husus, kitlelerle anlamlı olabilecek ilişkilerin kurulabilmesi, herşeyden önce siyasi bir doğrultunun, bir belirgin hedefler gösterme olayının kitleleri harekete geçirebileceği olgusudur. Bu hedefler, bu sloganlar; toplumun içinde bulunduğu sınıflar çatışmasından, bu çatışmayı bilimsel bir metotla ele alıp değerlendirmede çıkarılacak doğru önermeler olursa başarılabilir. En azından, kitlelere götürülecek siyaset, bu sınıflar savaşının tarihi doğrultusuna denk düşebilmelidir. İşte bu işin becerilebildiği oranda kitlelerle anlamlı sayılabilecek ilişkiler, kitlelerle pratik mücadele içinde, onları bu siyasi hedeflere doğru eğiterek, hareket içinde bir eylem bağı (özellikle eylem bağı diyoruz buna, çünkü sadece en doğru sloganlar, tespit etmek, yazmak, çizmek veya bağırmak, eylemden kopuk olarak bunu yapmak, kitleleri harekete getirmez) olarak kurulabilir.

Sol hareketin sübjektif platformunda meydana gelen (ki, sebeplerini açıklamıştık) ayrışmalar ve hareketleniş, gençlik hareketine de anında yansımakta, bu alanda biraz daha somut biçimler alarak (bu evrensel birşey değil; daha çok bizim ülkemize özgü bir olaydır, bizim ülkemizde gözlenen bir durumdur) hem gençlik hareketinin düzeyini yükseltmekte, onun muhtevasını zenginleştirmekte, ileriye doğru gitmekte; hem de burada tekrardan sol hareketin gerek ideolojik, gerekse pratik olarak zenginleşmesi, boyutlarının genişletilmesine yol açacak bir etki, diyalektik bir gelişme başlatacak bir sıçrama tahtası rolü oynamaktadır. Siyasi gelişmelere paralel olarak FKF’nin sübjektif yapısında ayrışma ve hareketleniş, kitlelerle yukarıda söylediğimiz gibi doğru bir doğrultuda, yani anti-emperyalizm siyasi özü etrafında eylem bağı kurabilmesini getirnıiştir. FKF bu gelişme sonucu, giderek kısa zamanda bir entellektüel bozuntuları kulübü olmaktan kurtulmuş (Üçüncü Kurultay bir dönüm noktası sayılabilir); anti-empetyalist eyleme öncülük yapan, kitleleri peşinden sürükleyen devrimci gençliğin tek merkezi kitle örgütü durumuna yükselebilmiştir. Bu olayla içiçe bir şekilde Türkiye’de anti-emperyalizm siyasi bir aksiyon haline gelmiş, kitleleri harekete sürükleyen bir nitelik kazanmıştır. Yine bu olay yukarıda söylendiği biçimdeki diyalektik bir etkileşimle, Türkiye’de sol hareketin tarihinde kitlelerle en fazla, en geniş ve anlamlı ilişkilere girmesini yaratmıştır. O günlere kadar Türkiye solu bu boyutlarda kitlelerle içiçe olamamıştır. Sol propaganda kitlelere bu ölçüde ulaşamamış aydın uğraşısı boyutlarını aşamamıştır.

Devam edelim; sübjektif yapıdaki berraklaşmaya paralel olarak Dev-Genç’in kitlelerle olan ilişkileri nasıl gelişmiştir? 1969 Ekim ayında FKF’nin Dördüncü Kurultayı yapıldı. Bu kurultayda artık devrimci gençlik hareketinin sübjektif yapısı nasıl bir görünümdedir; hangi meselelerle uğraşmaktadır; gündeminde neler vardır; bunlar geçmişten ne bakımlardan farklıdır; neyin kavgası yapılmaktadır? FKF’nin Dev-Genç ismini aldığı bu kurultayı şöyle özetlemek mümkündür: “…Dördüncü FKF Kurultayı küçük burjuva kuyrukçuları i1e proleter devrimciler arasında çatışmaya sahne oldu. Gençlik hareketi içindeki yerlerini kesinlikle kaybetmek üzere olduklarını anlayan Doğu Perinçek ve çevresi, öteden beri FKF yönetimi hakkında sinsice sürdürdükleri provokasyon ve yıpratma kampanyasını bir yana bırakıp, FKF yöneticilerini açıktan açığa küçük burjuva anarşistliğiyle suçlamaya başladılar. Provoke ettikleri gençlik hareketine sahip çıkmaya ve onların yöneticilerini anarşistlikle suçlamaya çalışarak tekrar FKF yönetiminde söz sahibi olmak istediler. Onların FKF yönetiminde söz sahibi olmaları demek, gençlik hareketinin küçük burjuvazinin kuyruğuna takılması demekti. Proleter devrimciler şimdiye kadar FKF kurultaylarında olmayan bir biçimde küçük burjuva kuyrukçuluğuna ve oportünizmin her türlüsüne karşı ideolojik mücadele verdiler” (age, s. 31). İşte artık bu boyutlarda meseleler gençlik hareketinin gündemindeydi. Bu olay, önceki alt başlık altında kısaca açıklamaya çalıştığımız, sol hareketin genel karakteristiğine (işçi sınıfının bağımsız siyasi mücadelesi yerine orta ve küçük burjuvazinin siyasi sloganları, siyasi hedefleri arkasından yürüme, kuyrukçuluk karakteri) bir isyan, bir karşı çıkış değil de nedir? Bu iş önceden değindiğimiz gibi sol hareketin sübjektif yapısındaki ayrışma ve hareketlenişle diyalektik bir bütünlük içinde olmaktaydı. Örneğin: Aydınlık Sosyalist Dergi’de yayınlanan “Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori” yazısında belirginleşmeye başlayan proleter devrimci çizgi, bu kurultayda verilen ideolojik mücadelenin kaynağı olmaktaydı.

Şimdi, Dördüncü Kurultay’dan sonra Dev-Genç’in örgütlediği veya aktif olarak içinde yer aldığı kitle hareketlerinden bazılarını söyleyelim: Ekim ayında Malatya’da anti-emperyalist miting örgütlendi. Kasım’da Değirmen Köyü’nde toprak işgallerine, Çelik Halat, Hisar Çelik, Ege Sanayii, EAS işçilerinin direnişlerine katılındı. Aralık ayında Ankara’da gecekondu yürüyüşüne, Burdur’da pancar üreticileri yürüyüşüne, memurların sendika ve grev hakkı için başlattıklan yürüyüşe katılındı. Gamak işçi direnişi sırasında işçi Şeref Aygül’ün öldürülmesi olayında İstanbul’da bütün fakültelerde genel boykota gidildi. TÖS boykotu desteklendi; İzmir’de 6. Filo’ya karşı eylem konuldu, Amerikan askerleri karaya çıkartılmadı. Bu gösteriler birçok şehirde yayıldı; yerli malları haftasında sokaklarda Amerikan askerleri dövüldü. İstanbul’da yükselen anti-emperyalist gençlik hareketleri faşistlerin saldırılarının da artmasına yol açıyordu. Mehmet Büyüksevinç’in öldürülmesi ile İTÜ ve YDMMA boykota gitti. Saldırıların devamı birkaç gün sonra Battal Mehetoğlu’nun öldürülmesi İTÜ ve İstanbul Üniversitesi’nde büyük kitle gösterilerine, polisle çatışmalara sebep oldu. İstanbul ve Ankara’da üniversiteler süresiz boykota girdiler. Mart ayında faşistlerle çatışmalar ve anti-emperyalist eylemler devam etti. Ankara’da Amerikan Haberler Merkezi işgal edildi. Faşist gösterileri protesto mitingi yapıldı. İstanbul’da Bağımsızlık Haftası ilan edilip, forumlar ve yürüyüşler yapıldı, birçok çatışmalar oldu. Nisan ayında, Kıbns Haftası dolayısıyla emperyalizmin Kıbns üzerindeki oyunları anlatıldı. İstanbul’da bazı yabancı şirketler basıldı. 13 Nisan’da Dr. Necdet Güçlü faşistlerce öldürüldü; olay üzerine yürüyüşe geçildi. 15-16 Haziran büyük işçi direnişine Dev-Genç militanları aktif olarak katıldılar. Giresun, Bulancak, Ordu, Fatsa fındık mitingleri, Salihli’de üzüm ve pamuk mitingi gibi köylü hareketlerine Dev-Genç militanları fiili olarak girdiler ve örgütlenmelerinde çalıştılar. Türkiye sathına yayılmış daha pek çok hareketten söz etmek, örnekleri çoğaltmak mümkün…

Siyasi muhtevasına paralel olarak, pratik eylem birliği bakımından da Dev-Genç kitlelerle çok sıkı ilişkiler içindeydi. Kitlelerden kopuk değil, tam tersine kitlelerle o güne değin sol adına kurulabilmiş ilişkilerin hepsinden farklı, gerek muhteva bakımından, gerek pratik eylem birliği bakımından üstün, sıhhatli ilişkiler içindeydi. Kitle bağı meselesini açıklarken bunun genel sebeplerini söylemiştik. Dev-Genç’in kitlelerle bu pratik eylem birliği nasıl oluştu acaba? Bunun sırrı, eylemlerinin siyasi içeriğidir.

Dev-Genç’in Beşinci Kurultayı sol hareket içindeki ayrışmaların kesin hatlarla belirginleştiği bir zamanda oldu. Beşinci Kurultay’a gelindiğinde devrimci gençlik hareketi içinde sosyalizm ve burjuva kuyrukçuluğu kapışması yeni biçimlere bürünmüştü. Dev-Genç’in yönetimine, proleter devrimci çizgiyi savunanlar büyük bir çoğunluğun oylarıyla geldi. Dev-Genç’in kitlelerle bağı, özellikle köylülerle ortak eylemleri artmaktaydı.

1970 sonbaharında ülkede genel siyasi durum şöyleydi: Halkla hakim sınıflar arasındaki çelişki gittikçe keskinleşmekteydi. İşçi sınıfının ve köylülüğün kendiliğinden gelen ekonomik-demokratik talepli hareketlerine cevap vermekte veya bu hareketleri bastırmakta hakim sınıflar aciz kalmaktaydılar. Bu, halkla hakim sınıflar arasındaki çelişkiyi keskinleştirmekte, oligarşinin iç çelişkilerini de artırmaktaydı. Emperyalizm ve oligarşik yönetim, halkın artan huzursuzluğuna karşı, yükselen devrimci mücadeleye karşı yeni tedbirler almak, yeni ayarlamalar yapmak ihtiyacını duymaktaydı. Bunun ilk işaretleri artan faşist saldırılardı. Silahlı faşist milislerin özellikle şehirlerde silahlı saldırıları o döneme kadar görülmemiş biçimlerde artmaktaydı.

Proletaryanın öz örgütü yoktu. Halkla hakim sınıflar arasındaki artan çelişkiye, yükselen sınıf mücadelesine rağmen, bu sürece proletaryanın bağımsız siyaseti ile müdahale edebilecek bir öz örgüt yoktu. Ve örgüt sorunu sürekli olarak yokuşa sürülmekte idi. Örgüt sorununun bu durumda olmasının sebeplerini burjuva kuyrukçuluğunun sol içinde hakim yön olmasıyla açıklamak gerekir. Gerçi 1970’in sonlarında proleter devrimci çizgi ile diğer bütün oportünist ve kuyrukçu çizgiler arasına kesin duvarlar çekilmişti. Fakat bu genç proleter devrimci çizginin behemahal bu hızlanmış sürece istenen boyutlarda müdahale etmesi beklenemezdi. Oportünistlerle, revizyonist ve küçük burjuva kuyrukçusu fraksiyonlarla çok uğraşılmıştı. Oldukça önemli bir zaman harcanmıştı. Derinleşen ekonomik, sosyal ve siyasi kriz karşısında hazırlıksız ve örgütsüzdü proleter devrimci hareket.

Ülkedeki bu siyasi durum içinde devrimci gençlik hareketi ne durumdaydı? Dev-Genç ne durumdaydı? Sol hareket içindeki bu kesin ayrışmalar devrimci gençlik hareketi içinde de parçalanmalara ve ayrışmalara yol açmıştı. Proleter devrimci çizgi yönetime hakimdi. İdeolojik planda mahkum olmuş bütün oportünistler ve küçük burjuva kuyrukçularının ideolojik mücadele platformunda, yapacakları, söyleyecekleri pek fazla birşey yoktu. O zaman Dev-Genç’i pratikte yıpratmak tavrını, beklenildiği şekilde gösterdiler. Dev-Genç’in eylemlerinde hatalarını abartarak, eylemlere katılmayarak, bölücü ve ayrılıkçı tavırlar takınarak, spekülatif söylentiler ve provokasyonlar yoluyla Dev-Genç’i yıpratmaya çalıştılar, hatta o kadar ileri gidildi ki, örneğin PDA oportünistleri Dev-Genç’i burjuvazinirı örgütü ilan edip ondan ayrıldılar.

Bir yandan ülkedeki genel siyasi durum, proletaryanın öz örgütünün olmaması, faşist milislerin artan silahlı saldırıları, polisin artan provokasyonları ve saldırıları, diğer yandan, oportünist, revizyonist ve kuyrukçuluğun diğer nüanslarının saldırıları, bölücülükleri, provokasyonları şüphesiz Dev-Genç yöneticilerinin işini güçleştiriyordu. Fakat bütün bu güçlükler, gençliğin eylemini bölücü tavırlar, yıpratmalar karşısında (ki, bunlar ülkedeki genel siyasi buhranın sola yansımasıdır) Dev-Genç yönetimi, proleter devrimci çizgiden taviz veremezdi, onu savunmaktan ve devrimci gençliğin eylemini doğru bir siyasi çizgi ile irdelemekten vazgeçemezdi. Bu konuda, küçük burjuva kuyrukçularına, görünüşte eylemin güçlenmesi için verilecek taviz, devrimci gençliğin birliğini asla sağlayamayacak, tam tersine; ilkelerden verilen taviz, hem işçi sınıfının mücadelesinde sosyalizmin hakim unsur olmasını geciktirecek, hem de devrimci gençlik hareketinde burjuva güçlerin güçlenmesine, devrimci gençlik hareketinin küçük burjuvazinin peşine takılmasına yol açacaktı. Bu noktada mesele, burjuvazi ve proletarya meselesiydi. Bu noktada devrimci gençlik hareketinin birliği ancak ve ancak, doğru devrimci görüşleri savunarak sağlanabilirdi. Aksi bir davranış, ilkelerden küçük bir taviz, kesinlikle (hele ülkedeki o sınıflar mücadelesi aşamasında) Dev-Genç’i burjuvaziye teslim etmek olurdu. İşte bu önemli aşamada Dev-Genç doğru bir tavır takındı. Bütün güçlüklere rağmen oportünizmin, revizyonizmin her türlüsü ile uzlaşmayı reddetti(2). Onlara karşı açık ideolojik mücadeleyi tercih etti. Görünüşteki birlik, geçici kalabalık yerine özde birliğe; doğru devrimci ilkeler üzerinde birliğe, nicelik değil, niteliğe önem verdi. Böyle yapmakla da Dev-Genç’i sosyalistlerin önderliğinde devrimci gençliğin kitlevi örgütü olarak güçlendirmeyi başardı. Böylece kitlelerle ilişkilerini siyasi olarak, nitelik olarak daha üstün, daha sağlam bir düzeye çıkarttı.

Dev-Genç’in bu niteliği, özellikle birçok genç militanın kitle eylemleri içinde işçi sınıfı ideolojisiyle yetkinleşmesine, teori ve pratiğin diyalektik birliği içinde hergün biraz daha profesyonelleşmesine, doğru ideolojik ve siyasi bilinçle kitlelerle bağ kurmasına ve kadrolaşmasına, gençlik mücadelesinin dışında daha üst bir siyasi mücadeleye hazırlanmasına hizmet etmiştir. Yani, devrimci gençlik hareketinin işçi sınıfının bağımsız siyasi eylemiyle ilişkisinin en önemli bir biçimi olan kadro fonksiyonu, ancak doğru devrimci siyasetin gençlik hareketine egemen olmasıyla artabilirdi ve arttı. Gerçi doğru devrimci çizgide bir proletarya öz örgütünün bulunmaması, bu yetişen kadroların istihdamını güçleştirmekteydi; devrimci gençlik hareketinin kadro fonksiyonunu tam olarak yerine getirmesini engellemekteydi; fakat ülkemize objektif olarak baktığımızda, gençlik hareketi dışında devrimci mücadeleye atılmış militanların pek çoğunun Dev-Genç pratiğinden geçmesi bir rastlantı değildir.

Sonuç olarak, Dev-Genç’in kitlelerle bağı öyle bir düzeydeydi ki, ülkede sosyalist hareketin en büyük parçası görünümündeydi. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ismini duyurmuş; sol dendiğinde, sosyalizm dendiğinde ilk akla gelen isim olmuştur. Dev-Genç militanlarının halkın mücadelesinin yükseldiği her tarafa koşturması, yapabildiği oranda bu mücadelelere destek olması, bizzat katılması, örgütlemeye çalışması; eylem içinde onların mücadelelerine bilinç taşımaya çalışması; fedakarlıkları, halkımızın gözünde Dev-Genç’i dost, güvenilir bir örgüt haline getirmiştir. Bu olay, yukarıda da söylediğimiz gibi, Türkiye’de sol hareketin tarihinde o güne kadar görülmemiş bir biçimde sol propagandanın, sosyalizmin kitlelere ulaşması ve sosyalizmin bir siyasi aksiyon haline gelmesi olayıdır. Sol hareketin tarihinde hiçbir örgütün o güne değin beceremediği kitlelerle bu derece yakın ilişkiyi Dev-Genç’in başarması, şüphesiz bir rastlantı değildir. Bunun sebebi, Dev-Genç’in eylemlerinin siyasi içeriğidir; onun, kitlelerle ilişkisini eylem bağı olarak kurmasıdır.
DEV-GENÇ’ in Mücadelesini Doğru Kavrayalım 2

İleri dergisinin 18 Aralık 1974 tarihli üçüncü sayısında orta sayfada Aydın Çelik imzasıyla çıkan bir değerlendirmede şöyle bir eleştiri var: “Yakın geçmişin gençlik hareketi, hakim ideolojik karakteri sonucu, sosyal tavrına uygun bir politik hareket haline gelemedi. Hakim sınıflar arasındaki çelişkiyi görememesi sonucunda hükümet aleyhtarı tutumuyla sınırlı bir politik gelişme göstermesiyle, niyetleri ne olursa olsun hükümet olmayan ve fakat gene de hakim bir sosyal güç olan başka sosyal güçlerle zaman zaman derinleşen bir paralellik göstermesi, bu hareketin en büyük zaafı”. Bu eleştirilerinde biraz uzunca duralım. Madem ki, mesele yakın geçmiştir ve madem ki, bu söylenenler yakın geçmişin en büyük zaafıdır, o halde biraz daha açık ve somut olmalıdır. Bu en büyük zaafın eleştirisi, muğlak ve üstü kapalı bir eleştiridir. Hükümet olmayan ve fakat gene de hakim bir sosyal güç olan sosyal güç, hangi sosyal güçtür, ismi nedir? Belli değil. Yakın geçmişin, hükümet olamayan bu sosyal gücünün ismini bulmak bize bırakılıyor. Biz sadece hükümet olmayan hakim bir sosyal güç olduğunu biliyoruz. Hiç olmazsa hükümet olan sosyal gücü söyleseydi işimiz kolaylaşırdı. O da yok. Devam edelim; “…hakim bir sosyal güç olan başka sosyal güçlerle zaman zaman derinleşen bir paralellik göstermesi.” Gençlik hareketi, hükümet olmayan hakim sosyal güçlerle bir paralellik içinde oluyor ve bu paralellik zaman zaman derinleşiyor. Yine çok muğlak, içinden çıkılmaz bir ifade. Anlatılmak istenen ne acaba? Bu paralelliğin niteliği nedir; nasıl bir paralelliktir bu? (Siyasi mi, yoksa eylem paralelliği mi söz konusu?) Ayrıca bu paralelliğin somut örnekleri nelerdir? Somutta paralellik nasıl kurulmaktadır? Bunlar yok.

Bir acaiplik daha var bu cümle içinde: Bir hareketin sosyal güçlerle paralelliğinden söz ediliyor. Bir hareket, sosyal güçlerle paralellik içinde nasıl olur? Bir tarafı hareket, bir tarafı sosyal güç olan bir paralellik nasıl kurulabiliyor? Örneğin, sosyal gücü daha somut bir şekilde ifade etsek; desek ki, o sosyal güç tekelci burjuvazi. Gençlik hareketi tekelci burjuvaziyle paralellik içinde. Bundan ne anlaşılır? Herhalde şu: Gençlik hareketi hedefleri bakımından veya objektif olarak tekelci burjuvazinin hareketine paralel oluyor. Tekelci burjuvazinin siyasetine paralel bir siyaset içinde görünüyor. Veya sosyal güç olarak işçi sınıfını alalım. Gençlik hareketi işçi sınıfıyla paralellik gösteriyor diyelim. Buradan da anlayacağımız şudur. Gençlik hareketi hedefleri açısından işçi sınıfının hareketiyle yani işçi smıfının siyaseti ve eylemi ile paralellik gösteriyordur. Özetlersek, gençlik hareketi işçi sınıfıyla değil, işçi sınıfının hareketiyle paralel olabilir. Gençlik hareketi sosyal güçle paralel olmaz, sosyal gücün hareketiyle paralel olabilir(3).

Zaman zaman derinleşen bu paralellikten anlaşılacak olan şudur herhalde: Sübjektif niyetleri ne olursa olsun, gençlik hareketi, hükümet olmayan hakim sınıfları, hükümet olma eyleminde en azından objektif olarak destekliyor, hükümet olmayan hakim sınıfları hükümet yapmaya yarayan bir doğrultu içinde bulunuyor.

Bu derinleşen paralellik, yakın geçmişin gençlik hareketinin en büyük zaafı olarak ifade edilen bu olay, herşeyden önce bugünün gençlik hareketini bu en büyük zaaf hakkında uyarmak amacıyla ele alınıyorsa (ki, öyle söyleniyor), çok açık olarak ve etraflıca somut örnekler verilerek, bundan kurtuluş yolu gösterilerek ortaya konmalıdır. Böyle birşey göremiyoruz. Sadece şu var: Gençlik hareketi “hükümet aleyhtarı tutumla sınırlı bir politik gelişme göstermesi ile” bu zaafa düşüyor. Çünkü hükümet olmayan hakim sınıflar da hükümete karşıdır, hükümet aleyhtarıdır. İşte gençlik hareketinin bunlardan hiç farkı yok, paralellik içindeler; bu paralellik zaman zaman da derinleşmekte üstelik. Gençlik hareketi hükümet aleyhtarı tutumla sınırlı bir politik gelişme gösterdiğinde (ki, öyle olduğunu da söylüyor), hakim sınıfları iktidara getirmekten başka bir işe yaramaz. Arkadaş, bu görüşleriyle, çok enteresan bir paralellik kurmuş. Biz, gençlik hareketleri 12 Mart faşizminin gelmesine hizmet etmiştir diye somutlaştırabilir miyiz acaba bütün bu söylenenleri?! Evet, başka anlama gelmez herhalde. Bu çıkardığımız anlamın dışında bir manası varsa yazdıklarının, bundan sonra düşüneceklerini daha açık ifade etmesini isteyeceğiz bu arkadaştan.

Şimdi biz, bu görüşlerle bir başka paralellik kuralım. Türkiye’de 1971-73 yenilgisinden sonra, çeşitli sağ pasifist, reformcu görüşler oldukça yaygınlık kazandı. Hatta bu yenilgi bazı insanların sosyalizme inançsızlıklarını, sosyalizme küfretmelerini bile getirdi. Bu dönemde, yine işçi sınıfının dışındaki güçlere bel bağlamanın çok ekstrem biçimleri ortaya çıktı. örneğin, Türkiye’de devrimi emperyalistler arası bir savaşa bağlamaktan başlayan bir görüş, gelişmesi içinde (ki, bu gelişmelerinde çoğunlukla sübjektivizmin rolü hakimdir); “ABD ve AET emperyalistleri arasındaki çatışmadan istifade etmek gerekir; Türkiye’de ABD ve AET çarpışıyor, herşeyi bu çarpışma belirlemekte; bizim görevimiz bu çatışmaları iyi değerlendirip Türkiye için faydalı olacak tavırlar almaktır” biçimine ulaşıyor. Ve devam ederek, “12 Mart ABD darbesidir,12 Mart’ta ABD-AET kapışmasında ABD kazandı, AET kaybetti. Süleyman Demirel ABD’ye karşı olduğu için devrildi. Demirel AET yanlısıydı; AET’nin siyasi tercihi demokrasiden yanadır; oysa biz Demirel’e karşıydık. Ona Amerikancı diyorduk. Bu doğru değildi. Demirel demokrasiden yana idi. Demokrasiye karşı olan, cuntacı, Amerikancı tekelci burjuvaziydi. Bizler, Demirel’e ve AET’ye karşı çıkmakla demokrasiye karşı çıkıyorduk. Amerika’ya hizmet ediyorduk.” (Hatta bu mantık Demirel’i vatansever ilan etmeye kadar vanyordu.)

“Faşizmin gelmesine yarıyordu hareketlerimiz. Hükümet olmayan hakim güçler de demokrasiyi kaldırmak, faşizmi kurmak için çalışıyorlardı. İşte bizler ülkede çarpışan bu güçleri göremediğimiz için objektif olarak emperyalizme (ABD emperyalizmine) hizmet ettik, faşizmin gelmesine ortam hazırladık.”

Bu, yukarıda da söylediğimiz gibi işçi sınıfının dışındaki güçlere güvenmenin, özgücüne güvenmemenin, yenilgi dönemlerinde, ekstrem biçimlerde ortaya çıkan bir nüansı. Devrimi, emperyalistlerarası bir savaşa veya en azından empeıyalistlerarası çatışmalara dayayan ve bu özelliğinden dolayı da işi ehven-i şer emperyalizmin yanında saf tutmaya kadar vardıran, sosyalizm dışı, sapık bir görüştür. Ülkemizdeki siyasi sonucu da “demokrasi”den yana AET emperyalizminin desteklenmesidir.

“Ülkede herşeyi emperyalistler belirlemekte. Herşey, emperyalizmin oyunu, emperyalizmin iradesiyle onun tezgahı olarak ortaya çıkmakta. Emperyalizmin bilgisi dışında, onun iradesi dışında hiçbir şey yapmak mümkün değil. Bir emperyalist güce ancak bir başka emperyalist güç karşı koyabilir. İşçi sınıfının, bu güçler karşısında bağımsız bir mücadelesinin olması imkansızdır. O bakımdan, ancak ehven-i şer emperyalist gücün yanında ötekisine karşı mücadele edilebilir. Bunun için, hangi emperyalist güç daha ‘iyi’ ise, hangisi daha çok ‘demokrasi’ verecekse, onu desteklemeliyiz.”

Yenilgi dönemlerinde, işçi sınıfının dışındaki güçlere bel bağlama eğilimi, böyle kölece bir bağımlılığa kadar varabilmekte.

Yenilgi dönemlerinin, sübjektif idealizmin güçlenmesine çok elverişli ortamı içinde gelişen ve sübjektif idealistçe hayal ve karışıklıkların ürünü olarak biçimlenen saçma ve kölece görüşlerle bir paralellik kurmakla çok mu insafsızlık ettik acaba! Ama o kadar muğlak ve kapalı, öyle olduğu kadar da iddialı bir eleştiri ki, ister istemez bize bunları düşündürdü. İçinde, ister istemez yenilgi dönemlerinin ürünü (yukarıda açıkladığımız cinsten) etki ve esintileri aramamıza yol açtı.

Bir başka paralellik daha kurulabilir bu görüşlerle, bu eleştirilerle: 12 Mart’tan önce, “aman kıpırdamayın faşizm gelir” görüşlerinin, önceki bölümde özetlediğimiz çizgisiyle paralellik. Bu paralellik de temelde, işçi sınıfının bağımsız siyaseti yerine orta ve küçük burjuvaca siyasi önermeleri koyan çizginin (TİP) paralelliği olabilir. Onlar 12 Mart faşizmini “anarşistler”in getirdiğine inanırlar. İşte, “…hükümet olmayan (ve hükümet olması demek, faşizmin gelmesi demek olan) ve fakat gene de hakim bir sosyal güç olan başka sosyal güçlerle zaman zaman derinleşen bir paralellik göstermesi, bu hareketin en büyük zaafı” görüşüyle açık seçik bir paralellik.

Uzun uzun anlatmaya, açıklamaya gerek yok, yakın geçmişin devrimci gençlik hareketini ve onun örgütü olan Dev-Genç’i emperyalizme, tekelci burjuvaziye hizmet eden; faşizmin gelmesine sebep olan bir hareket, bir örgüt olarak değerlendirenler proleter devrimcileri değildirler. Onlar, hakim sınıfların saflarından devrimcilere çamur atmaktadırlar. Hakim sınıflarla ortak, “anarşistler” suçlamasını yapmakla, anarşizme karşı mücadele etmiyorlar, sosyalist saflarda güya anarşizme karşı mücadele maskesi altında, kendi acizliklerini, hakim sınıfların yanında yer almalarını maskeliyorlar.

Dev-Genç Parti Miydi?

Dev-Genç’e yönelen eleştirileri ele almaya ve bu eleştirilerin, varsa tarihi temellerini bularak; siyasi içerikleriyle birlikte değerlendirmeye devam edelim. “Dev-Genç kendini parti yerine koydu” veya “Dev-Genç’i parti gibi görme” diye ileri sürülen eleştiriler gerçeği ifade ediyorlar mı? Bu eleştirilerin tarihi nedir? Siyasi anlamı nedir? Kısa kısa görelim:

Dev-Genç’in sübjektif yapısında nasıl bir gelişme olduğunu açıklamıştık. Bu gelişmeyle beraber sol hareket içinde ve gençlik hareketi içinde Dev-Genç’e yapılan en önemli eleştirilerden biri bu, “Dev-Genç’i parti gibi görme” veya “Dev-Genç kendini parti yerine koydu” diye ileri sürülen eleştiridir. Bu, önceleri TİP çizgisinden, TİP’in gençlik içindeki etkinliği sona erince ortaya çıkmaya başladı. Onlara göre Dev-Genç, boyunu aşan, yapmaması gereken işler yapıyordu. Esasen, partinin yapacağı, gençlik örgütünün karışmaması gereken işlerdi bunlar. Dev-Genç, kendini parti yerine koyuyordu. Sonraları bu eleştiriyi Mihri Belli ve grubu, Dev-Genç içinde etkinliklerini yitirince yapmaya başladılar. Esas mesele şu idi: İdeolojik olarak ve pratik olarak gençliğin yönetimini kaybeden bu revizyonist ve kuyrukçu çizgiler ve kişiler genel olarak gençliğin artık çok ileri gittiğini söylemeye, özel olarak da, onun örgütlü Dev-Genç’i çizmeden yukarı çıkmakla, haddi olmayan işleri yapmakla; kendilerini dinlemeyerek, yönetimlerine girmeyerek Dev-Genç’i parti zannetmekle ve DevGenç’i bütün sosyalist hareketi yönetmeye kalkışmakla itham etmeye başladılar. Bizler, bu tür suçlamaların ne manaya geldiğini ve nereden kaynaklandığını gayet iyi biliyoruz. O günlerde, parti meselesine somut, gözle görülür önermeler getirmeden, Dev-Genç’i parti yerine koyma, Dev-Genç’in kendini parti zannetmesi suçlamalarını yapanlar, bir parti politikası, stratejik ve taktik hedefleri, vasıtaları, çalışma biçimleri ve alanları önerilmişçesine; pratikte anlamı olan, kabul edilmiş bir öncülük kurulmuşçasına yapmaktaydılar bu suçlamalar… Böyle bir durum olsa, o zaman belki, Dev-Genç, partinin belli alanlarına tecavüz ediyor yapamayacağı, yapmaması gereken işlere girişiyor; partinin bu alanlardaki faaliyetini baltalayan, bu alanlarda partinin şu türden fonksiyonunu yerine getirmesini engelleyen hatalara, yanlış davranışlara giriyor; işçi sınıfının siyasi mücadelesine zarar veren bir politika veya program uyguluyor; düzeltilmesi gereken tavırlar içindedir demek, teorik olarak mümkündür. Ama, böyle bir durum yoksa, proletaryanın bağımsız siyasi hareketi, partisi yoksa, devrimci gençlik hareketi artık çok ileri gitmekle nasıl suçlanabiliyor? Kimin adına yapılıyor bu suçlama ve hangi siyasi özü taşıyor…!?

Küçük burjuva kuyrukçuluğunda, işçi sınıfının burjuva demokrasisi mücadelesi veren sınıfların yedeği, onları takviye eden bir güç olarak politika gütme işinin baltalanması, “sosyalizm”in bu iş için kullanılabilmesinin gittikçe imkansız hale gelmesi; sosyalizmin hergün biraz daha sosyalizm”in yerini alması karşısında bastıkları tabanın kaydığını görenler bu eleştiriye sarıldılar. Bu gençler biz sosyalist(!)leri dinleyeceklerine, hadlerini bilmiyor, sosyalizmi öğretmeye çalışıyorlar. İşçi sınıfı öncülüğünden bahsediyorlar. Bunları tartışıyorlar. Gençlik bunları tartışamaz. Kendilerini parti sanıyorlar, bağımsız tavırlar koyuyorlar; bu çok tehlikeli birşeydir. Yani kısaca, yaptıkları şu: Dev-Genç kendilerini dinlediği müddetçe çok iyi ama oportünist, kuyrukçu yönleri açığa çıkıp da artık gençlik kendilerini dinlemez olunca çok kötü. O zaman kahrolsunlar! O zaman çok bilmiş, kocaman kocaman ulema tavırlarıyla başlarlar veriştirmeye. Soyut bir yığın laf ederler. Parti yerinde görüyormuş kendini, partinin (varmış gibi) görevlerine ve alanlarına müdahale ediyorrnuş, vs. gibi. Gösterilmiyordu ki, Dev-Genç yaptığı şu işi bir gençlik örgütü olarak yapmamalıdır. Birtakım siyasi propaganda, eylem, bilinçlendirme çalışmaları, olmayan partiye nasıl bırakılabilir? Aklı başında kimse öneremezdi bunları. Bunun için çok soyut ve karışık oluyordu “parti yerine koyma” eleştirileri.

Şimdi, gerçekten Dev-Genç kendini parti yerine koyuyor muydu sorusuna cevap verelim. Dev-Genç kendini parti yerine koymuyordu. Devrimci bir gençlik örgütünün yapması gereken işleri yapıyordu. Dev-Genç’in yaptığı çalışmaların aynısı hatta çok daha etkili ve faydalısı işçi sınıfının öz örgütünün bulunduğu bir zaman ve yerde de yapılabilecek çalışmalardır. O zaman bu gençlik örgütüne yol gösterici bir öz örgütün varlığı, Dev-Genç’in kitle çalışmalarını sınırlamayacak, aksine artıracaktı. O şartlarda devrimci gençlik hareketi daha zengin biçimlere bürünecek, işçi sınıfıyla ve yoksul köylülerle ilişkileri artacaktı. Dev-Genç, yaptığı işlerin bir kısmını. partiye bırakmayacak, tam tersine daha çok işin altına, daha yaygın çalışmalara girebilecek ve daha az tereddütle daha büyük serbestiyle, çok daha yaratıcı bir şekilde çalışabilecek, yaptıkları azalmayacak, artacaktı. Dev-Genç, sosyalistlerin yönetiminde bir örgüt olarak bu avantajlardan, yani partinin olmasının, işçi sınıfının bağımsız siyasi hareketinin kendini kabul ettirmiş bir düzeyde olmasının sağlayacağı ideolojik, politik ve eylem avantajlarından yoksundu. Dev-Genç’in, sosyalistlerin yönetiminde bir örgüt olarak (ülkenin solu içinde, o eski sübjektif yapıya rağmen) eylemlerinin muhtevası bakımından kitlelerin gözünde kazandığı öneme içerleyen, onu tehlikeli bulan siyasi çizgiler (ki, bunlara değindik) demagojik bir tarzda, sanki proletaryanın öz örgütü olsa, devrimci, sosyalistlerin yönettiği bir gençlik örgütü, Dev-Genç’in yaptıklarını yapmazmıs, yapmaması gerekirmiş gibi; sanki o zaman da devrimci gençler işçi sınıfına bilinç götürmemeliymiş, köylü kitle eylemlerine katılmamalı, onları örgütlemeye çalışmamalıymış, sosyalist ve anti-empeıyalist propaganda yapmamalıymış gibi; hele hele Dev-Genç’in bütün bunları öz örgütün olmadığı bir zamanda, kendi başına yapmaya çalışması çok büyük suçmuş gibi yaygarayı basmaktaydılar.

Tarih olarak: Türkiye solu içinde proleter devrimci çizgisinin giderek belirginleşmeye; buna bağlı olarak da devrimci gençlik hareketinde doğru devrimci görüşlerin hakim olmaya; gençliğin bütün oportünist ve kuyrukçu sosyalizm dışı görüşlerin etkisinden hergün biraz daha kurtulmaya başladığı bir aşamada, kuyrukçu ve küçük burjuva politik yoğunlukların sosyalizme saldırısı, bu saldırının gençlik alanındaki biçimlenişi olarak gündeme girdi, “Dev-Genç’i parti olarak görmek”, “Dev-Genç’in kendini parti yerine koyması” eleştirileri.

Çıkış tarihi böyle olan bu eleştirilerin günümüzde daha değişik bir anlamı olduğu söylenebilir mi? Yani, dün yapılan “Dev-Genç’i parti olarak görme” suçlamasıyla bugün yapılan “parti olarak görme” suçlaması acaba aynı siyasi içerikleri olan suçlamalar mıdır? Varsa, bu eleştirilerin dünden ayrı içerikleri açıklanıyor mu? Hayır. Bugün yapılan, “Dev-Genç’i parti olarak görme” eleştirisi açıkladığımız tarihi ile ve siyasi içeriği ile tıpa tıp aynı eleştiridir. O “eski”nin devamıdır.

Bize göre, Dev-Genç’e, özellikle son Merkez Yürütmesine yönelen bu eleştirilerin temelinde, yukarıda açıkladığımız siyasi bakışların pratik karşısındaki açmazları, hayatın bu “sosyalist” yoğunlukları tecrit etmesi yatmaktadır.

Bu nedenle, Dev-Genç’e saldırmak, onu, her vasıtayı mübah görerek yıpratmak; kendilerine ve sosyalist harekete “rakip” görerek, “sosyalist” hareketin gelişmesi, Dev-Genç’in yıpratılması, onun etkisinin daraltılması suretiyle mümkün olur çıkışından başlayan bu eleştirilerin, son tahlilde şu anlama geldiğini söyleyeceğiz: Türkiye devriminin, içinde yaşanan tarihi aşamaya ışık tutacak sınıflar analizini yapamayan; mücadele doğrultusunu, mücadele biçimlerini, örgütlenme sorunlarını saptayamayan; işçi sınıfının bağımsız politikasını, sınıflar ve kitlelerin pratik eylemiyle birleştiremeyen; doğru devrimci bir politikayla yığınları devrime doğru, eylem bağı olarak kurulan organik ilişkiler içinde yürütemeyen ve bu anlamda yürütmek problemi olmayan bütün küçük burjuva reformist akım ve ideolojilerin acıklı yakınması, hayat karşısında düştükleri komik durumun çok tipik bir tezahürüdür. Gayet tabii bu işleri becermek yerine, “Dev-Genç’in parti gibi hareket ettiği” suçlamasını yapmak çok kolaydır. Kolaydır ama, bu politik yoğunlukların hayat karşısında, somut görevleri karşısında ne kadar aciz olduklarını ispatlaması bakımından da çok ilgi çekicidir.

“Bugün belki dipten gelen dalgalar üniversitelilerin kötü talihini geri çevirebilecek büyük dalgalar yaratmıyor. Ancak sahile vuran küçük dalgalar üniversitenin üzerine örtülen ölü toprağını aşındırmaya başladı bile. İstanbul ve Marmara Üniversitesi’nde faşist saldırılara karşı uzun süredir ilk kez sağlanan coşkulu bir direniş hattı, Boğaziçi Üniversitesi’nde yemek zamlarına karşı gerçekleştirilen boykot ve yürüyüş eylemleri, Ege Üniversitesi’nde harç zamları ve paralı eğitime karşı gerçekleştirilen kitlesel protesto yürüyüşleri, Anadolu Üniversitesi’nde harç zamlarına ve yurtlarda kalan kız öğrenciler üzerindeki baskılara karşı eylemler, ODTÜ’de Gorbaçov protestolarında polis ve jandarmayla çatışmayı göze alan öğrenci arkadaşlarımız, bu soğuk ölü toprağına düşen ilk cemrelerdir. Gençlik mücadelesinin yeni soluklarından olan bu cemreler basit birer tesadüf olarak açıklanamaz. Aksine her biri, son yılların patlayıcı birikimlere işaret eden eylemlilikleridir.”

DG, Mart 95, Dipten Gelen Dalga

Devrimci Gençlik dergisinde bu yazı yayınlandıktan çok değil 6 ay sonra, 20 Ekim 1995 günü Kızılay meydanında binlerce öğrenci “Ferman Devletin, Üniversiteler Bizimdir” diye sesleniyordu. Bahar aylarında üniversitelerde başlayan hareketlenme, yaz aylarında, harçlara yapılan % 350 oranındaki zamma karşı parasız eğitim talebiyle tüm Türkiye’de yapılan imza kampanyasıyla devam etti. 20 Ekim’de Kızılay’da, 20 Aralık’ta Beyazıt’ta, 29 Şubat’ta Mecliste hep aynı ses yankılanıyordu. Öğrenci hareketi 90 sonrası ilk büyük kitlesel çıkışını yakalamıştı. Bu hareket aynı zamanda ülkedeki en güçlü sosyal hareketlerden biriydi ve hareketin örgütünün adı Öğrenci Koordinasyonu’ydu. Öğrenci Koordinasyonu paralı eğitime karşı bir tepki hareketi olarak doğdu. İçinde bir tepki hareketinin kapsadığı tüm olumlu ve olumsuz özellikleri barındırdı. Koordinasyon, hem kuruluş dönemindeki iradi çaba, hem barındırdığı zenginlik ve politik içerik, hem de geriye bıraktıklarıyla özel bir değerlendirmeyi hak etmektedir.

Yeniden Yan Yana Onlar

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki Koordinasyon, öğrenci hareketinin yaklaşık on yılının tek kesintisiz fiili gençlik örgütüdür. Yaklaşık iki senedir üniversitelerde bazı tekil örnekler hariç Öğrenci Koordinasyonu ismi duyulmuyor. Ancak Koordinasyon geleneği, ilkeleri ve hareket tarzı, neo liberal politikalarla yönetilen üniversitelerimizde, fiili ve meşru bir gençlik hareketinin bugün de yaratıcısı olacaktır. Öğrenci Koordinasyonu’nu kendi gelişim seyri içerisinde iki döneme ayırmak yerinde olacaktır. Öğrenci Koordinasyonu üniversitelerde yeni bir gençlik hareketinin tırmanışa geçtiği dönemde o hareketin kurucusu, hatta adı olarak ortaya çıktı. 96 yılında doruk noktasına ulaşan bu hareket, 97-98 döneminde geriye çekilirken Öğrenci Koordinasyonu da bu geri düşüşten payını aldı. Bu dönemden sonra Koordinasyon, farklı bir politik çerçeve ve eylem çizgisiyle 2004 yılına kadar yoluna devam etti.

Öğrenci Koordinasyonu’yla simgeleşen 96 öğrenci hareketini önceleyen süreç 80’lerin sonunda Öğrenci Dernekleri’nin yarattığı mücadeledir. 12 Eylül darbesiyle üniversiteler, rejimin kontrol ve baskı mekanizmalarının yerleştirildiği ve üniversitenin tüm ilerici unsurlarının üniversite dışına atıldığı bir döneme girdi. Bu koşullar altında gelişen ‘80 sonrası ilk gençlik hareketleri, faşizme karşı özerk-demokratik üniversite programını savunan anti-otoriter hareketler oldu. 87’de Tek Tip Dernek Yasası’na karşı eylemlerle başlayan daha sonra polis karşıtı kampanyalarla doruğa ulaşan dönemin öğrenci hareketi, 92 yılında İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu’nun kendini feshetmesiyle yarattığı en meşru yapılanmayı da geride bırakarak bir dönemi kapatmış oldu. Ama dernekler süreci 96 öğrenci hareketi için önemli birikimler yaratmış oldu.

90’lı yıllarda ülkedeki ilk liberalizasyon süreci aynı zamanda bir kirli savaş siyasetiyle yaşanırken, gençlik hareketi hem üniversitelerdeki paralılaştırma dalgasına karşı bir tepki hareketi oluşturdu, hem de kirli savaş politikalarına, yükselen faşist ve gerici hareketlere karşı demokrasi mücadelesinin bir parçası oldu. Politik hat olarak ortaya çıkan bu çoklu eksen 90’ların gençlik hareketi açısından ayırt edici bir özellik oldu ve gerek örgütlenmesinde gerekse eylem biçiminde bir dizi çeşitliliği doğurdu. Birbirinden kopuk, ancak bulunduğu alanın gerçeğine müdahale eden bu pratikler, kendilerini kimi yerlerde kültür-sanat faaliyetleriyle ortaya koyarken, kimi yerlerde sivil faşistlerle mücadele, kimi yerlerde de komite-konsey çalışmaları şeklinde oluşuyordu. Bu dönemde İTÜ Taşkışla’da kurulan Anafora Karşı Cephe, bu hareketlerin daha belirgin bir form kazanmasını sağladı. Zamanla yaygınlaşan öğrenci cepheleri, kampuslarda öğrencilerin kendilerini doğrudan ifade ettiği öz örgütlenmeler haline dönüştü. 95’in bahar aylarına gelindiğinde üniversitelerde kaynayan kazan, dipten gelen bir dalganın habercisiydi ve bunu gören devrimci gençlerin çabaları hareketin şekil kazanmasını hızlandırdı. Öğrenci Cepheleri yaygınlaşırken, bu çalışmaların arasında bir eş güdüm sağlanması ihtiyacı da doğdu. Edebiyat Fakültesi’ndeki faşist saldırıların ardından Öğrenci

Cephelerinin Koordinasyonu’nun kurulması kararlaştırıldı.

Üniversitelerdeki gelişmelerin yeni bir öğrenci hareketi yaratma iddiasıyla buluştuğu yerde Öğrenci Koordinasyonu kuruldu. ı95 dönemi sonunda harçlara yapılan % 350 oranındaki zammın geri çekilmesi için Türkiye çapında başlatılan imza kampanyasıyla üniversiteliler kendi sorunlarını toplumla paylaşmaya başladı. Çünkü aslında paralı eğitim bütün halkın sorunuydu. Az sayıda üniversitelinin yaz aylarında ev ev, sokak sokak gezerek topladığı imzalarla eğitimdeki paralılaştırma tüm ülkenin gündemine sokulmuş oldu. Bu kampanyanın üzerine Ankara’da 20 Ekim’de yapılan eylem, öğrenci hareketinin bir döneminin fiilen başladığını gösterdi. Slogan, “Ferman devletinse üniversiteler bizimdir”di. İkinci dönem harçları ödemiyoruz kampanyası başlatıldı. Bu dönemin sloganı “Fermanları yaktık geri dönüş yok”tu. 29 Şubat 1996’da “Harçlara Hayır” yazılı pankart TBMM içindeki dinleyici localarından açıldı. Ardından Ankara’da başlatılan polis operasyonuyla tutuklamalar ve Mecliste pankart açanlara verilen 96 yıl hapis cezası, üniversite gençliğinin yürüttüğü mücadelenin ve ona yönelen saldırıların bir toplumsal dava haline gelmesini sağladı. Hızlı giden dönem 14 Nisan A4 eyleminde ilk kırılmasını yaşayacaktı. 6 Kasım 96’da kitleselliğini koruyan ve bir nitelik sıçraması yaratma gereksinimi daha belirgin bir şekilde ortaya çıkan öğrenci hareketi, Susurluk olayından sonra “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleriyle (1 Şubat-9 Mart 1997 arası) yeniden bir ivme kazandı. Ancak gençlik hareketindeki geri çekiliş giderek daha da belirginleşiyordu. Öğrenci hareketindeki genel geriye çekiliş ve polis baskısındaki ciddi artış Koordinasyon hareketi içerisindeki sağ eğilimleri de tetiklemişti ve 18 Mart 1997’de (dava günü) yapılacak eylemin şekli ve yeri tartışması bu eğilimi ve ayrışmayı daha da netleştirdi. Nisan ayında yapılan kurultayda ise öğrenci hareketinin bir döneminin sonuna gelindiği ve yeni bir dönemin başlangıcı olması temennisi tartışılmaya başlanmıştı bile.

1998-2004 arası için Koordinasyon’un başka bir döneminden bahsedebiliriz. Genel olarak Türkiye’deki tüm toplumsal muhalefetin geri çekildiği bu yıllarda Öğrenci Koordinasyonu öncelikle bir eylem sürekliliğini sağlamaya çalıştı. Devlet terörünün, emperyalist kurumlara bağımlılığın her geçen gün artığı ve toplumsal muhalefetin geri çekildiği bir dönemde Öğrenci Koordinasyonu’nun başlattığı IMF karşıtı eylemler, bir politikanın ısrarcı bir eylem çizgisi sürdürülerek de toplumda karşılık bulabileceğini gösterdi. Ardından F tipi cezaevlerine geçiş sürecinde ve Irak savaşıyla gelişen savaş karşıtı muhalefetin içinde emperyalist simgeleri hedef alan boykot kampanyasıyla üniversitelerde etkin bir eylem süreci örgütlendi. Ancak bu dönemde liberalizm üniversitelerde çok güçlü bir fikir haline gelirken, solun fikirleri, üniversite sistemine dair yapılan önemli tespitler; ama üniversiteye dışardan yapılan öneriler olarak kaldı.

Yarattığı ilkelerle Koordinasyon

95 yılında ortaya çıkan Koordinasyon hareketi, hem üniversitede mücadele yürüten militanlar arasında bir “kuşak” yenilenmesine yol açtı, hem de parasız eğitim mücadelesini ve üniversiteler bizimdir mantığını geniş öğrenci kesimleriyle örgütleyerek; ülkenin özelleştirme rüzgârıyla kavrulduğu ve ciddi bir muhalefetin örgütlenemediği koşullarda, tüm emekçilerin gözünün umutla üniversitelere dönmesini sağladı. Koordinasyon, yeninin örgütü oldu. Cephesel örgütlenme mantığıyla birçok farklılığı içinde barındırabildi ve sıradan öğrencilerin de mücadelenin bir parçası haline gelmesini sağladı. Bu yönüyle Koordinasyon daha çok bir “atelye”idi. Afişlere, bildirilere, eylem tarzına ve diline yansıyan, her okulun dolayısıyla her bireyin kendisinden kattığı zenginlikti. Cephelerden akan çalışmalar ortak bir eylem zemininde buluşturuluyordu.

“Öğrenci Koordinasyonları ve cepheleri bir sosyalizm pratiğidir. İnsanın özgürlüğüne, kendi kaderine, siyasetine ve emeğine yabancılaştığı; insanların, toplumların ve muhalefet hareketlerinin parçalandığı ve her bir parçanın en gerici kimliğine daraldığı bir ortamda Öğrenci Koordinasyonları ve cepheleri sosyalizmin örnek modelleridir.” (DG Sayı 20, Haziran ‘96)

Öğrenci Koordinasyon’u mücadele ile örgüt arasındaki bağı güçlü bir şekilde kurdu. Titiz ve iradi bir süreç Koordinasyon’u 96 öğrenci hareketinin içinden doğan bir örgüt haline getirdi.

Koordinasyonu’n temel ilkeleri aynı zamanda gençliğin mücadele örgütlerinin her zaman sahip olması gereken ilkelerdi. Öncelikle gençliğin mücadele örgütleri bağımsızdır, anti-faşist ve anti-emperyalist bir politik programa sahiptir. Gençliğin mücadele örgütleri kitleseldir. Gençlik kitlesinin katılımına ve denetimine açıktır. Gençliğin mücadele örgütleri demokratiktir. Bu cephesel örgütlenme mantığının olmazsa olmaz bir kuralıdır. Gençliğin mücadele örgütleri militandır. Militanlık kararlı ve planlı bir çalışmanın var edilmesi ve önüne çıkan engellerin aşılması anlamına gelmektedir. Koordinasyon tüm bu ilkelerin uygulandığı gerçek bir öz örgütlenme modeli olarak ortaya çıktı. Bu haliyle 90’ların ortalarında öğrenci hareketinin meşru ve kitlesel temsilcisi olmayı, öğrencilerin taleplerini ülke gündemiyle bağdaştırarak toplumsal kesimlerin gündemine sokmayı, çalışma tarzıyla hem üniversiteyle hem de toplumla kendi iletişim kanallarını yaratmayı, karar süreçlerin de ve eylem inisiyatiflerinde tüm cephelerin söz sahibi olmasını ve alınan kararların uygulanmasını sağlamayı başarmıştır.

Tıkanma Noktaları ile Koordinasyon

Öğrenci Koordinasyonu kuruluş döneminde kazandığı dinamizmi uzun süre aynı düzeyde sürdüremedi. Hareketin ilk baştaki kabarması bir bilinç sıçramasını yaşayamadan geri çekilmeye başladı. Koordinasyon’un tıkanma noktalarını tartışırken tarihsel sürecindeki gibi iki döneme ayırmak daha doğru olacaktır.

96 öğrenci hareketinin bir tepki hareketi olduğunu ve bir tepki hareketinin barındırdığı tüm olumlu ve olumsuz özellikleri taşıdığını söylemiştik. Paralılaştırmaya karşı rahatsızlıklardan ortaya çıkan bu tepki hareketi zamanla düzen dışı ve düzen karşıtı bir politik hatta taşınamadı. Hareketin katılımcılarında ve örgütleyicilerinde politik bir sıçrama yaşanmaması dönemin nitelikli bir gençlik hareketine doğru gelişmesini de engelledi. Öğrenci Koordinasyonu üniversite gençliği açısından zıplayarak da eylem yapılabileceğini bile kanıtlamıştı ancak bu tarz ve çeşitlilik çoğu zaman hareketin ana öznelerini bile sürükleyen bir hal aldı. Demokratik üniversite programının tüm üniversite gençliği hatta Koordinasyon örgütçüleri içinde bile yeterince kavranamaması; yapılan tekil yerel eylemlere bir bütünlük kazandırılamamasına neden oldu. Tepki hareketinin geri çekilişinden geriye daha politik ve nitelikli bir gençlik hareketi kalması beklenirken, istenilen politik sıçramanın yaşanamaması hareketin dağılmasına yol açtı.

Bu sürecin bu kadar hızlı bir dağılma süreci olarak yaşanmasının en önemli nedenlerinden biri elbette ki devlet terörünün artmasıdır. Koordinasyon hareketi, Türkiye solunun, geleneksel merkezlerle yasalcı çizgi arasında sallandığı bir dönemde yeni dönemin muhalefet örgütleri açısından örnek bir modeldi. Henüz hem politik program anlamında hem de örgütsel anlamda olgunlaşmadan devletten yönelen saldırı, hareketin gerilemesinde önemi bir etken oldu.

Öğrenci Koordinasyonu’nun 98-2004 arasındaki dönemininse, politikanın daha yoğun tartışıldığı ve eyleme döküldüğü fakat üniversitelilerin katılım kanallarının çok zorlanmadığı bir dönem olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönem Koordinasyon’un üniversiteye ve ülkeye dair yaptığı tartışmalar, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin çok daha ilerisinde hatta birçoğuna yön çizer bir nitelikte oldu. Eylem çizgisi açısından bir politikanın sürekliliğini sağlayacak militan ve kararlı bir eylem hattı benimsendi. Ancak bu yapılırken üniversitelilerin katılım kanallarının açılması, üretilen politikanın üniversitelilerin diline çevrilmesi, Koordinasyon’un üniversite ayakları olan öğrenci cephelerinin işlevlendirilmesi ve yaygınlaştırılması ihmal edildi. Öğrenciler sürekli olarak bir politik hatta davet edildi. Bu da bir gençlik hareketi kurmanın önündeki öznel seti oluşturdu.

Neden Yeni Bir Dönem?

Bugün üniversiteler, neo-liberal politikaların çok daha fazla nüfuz ettiği, üniversitelerin birer ticarethane, öğrencilerin de birer müşteriye çevrildiği bir durumda. Üniversiteli kimliğindeki deformasyon, başka bir eğitim sistemi olamayacağı düşüncesi, öğrencileri muhalif düşünceden ve hareketlerden uzaklaştırıyor. Bu uzaklaşma halinde sol örgütlerin üniversite mücadelesine yaklaşımları ve hareket tarzlarının da etkisi büyük. Üniversitelerdeki devrimci gençlerin giderek üniversiteden ayrıksı bir kabuğa bürünmesi, gençlik mücadelesinin yeniden ivmelenmesini engelliyor. Yapılan bu eleştirilerin bir çoğu Öğrenci Koordinasyonu için de geçerliydi. Politik öngörüleri doğru ve pratik çizgisi emektar olsa bile üniversiteye yabancılaşmış öğrencilerin mücadeleye katılım kanallarını açamayan bir çizginin yeni bir öğrenci hareketi yaratamayacağı açıktır. Müşterileştirmenin ve piyasalaştırmanın üniversitelerde yarattığı yıkım karşıt bir hareketin zeminini genişletirken yeni bir öğrenci hareketini bu çizgide yaratmayı hedeflemek gerekmektedir. Bu hareketin örgütü mücadele içinde oluşacaktır.(1) Bugün üniversitelerdeki piyasalaştırmayı en küçük sorunlardan başlayarak öğrencilere anlatacak, öğrencilerin cephesel tarzdaki örgütlerini kuracak bir mücadele çizgisi yaratılmalıdır.

Aslında üniversite muhalefeti açısından yeni bir dönem çoktan başladı. Üniversitelerde yaklaşık iki senedir başka bir kıpırdanmadan bahsediyoruz. 96 hareketini önceleyen dönem kadar kitlesel olmasa da farklı kampuslarda daha çok kendi özgün sorunları ile ilgili yapılan eylemler öğrenci hareketi açısından yeni bir dönemin olanağını göstermektedir. Öğrenci Koordinasyonu’nun yarattığı ilkeler ve hareket tarzı bugünün gençlik hareketi için de geçerliliğini korumaktadır.

(*) Koordinasyon tarihi ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için 94- 98 arası DG dergileri okunabilir.

(1) Öğrenci Koordinasyonu’nu 96 öğrenci hareketinin örgütü yapan ne tek başına adıdır, ne renkli ve çeşitli eylemleri, ne de sloganlarıdır. Bütün bunlar bir mücadele sürecinin ürünleridir. Koordinasyon’u Koordinasyon yapan paralı eğitime karşı verdiği mücadele ve o süre içinde yarattığı ilkelerdir. Ne tek başına Koordinasyon adını kullanarak gençlik hareketinin örgütü olunabilir ne de Koordinasyon’u geçmişte kalmış bir örnek sayıp öğrenci hareketi yaratılabilir.

80’DEN BUGÜNE GENÇLİK MÜCADELESİ -I-

Demokratik öğrenci hareketi yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyor. Ancak bu, basit anlamda öğrenci hareketine özgü bir değişimle sınırlı olmayan bir içeriğe sahip. Sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermesi yalnızca sosyalist ülkelere özgü sonuçlar doğurmakla kalmadı. Dünyanın bütününde büyük boyutlu değişikliklere neden oldu.

Özellikle ülkemizde 12 Eylül darbesiyle kesintiye uğratılan toplumsal mücadeleler, henüz darbenin etkilerini üzerlerinden atamamışken, “sosyalizmin” dünya ölçeğindeki yenilgisi devrimci mücadelenin ikinci kez yenilmesi olarak değerlendirilebilecek bir tablo ortaya çıkardı. 12 Eylül’ün neden olduğu yenilgi genellikle örgütsel, politik düzeylerle sınırlı kalırken, sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermesi ideolojik düzeyde de bir yenilgiye neden olmuştur. Geçmiş dönemde yaşamın çelişkilerini açıklamak için kullanılan kavramlar bu gelişmelerin sonrasında açıklayıcılıklarını büyük oranda yitirmişler, öte yandan geniş halk kesimlerinin sömürüden kurtularak daha iyi bir yaşama kavuşmak için sosyalizme bağladıkları umutların yitirilmesi, üstüne üstlük bugün yaşananların olanaklı en iyi yaşam biçimi olduğuna istemeye istemeye inanmaları devrimci hareketlerin ideolojik yenilgilerinin bileşenini oluşturmaktadır.

Demokratik Öğrenci Hareketinin ve Devrimci Gençlik mücadelesinin tüm bu yaşananların dışında kalarak etkilenmemesi olanaksızdır, inişli çıkışlı bir süreç içinde zaman zaman ciddi kriz dönemleriyle karşı karşıya kalan Demokratik Öğrenci Hareketi belki de bu gelişmelerden en fazla etkilenecek kategoriyi oluşturmaktadır.

Gençlik mücadelesinin içinde bulunduğu kriz, zaman zaman yoğunlaşan tartışmalara neden olduysa da sürecin bütününe ilişkin kapsamlı değerlendirmelerin yapıldığı pek söylenemez. Öte yandan dünya ölçeğindeki gelişmeler, gençlik mücadelesinin bir çok noktada şöyle yada böyle referans noktası olarak kullandıkları kavramların geçersizleşmesi, sorunu ağırlaştırmaktadır.

Artık gençlik mücadelesini içinde bulunduğumuz noktaya getiren politik-ideolojik yönelimler, politika yapma yöntemleri, alışkanlıklar, davranış-eylem biçimleri ile sınırlı bir çerçevede ısrar etmek, politik olarak intihar etmek anlamına gelebilecektir. Elbette ki buradan geçmişi tüm yönleri ile olumsuzlama anlamı çıkarılmamalıdır. Bu gelişmeler, gençlik mücadelesi açısından içinde bulunulan koşulları açıklayabilecek yeni kavramların üretilmesini, yeni politika yapma tarzlarının geliştirilmesini kaçınılmaz bir zorunluluk haline getirmiştir.

Böyle bir çaba gençlik mücadelesinin biriktirdiği deneyimleri doğru bir bakış açısıyla kavrayabilmeyi zorunlu kılmaktadır. 80 sonrasında gelişen gençlik mücadelesinin birikimini elimizden geldiğince derlemeye çalışarak bu çabaların kullanımına sunmaya çalışacağız. Böyle bir çabanın özellikle yeni arkadaşlarımız için oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz.

12 Eylül Sonrasında Öğrenci Hareketinin Doğuşu

Bugün 12 Eylül’ün yarattığı tabloyu, toplumsal yaşam üzerindeki etkilerini, toplumun çeşitli kesimlerinin örgütlülükleri üzerindeki etkilerini bir kez daha yinelemeye gerek yok. Ancak 80 sonrasında gençlik hareketinin doğuşu koşullarını kavrayabilmek için bazı noktalara değinmek gerekiyor.

Üniversitenin Tarih Öncesi

İnsanların hemen hepsi, içinde yaşadığı koşulların hiç değişmeden sürüp gittiği/gideceği yanılsaması içindedirler. Yine insanların hemen hepsi bizzat bu değişim dönemlerini yaşamış olsalar da “şimdiki durum”dan başka bir bilinç hali taşımazlar, daha önce yaşadıkları farklı I koşulları ancak bir nostaljik malzeme olarak anarlar.

12 Eylül’ün ilk icraatlarından birisi üniversiteleri bir cendereye sokmak oldu.

Darbecilerin üniversitelere yönelik yoğun saldırıları, gençlik örgütlerini dağıtmayı, gençlik mücadelesini bütünüyle ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Bunun için her türlü yönteme başvurdular, mücadele içinde yer almış aktif insanları fiziksel olarak yok etmeyi amaçlayan uygulamalar (öldürme, işkence, tutuklama, idam vb.) bu saldırıların temelini oluşturuyordu. Böylece hem gençlik mücadelesini yok etme doğrultusunda önemli mesafeler kat ediyorlar hem de üniversitelilere gözdağı vermiş oluyorlardı. Bunun doğal sonucu olarak gençlik mücadelesi uzun süreli bir kesintiye uğradı.

Ancak cunta bununla yetinmedi, birçok kez doğrudan ya da dolaylı olarak anarşi ve terörün baş sorumlusu olarak suçladığı üniversite gençliğini bütünüyle denetim altında tutabilmek için yalnızca bunların yetmeyeceğini, bu durumun sürekliliğini sağlayabilmek için daha başka şeylerin gerekli olduğunu biliyordu. Bu doğrultuda atılan ilk adımlar, askeri kışla mantığını üniversitelerde kurumsallaştırma çabaları oldu.

Ancak bu girişimleri bir düzene sokarak üniversitelerin bütününü kapsayacak bir tarzda örgütlendirmek gerekiyordu. Bu ihtiyacı karşılamak için gerekli olan kanun 6 Kasım 1981’de hizmete sokuldu;YÖK…

Tam teşekküllü bir kışla nizamnamesi olarak tasarlanan Yüksek Öğrenim Kanunu/Kurulu gerek içerik gerekse yapısal özellikleriyle üniversiteler için tam bir diktatörlük rejimiydi. Bu yasanın yürütücüleri YÖK’ün yukarıdan aşağıya atanmış “yöneticileri” ve en önemli yardımcıları da üniversitenin her köşesine çöreklenmiş polislerdi. Böylece bir yandan disiplin yönetmelikleri, polis ve jandarmanın üniversite içindeki açık yıldırıcı terörü ile öğrencilerin demokratik girişimlerini caydırıcı önlemler alınırken, diğer yandan üniversite içindeki ideolojik atmosferi değiştirmeyi çalışarak üniversite öğrencilerini kişiliksiz, sessiz, hiçbir şey sormayan, kendisine söylenilenlere itirazsız itaat eden, kendi çıkarlarında başka bir şey düşünmeyen, bencil, cahil… bir sürü haline getirilmeye çalışılıyordu. Bu ve benzeri uygulamalarla üniversitede kalıcı bir “huzur ve güven” ortamı yaratmaya çalıştılar.

Bu uygulamaların (bilimsel üretim, araştırma, bilim yapma, öğrenme vb. üzerindeki etkilerini bir yana bırakarak…ki bu konuda bugüne dek bir çok şey yazılıp söylendi) üniversiteler günlük yaşamındaki sonuçları şunlar olabiliyordu; saç, sakal, bıyık uzunlukları yönetmelikle uygun olmalıydı, blue-jean giymek yasaktı, ütülü kumaş pantolon giyilecek ayakkabılar boyalı olacaktı, giyilen etekler diz altında olmalıydı, kravat takmak zorunlu, okula girişte asker/polise kendinizi aratmak da, hafta başında bayrak merasimi yapmak da… Kantinde memleket meselelerini yüksek sesle tartışmaya başlanırsa tartışmayı karakolda sürdürmek zorunda kalınabilirdi…vb.

Öte yandan ağır, gereksiz, işlevsiz ve bıktırıcı bir ders programı vizeler, finaller vb. karşı karşıya bırakılan öğrenciler bu saçmalığa uymamaları halinde atılma tehdidi altında bulundurularak dış dünya ile ilişkisiz hale getirilmeye çalışılıyordu.

Böylece bir yandan öğrenciler içe dönük bir ruh haliyle “kendini kurtarmaktan” başka bir şey düşünemez hale getirilerek, diğer yandan bunu gerçekleştirebilmek için giderek rekabetçi, çıkarcı, ben merkezci bir kimliğe büründürülerek öğrenciler arası dayanışma eğilimlerinin bütününün yok edilmesi hedefleniyordu. Öğrencilerin üniversite içinde bir araya gelebilmelerini sağlayacak hiçbir olanak olmadığı gibi, bu yöndeki eğilimlerde bastırılmaya çalışılıyordu. Öyle ki üniversite kültür sanat kolları/kulüpleri 83-84’lere kadar kapalı tutuldular. Ancak öğrencilerden gelen baskıların artmasıyla bu tür yerlerin açılmasına izin verdiler ancak ellerindeki bütün olanakları kullanarak buraların denetimini ellerinde tutmaya çalıştılar. Çeşitli sansür/denetim kurulları oluşturarak burada resmi görüşe aykırı şeylerin yapılmasını engellemeye çalıştılar.

12 Eylül’den sonraki dönemde üniversitenin neler yaşadığını çok daha ayrıntılı bir şekilde anlatmak olanaklı, ancak konumuz açısından Demokratik Öğrenci Hareketinin hangi koşullarda ortaya çıktığını bir parça da olsa somutlayabilmek için o dönemde üniversiter yaşamı karakterize edebilecek yönleriyle sınırlı olarak ele almaya çalıştık.

Üniversite Hareketleniyor

Üniversitelerde böyle bir atmosfer içerisinde 1984’lere gelindiğinde (ülkedeki, 83 seçimler vb. genel gelişmelerin de etkisiyle) canlı bir tartışma başladı. Bir yandan genel düzlemdeki ekonomik, sosyal, kültürel sorunlar; diğer yandan üniversiteye özgü ağır, bunaltıcı, baskıcı koşulların kendiliğinden ortadan kalkmayacağı, bu koşullara bir karşı koyuş olmadığı sürece keyfi bir şekilde ağırlaştırılabileceği gerçeği giderek daha somut bir şekilde kavranıyordu. Bu eksende gelişen tartışmalar giderek kişisel ya da dar gruplar içerisinden çıkarak geniş bir çevreye yayılmaya başladı. Bunda en önemli faktör o dönemde üniversitede bulunan öğrencilerin şu ya da bu oranda 80 öncesine tanık olmaları, o süreçte yer almaları, o dönemin kavramlarına aşina olmaları ve büyük oranda bu moral değeri taşımalarıydı. Demokrat/devrimci öğrenciler kendileri gibi düşünen başka insanlar bulunduğunu ve bir araya gelerek güçlerini birleştirmenin yaratacağı olanakları keşfettikçe bu doğrultudaki girişimler güçleniyordu.

Tam bu sıralarda (1984 sonbaharı) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bir öğrenci derneği kurmak için başvuru yapıldığının duyulması orman yangını başlatan bir kıvılcım gibi etkide bulundu. Bu süreçte Yarın dergisi tek tek fakültelerdeki yerel tartışmaların ötesinde öğrenci dernekleri, örgütlenme konularında genel tartışmanın başlatılmasına öncülük ederek öğrenci dernekleri kurma doğrultusunda girişilen çabalara önemli katkılarda bulunmuştur. Öte yandan diğer siyasal gençlik gruplarının henüz toparlanamadığı bu süreçte varolan boşluk nedeniyle derneklerde örgütlenmenin bu aşaması da fiili önderliği de Yarın çevresi gerçekleştirmiştir. ÖD’lerde örgütlenmeye ilişkin tartışmalar giderek yaygınlık kazandı, bunun 80 sonrası üniversite içinde en geniş demokrat kesimi etrafında toparlayan tartışmalar olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır.

O dönemde birçok üniversite ve fakülte ya doğrudan Yarın çizgisini benimseyen insanların ya da bu atmosferde çalışmalara başlayan diğer devrimcilerin girişimiyle art arda bir dizi öğrenci derneği kurma başvurusu yapıldı.

Üniversitelerde öğrenci derneklerinin kurulmaya başlaması, beraberinde bir yığın yeni sorun, yeni kavramlar vb. beraberinde getirdi. 80 sonrası koşullarında gelişecek bir mücadelenin ne tür sorunlarla karşılaşacağı, üniversite öğrencilerinin, kamuoyunun ve devletin resmi güçlerinin bu tür girişimlere nasıl bir tepki gösterdiği noktasında ciddi belirsizliklerin yanı sıra demokrat/devrimci öğrenciler açısından ciddi deneyim eksikliği, teorik, politik yetersizlik vb. sorunlar işleri güçleştiriyordu. Bu koşullar altında, belirgin bir acemilikle, el yordamıyla bir şeyler keşfediliyor, 80 sonrası mücadeleye ilişkin bilgiler ağırlıkla deneme yanılma yoluyla elde ediliyordu. Böyle bir dönemde öğrencileri siyasal bir davranış biçimine iten durum; siyasal rejimin gidişatına ilişkin tespitler değil, yarı sezgisel yarı el yordamıyla kazanılmış deneyimlerle bulunan tercihlerdi.

Bu dönemde karşılaşılan en önemli problemler şöyle sıralanabilir; Cuntacılar 83 seçimleriyle yerlerini ANAP hükümetine bıraktıklarında sivilleşme, dolayısıyla da demokratikleşme sürecinin başlamış olduğunu söylüyorlardı. Ancak asıl olarak tüm kurum, yasa ve işleyişleriyle varlığını sürdürmeye devam ediyordu. Bu durum karşısında nasıl bir tavır alınacağı konusunda bazı belirsizlikler vardı.

ÖD’lerde legal zeminde örgütlenmenin düzenin oyununa gelmek olacağı, muhalif öğrencilerin deşifre olacakları bu nedenlerle ÖD’lerin gereksiz ve zararlı olacağına dair düşünceler bir uçta yer alırken diğer uçta bütünüyle yasal sınırlar içinde kalmayı öngören düşünce biçimi yer almaktaydı. Buna benzer tartışmalar içinde öğrenci derneklerini kurmak için ilk adımlar atılmaya başlanmıştı.

Yine bu dönemin en önemli sorunlarından biri kendi koydukları yasalara dahi uymayan devlet kurumlarına karşı verilen hukuk mücadelesi oldu. Anayasa ve Dernekler Yasası’nda öğrencilerin izin almaksızın dernek kurabilecekleri belirtilirken, Yüksek Öğrenim Kanunu’nun 59. maddesinde öğrencilerin bir derneğe üye olabilmek için rektörden izin almaları gerektiği hükmü dernek kurucularının önüne çıkarılan en önemli “yasal” engel oldu. Ancak ÖD’lerin kuruluşlarını engelleme çabaları yalnızca bunlarla sınırlı kalmadı; asıl önemli direniş başta polis olmak üzere resmi makamların yasadışı tutumlarında açığa çıktı. Dernek başvuruları keyfi biçimde geri çevrilirken, dernek kurucuları her türlü yöntemle yıldırılmaya, dernekleri kurmaktan vazgeçirilmeye çalışıldı. Bir dönem derneklere üye öğrencilere yönelik gözaltılar, kaba zor yöntemleri, tehditler, özellikle muhbirlik teklifleri bu amaca hizmet ediyorlardı.

Bir yandan bu baskılara direnilirken diğer yandan yargı yoluyla yasal olmayan uygulamalar ve YÖK’ün 59. maddesine dayandırılan engellemelere karşı mücadele ediliyordu (A.Ü Hukuk Fakültesi Öğrenci Demeği Rektörlüğe karşı açtığı yürütmeyi durdurma davasını 29.4.1985 tarihinde kazandı).

Böylece Ankara, İzmir ve İstanbul’da birbiri ardına dernek başvuruları yapılmaya başladı. YÖK, polis, rektörlük üçgenindeki yasadışı uygulamaların yoğunluğu öğrenci derneklerini kurma işinin kendisini demokratikleşme yönünde bir mücadeleye dönüştürmüştü. Ağır aksak adımlarla da olsa dernekleşme sürecinin ilerlemesi üniversiteliler için belirli oranda moral kazandırıyor ve belirli oranlarda demokratik güçleri toparlayıcı bir işlev taşıyordu. Ancak yavaş yavaş derneklerin yasalaşmalarının çok uzun bir zamana yayılabileceği ve bu durumun bir süre sonra kanıksanacağı kavranmaya başlanıyordu. Yalnızca derneklerin yasallaşmasına dönük bir çaba ile sınırlı bir faaliyet tarzı derneklerin doğmadan ölmeleri sonucunu doğuracaktı. Bu nedenle bir yandan derneklerin mevcut kazanımları korunup geliştirilmeye çalışılırken, öte yandan yaratılan fiili durum temel alınarak mevcut akademik sorunların çözümü doğrultusunda çalışmaların başlatılması gereği kavranıyordu.

1985’lere gelindiğinde üniversiteliler açısından en önemli akademik sorunu atılmalar oluşturuyordu. 1985 yılına kadar atılan/atılma konumuna gelen öğrenci sayısı 40.000’in üzerindeydi. Herhangi bir dersten iki yıl üst üste başarısız olan bir öğrenci okulundan atılıyordu. Böylece bir yandan üniversitelerin kapasitelerinin çok çok üzerinde belirlenen kontenjanlara uygun olarak üniversitelerde doldur-boşalt taktiğiyle on binlerce öğrenci kıyıma uğratılıyordu. Üniversiteye girdiklerinde zaten büyük bir düş kırıklığına uğrayan öğrenciler, hiçbir işe yaramayan, sıkıcı ve angarya ile yüklü onlarca dersin vize, final sınavlarına girip çıkmaktan bunalmaya bile zaman bulamıyorlardı. Ortalama olarak 200 eğitim günü süren bir eğitim yılında yaklaşık 100 kez vize, final, bütünleme sınavına girmek zorunda olan öğrencilerden başka bir şey beklenebilir mi? Üniversiteye ilişkin (kültürel, sanatsal, bilimsel vb.) beklentilerinden daha ilk aylarda vazgeçiyorlardı. Öte yandan üniversiteyi bitirerek bir iş bulma umutları da kitlesel atılmalarla sona eriyordu (Böylece YÖK’ün mimarları istedikleri öğrenci tipini elde etmeye çalışıyorlardı).

Bu derecede ağır bir sorun karşısında üniversite öğrencileri buldukları tüm araçları kullanarak sorunun çözümü doğrultusunda bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. İşte bu süreçte Öğrenci Dernekleri’nin ne denli gerekli ve işlevli oldukları sözcüklerle anlatılamayacak kadar etkili bir biçimde kavranmaya başlandı. Sorunların çözümü için örgütlü mücadele etmenin diğer yöntemlerle karşılaştırılamayacak denli etkili ve işlevsel olduğu Öğrenci Dernekleri’nin yaptıklarıyla giderek daha iyi kavranmaya başlandı.

Atılmalara Son, 44. Maddeye Hayır Kampanyaları çerçevesinde gerçekleştirilen imza toplama, telgraf çekme, açlık grevleri, yemek boykotları vb. eylemler üniversitelerde önceleri biraz tedirginlikle karşılandıysa da giderek kamuoyunda etkili olmaya başladı. Tedirginlik önce sempatiye, daha sonra da desteğe dönüştü.

Bu sürecin önderliğini yapan Öğrenci Dernekleri üniversitelerde yaygın bir meşruiyet kazandılar. Artık ÖD’lerle ilgili bazı kaygılar ve tartışmalar sona eriyor ve öğrenciler ÖD içinde yer almaya başlıyordu. Derneklerin meşruiyeti ve etki alanı arttıkça öğrenci kitlesinin derneklerden beklentileri artma eğilimi gösteriyordu.

Dernekler Şekillenmeye Başlıyor

Bir yandan karşılaşılan problemlerin hangi yöntem ve araçlarla çözülebileceği tartışılırken diğer yandan derneklerin iç örgütlülüklerinin nasıl olması gerektiği, çalışma koşullarının neler olacağı, hangi ilkelerle hareket edilmesi gerektiği vb. konular tartışılıyordu. Bu ikili süreç, aynı zamanda ÖD’lere ilişkin düşüncelerin netleşmesini ve dernek içerisinde farklı görüşlerin belirginleşmesini sağlayan bir süreç oldu.

Akademik-demokratik mücadele içerisinde karşılaşılan problemlerin çözümü için savunulan politikalar noktasındaki ayrımlar bunun önemli belirleyenlerinden birisi oldu; Yarıncılar derneklerdeki mücadelenin yalnızca yasal sınırlar içinde gerçekleştirilmesini savunuyorlardı. Buna karşılık dernekler, içerisinde şekillenmeye başlayan muhalefet ise yasallıkla sınırlı bir mücadelenin reformist bir anlayış olduğunu savunuyordu. Yasallık gibi bir ölçüt yerine mücadele hattının, kitleler açısından meşruiyetini temel alan bir ölçütü benimsiyordu.

Öte yandan derneklerin hangi ilkelerle çalışacağı diğer bir önemli tartışma noktasıydı. Yarıncılar popülist kaygılarla derneklerin yalnızca akademik sorunlarla ilgilenmesi gerektiğini savunuyorlardı. Ancak ülkemizde üniversiteyi demokratikleştirmek için verilecek mücadelenin ülkeyi demokratikleştirmek için verilecek mücadeleden ayrı yürütülemeyeceği, bunun yanı sıra derneklerin gerici-faşist amaçlar açısından kullanılabilmesini engelleyebilmek için öğrenci derneklerinin zorunlu olarak anti-faşist, anti-emperyalist, anti-şovenist ilkelere sahip olması gerektiği savunuluyordu. Buna ilişkin tartışmaların somutlandığı noktalardan birisi üniversitede meydana gelen türban olaylarında dincilerle dayanışmaya girilip girilmeyeceği tartışmalarıydı. Yarın çevresi türbana ilişkin tepkilerin demokratik bir içeriğe sahip olduğunu bu nedenle bunların desteklenmesini savundular, ancak bu düşünce çoğunluk tarafından onay görmedi.

Bu sırada Demokratik Öğrenci Hareketi açısından yeni bir ihtiyaç giderek belirginleşmeye başlıyordu. Öğrencilerin derneklerde güçlerini birleştirmeleri onların etkilerini artırıyordu, ancak üniversitelerin içinde yaşadığı koşullara karşı daha etkili bir mücadele daha güçlü bir öğrenci hareketinin varlığını gerektiriyordu. Kısa sürede birimlerde kurulan/bir araya gelen öğrenci derneklerinin diğer birimlerle iletişime geçerek ulaşılabilecek tüm birimlerle ortak bir davranış geliştirmenin zorunluluğu kavranıyordu. Böylece birim dernekler, başka birim derneklerle iletişim kurmanın yollarını aramaya başladılar.

Derneklerdeki bu gelişmelere kısaca göz attıktan sonra yeniden üniversiteye döndüğümüzde atılma furyasının tam hız devam ettiğini, buna karşılık, Öğrenci Dernekleri’nin önderliğinde üniversitelerde giderek gelişen, yaygınlaşan bir muhalefetin varlığını görüyoruz.

Üniversitelerde bu gelişmeler yaşanırken 1986 yılının sonlarına doğru üniversiteleri derinden etkileyen ve bir anlamda da Demokratik Öğrenci Hareketinin nitelik değişiminin başlangıcı sayılabilecek bir olay yaşandı. İstanbul’da Marmara Üniversite’si Hukuk Fakültesi öğrencisi İsa Tanrıverdi kendi elleri ile yaşamına son verdi. Oldukça yoksul bir aileden gelen İsa, üniversitenin olumsuzluklarını iki kat fazla yaşamıştı. Üniversitedeki ilk yılında düzenli barınabileceği bir yeri bile olmamış öğrenci yurtlarında kaçak olarak kalmıştı. İkinci sınıfta iki dersi veremediği için atılma konumuna gelmişti, yeniden ailesinin yanına, köyüne dönmesi gerekecekti, ama hangi yaşama? İsa yaşadığı köyden üniversiteye gelmiş tek insandı.

Bu olay öğrencilerde sarsıcı bir etkide bulundu bir kıyım makinesi gibi çalışan YÖK artık insan canı alıyordu. Ve bu gidişe dur denilemezse ödenecek bedel daha da artacaktı.

Üniversitelilerin tepkileri gazete manşetlerine şöyle geçti; “80 sonrasında gerçekleştirilen ilk toplu eylem, Üniversiteliler Eyleme geçtiler”. Marmara Üniversitesi Rektörlüğü’nün önünde toplanan yaklaşık 1000 öğrenci rektörlüğe siyah çelenk koyarak tepkilerini dile getirdiler. Bu sırada çelengi taşıyan 3 öğrencinin gözaltına alınması öğrencilerin öfkesini daha da kabarttı. Bunun üzerine 2 saat süren bir oturma eylemi yapıldı. Gözaltına alınan öğrencilerin serbest bırakılması ile eylem sona erdirildi.

Demokratik Öğrenci Hareketi artık yeni bir dönemin eşiğindeydi.
80’DEN BUGÜNE GENÇLİK HAREKETİ -I-
1984 sonlarında derneklerin kurulmaya başlaması 1980 sonrası DÖH’ün başlangıcı kabul edilirse 1987 yılı da DÖH’ün özelliklerinin ortaya çıktığı yıl oldu. 1980 sonrası DÖH 1987 yılı içerisinde temel özelliklerini kazanarak belirli bir rotaya oturdu.

1987 yılına kadar ağırlıkla derneklerin kurulmaya başlaması, bunun önüne çıkan engelleri aşma yönünde verilen mücadele bundan sonra yeni nitelikler kazanarak devam etti.

Söz konusu dönemin bu başlangıcı birim derneklerin bir araya gelerek daha geniş çaplı ve daha güçlü bir öğrenci hareketi yaratma doğrultusundaki çabalarıyla ortaya çıktı.

Daha sonraları İstanbul Öğrenci Dernekleri Platformu (İÖDP) adıyla öğrenci gençliğin meşru temsilcisi haline gelen örgütlülük, önceleri öğrenci derneklerin kurulmasında önemli rol oynayan Yarın çevresinin ağırlıkla kendi iç siyasal ilişkilerini kullanarak birim dernekleri bir araya getirme çabasıyla oluşmaya başladı.

İlk zamanlar maddi bir güç birliğinden çok, moral bir dayanışma işlevi taşıyan birim dernekler arası ilişkiler çok kısa sürede nitelik değiştirdi. Ancak bu niteliksel değişim doğrusal bir gelişmeden çok, değişik boyutları içeren karmaşık bir süreç olarak gelişti. Kısaca bir göz atarsak; 1980 sonrasının en örgütlü kesimleri olan Yarın çevresi, üniversitelerde derneklerin kurulmasına öncülük ederek öğrenci gençliğin mücadelesini örgütlemeye ve bu mücadelenin içeriğini yani politikasını belirleyerek sürecin önderliğini üstlenmeye çalışıyordu. Üretilen politikaları Yarın Dergisi aracılığıyla yaygınlaştırmaya ve Öğrenci Derneklerini bu politikaların uygulayıcısı haline getirmeye çalışıyordu. Ancak birim derneklerin her birini tek başına harekete geçirmek zor ve işlevsiz olduğu için çeşitli dernekleri temsilen bir araya gelen Yarın sempatizanları aracılığıyla hem kendi siyasal örgütlenmesini güçlendirmeye çalışırken hem de söz konusu politikaları bir çok birimde aynı zamanda uygulamaya koymaya çalışarak daha güçlü bir hedef yaratmaya çalışıyordu. Böylece öğrenci dernekleri platformlarının temeli atılmış oldu.

Bu süreçte özellikle YÖK’e karşı bir dizi eylemlilik hayata geçiriliyordu. Ancak diğer yandan da 1980 öncesi gelenekleri taşıyan farklı siyasal anlayışlar yavaş yavaş kendilerini gençlik içinde ifade etmeye başlamışlardı. Bununla birlikte Yarın merkezli politikalara ve bunların uygulanışına karşı önemli bir muhalefet oluşmaya başlıyordu. İlk dernek kurma çabaları sırasında ortaya çıkan ilkeler tartışması giderek üniversite mücadelesi ve eylem hattı tartışmasına dönüşüyordu. Bu da derneklerin ve -dolayısıyla platformun- işleyişine ilişkin bir tartışmayı beraberinde getirdi. Uygulanacak politikaların oluşum halindeki İÖDP aracılığıyla yukardan aşağıya dayatılması önemli bir rahatsızlık yaratıyordu. Bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak Öğrenci Dernekleri’nin işleyişine ilişkin ciddi bir tartışma sürdürülüyordu. Demokratik merkeziyetçilik ilkesi, mücadele ilkeleri (anti-faşist, anti-emperyalizm) vb. ilkeler günün koşullarında yorumlanıyor ve derneklerin işleyişinde somut bir kılavuz haline getirilmeye çalışılıyordu. Elbette bu durum, farklı anlayışlar arasında bir ayrışma ve saflaşmayı beraberinde getiriyordu.

Zaman içinde bu ayrışmalar daha farklı bir temele oturdu. Dernek içinde sürdürülen tüm ilke ve işleyiş tartışmaları aslında tek başına bir anlam ifade etmiyordu. Ancak mücadelenin pratik seyrine etkileriyle anlamlı oluyorlardı. Soyut düzlemdeki tartışmalar ancak pratik içindeki tavır alışla kendini ifade etmeye başlıyordu.

Derneklerin kuruluş aşamasında dernekler içinde sürdürülen (ilkeler, işleyiş, eylem hattı vb) giderek öğrenci derneklerinin bir araya geldiği platformlara taşınıyor ve boyutları genişliyordu. Böylece derneklere üye olan geniş bir öğrenci kesimi bu tartışmalara katılıyor, izliyordu.

Bu tartışmaların 1980 sonrası gençlik üzerinde çok önemli etkileri oldu. Öyle ki mücadelenin karakterini bu tartışmaların belirlediği söylenebilir. Tartışmalar daha çok geçmişteki siyasal ayrımlardan kaynaklanmakla birlikte asıl olarak gelişmeye başlayan gençlik mücadelesi karşısındaki tavır alışları netleştiren bir süreç olarak gelişti. Kuşkusuz bu tartışmalar ağırlıkla Marksist literatüre ait kavramlarla sürdürülmeye, aynı kavramlar kullanılarak farklı şeyler anlatılmaya çalışılıyor, kavramsal tartışmalar yorumlarla uzayıp gidiyordu. Bu karışık ve bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlayan tartışmaların asıl çözücüsü yine pratiğin kendisi oldu. Dernekler içinde ve platformlarda artık kimin ne söylediğinden çok ne yaptığı inceleniyor ve pratik tavır alışlar buna göre belirleniyordu. Bu konudaki ilk ciddi ayrışma, 1987 yılının bahar aylarında yoğunlaşan bir süreçle başlıyordu.

1986 yılında İsa Tanrıverdi’nin ölümüyle en üst noktaya çıkan tepkiler 1987 yılı başında da farklı biçimlerle sürdürüldü. İlk olarak İstanbul’da atılmalara karşı başlatılan açlık grevi, basın toplantısı gibi eylemler diğer illere de sıçradı. Öğrenci Derneklerinin bu çıkışı ve giderek yayılma eğilimi gösteren eylemliliklerin hem üniversitelerde yaygın bir ilgiyle karşılanması hem de kamuoyunda belli oranlarda yankı uyandırması siyasi iktidarın rahatsızlığını iyice arttırdı. Bunun üzerine dernek üyesi öğrenciler üzerindeki baskı ve yıldırma politikaları sertleşmeye başladı. Dernekleşme önündeki keyfi engellemeler gözaltılara, işkencelere, muhbirlik tekliflerine, okuldan atılma tehditlerine dönüştü. Basının kampanyalarıyla öğrenci dernekleri terör yuvası olarak gösterilmeye çalışılıyordu. Bu saldırılar karşısında sessiz kalmak yenilgiyi kabullenmekti. Bu nedenle Öğrenci Dernekleri tüm güçleriyle bu saldırıyı göğüslemeye ve karşı eylemliliği yükseltmeye çalışıyordu.

Bu eylemliliklere kısaca göz atarsak:

– 6 Kasım 1986; Marmara Üniversitesi BYYO’da YÖK’ü protesto için açlık grevi başlatıldı.
– 8 Kasım 1986; Valilik MÜ BYYO Öğrenci Derneği’ni kapattı ancak açlık grevi, katılımı artarak İstanbul Üniversitesi önünde sürdürüldü.
– 26 Aralık 1986: Öğrenci Dernekleri üzerindeki baskıyı protesto için, İstanbul’da değişik fakültelerde yemek boykotu yapıldı.
– 31 Aralık 1986; Yine açlık grevi.
– 8 Ocak 1987; İstanbul Üniversitesi önünde üzerinde “Baskılar ve İşkenceye Son” yazılı siyah çelengi kapıya bırakarak sloganlar attı.
– 1 Şubat 1987; Türkiye Öğrenci Dernekleri toplantısı polis tarafından basıldı.
– 16 Mart 1987; 16 Mart 1978’de katledilen öğrenciler anıldı.
– 26 Mart 1987; İÜ’de yapılan yemek boykotuna 250 kişi katıldı.

Bu eylemlilikler artık iyice sorun haline gelmiş olmalı ki siyasi iktidar artık kesin bir “çözüm” üretme çabası içine giriyordu. ANAP milletvekili İsmail Dayı (bu zat aynı zamanda Hitler’in “Kavgam” adlı kitabın yayımcısı ve önsöz yazarıdır), Hitler’den ödünç aldığı modelle Öğrenci Dernekleri’ni boğmayı hedefliyordu. Dernekler rektörlüğe bağlanacak ve onun denetiminde “sarı dernek” olarak çalışacaktı. Tüm öğrencilerin doğal üye kabul edildiği Tek Tip Öğrenci Derneği öngören yasa tasarısı, TBMM Milli Eğitim Komisyonu’nda kabul edildi. Böylece daha fazla gelişmeden derneklerin ipi çekilecekti.

Bu noktada olayların akışını biraz durdurarak derneklerde ve platformdaki duruma kısaca bir göz atmak süreci kavrama açısından yararlı olacaktır.

Derneklerin kuruluşuna öncülük eden Yarın dergisi çevresi gerek yukarıdan aşağı bir tarzla politikaları yaşama geçirme çabası, gerekse politikaların içeriği nedeniyle oldukça yoğun bir muhalefetle karşı karşıya kalmış ve yıpranmıştı.

Yukarıda sayılan gelişmeler olurken Yarın’cılar derneklerdeki iktidarlarını koruyabilmek için her türlü yola başvuruyorlardı. Ancak buna karşın birçok dernekte muhalefet dernek organlarını ele geçiriyordu. Birçok derneğin temsilciliğini yitiren Yarın çevresi platformda da etkisini kaybediyordu. Gelişen olaylar karşısında izlediği pasifist-yasalcı çizgi dernek tabanları tarafından benimsenmiyor, giderek derneklere ve platforma daha militan bir çizgi egemen hale geliyordu. Üniversitedeki koşulları değiştirmek için uzlaşmaz, radikal bir tavrın gerekliliği giderek açığa çıkıyordu. Çünkü öğrencilerin en sade hak istemleri bile tehdit, kovuşturma, gözaltı, disiplin soruşturması ve benzeri uygulamalarla baskı altına alınmaya çalışılıyordu. Yarıncılar daha ılımlı yasal sınırlar içinde kalmaya özen gösteriyorlardı. Tek tip dernek yasasının komisyonda kabul edilmesi, mücadeleyi bir ayrım noktasına getirmişti. Bu yasa kabul edilirse zaten oldukça zor olan dernekleşme mücadelesi artık iyice olanaksız hale gelecek ve düzenin güdümüne girecekti. O nedenle bu yasanın engellenmesi noktasında her kesim anlaşıyordu. Ancak bunun nasıl engelleneceği konusunda görüş ayrılığı iyice keskinleşmişti. Başını Yarıncıların çektiği bir kesim, toplanan imzaların meclise götürülmesi ve yetkililerle görüşülerek yasanın geri alınmasını talep etmeyi savunuyordu.

Buna karşılık böyle bir hattın etkili olamayacağı, daha militan bir eylemlilik çizgisiyle güçlü bir çıkış yapmak gerektiği savunuluyordu. Bu tartışmalar birim derneklerde il düzeyindeki platformlara ve Türkiye düzeyindeki toplantılara değin her yerde yoğun bir şekilde sürdürülüyordu. Ancak bir an önce tepki gösterme zorunluluğu da çok açık olarak görülüyordu.

Türkiye Öğrenci Dernekleri toplantısında bu konular tartışıldı ve ortak bir tepki oluşturmak amacıyla birçok ilde aynı anda çeşitli eylemlilikler gerçekleştirme kararı alındı. Bu karar doğrultusunda 10 Nisan 1987’de Ankara, İstanbul, Bursa, İzmir ve Adana’daki üniversitelerde yemek boykotu yapıldı. Bu yeterli değildi, ancak eylemlilikler konusundaki görüş ayrılıkları giderek derinleşiyor, beraberinde bir netleşme ve saflaşma yaşanıyordu. Yarıncılar Ankara’ya imzaların götürülmesinde diretiyorlardı. Buna karşılık daha militan bir eylem hattını savunanlar da giderek netleşiyor ve demokrat-devrimci öğrencileri kendi etrafında toparlıyordu. Yapılan yoğun toplantılar sonuç vermedi ve böylece 1980 sonrası mücadelede ilk ayrışma yaşandı. Yarıncılar, Sultanahmet Meydanı’ndan imza metinleriyle Ankara’ya gitmek üzere yola çıktılar (Otobüsler aynı gün Kocaeli’de polis tarafından durdurulacaktı). Bu, aynı zamanda misyonlarını tüketmelerinin bir simgesi oldu. Böylece pasifist-yasalcı çizgiyi savunan Yarın çevresi süreçten düşmüş oldu. Artık, yeni bir dönem başlıyordu.

14 Nisan Direnişi

Yaşanan bu ayrışma gençlik mücadelesi açısından yeni bir dönem, yeni özellikler anlamına geliyordu. Geride kalanların “militan bir eylem hattı” dışında pek bir ortaklıkları yoktu. Ama bu bile yapılması gerekenler için yeterliydi. Ve ilk sınav Tek Tip Öğrenci Dernekleri Yasası’na karşı verilecekti.

15 Nisan tarihli gazetelerin manşetleri bu sınavın başarıyla verildiğini yazıyordu. 14 Nisan günü bir yanda Yarıncılar Ankara’ya doğru yola çıkarlarken, öte yandan iktidarı ve basını şaşkınlığa uğratan bir şey yaşanıyordu. Tüm gazeteler, bir şaşkınlık ifadesi ne dönüşmüşlerdi. İktidar hiç beklemediği bu direniş karşısında afallamıştı. İki bin öğrenci kol kola kenetlenerek derneklerine sahip çıkıyor, şarkılarla türkülerle Aksaray’dan Beyazıt’a yürüyor, tüm hesapları altüst ediyorlardı.

İkinci şamar, bir gün sonra Ankara’dan geliyor ve ardından üniversite bulunan hemen bütün illerde destek eylemleri gerçekleştiriliyordu. İstanbul’da 63, Ankara’da 287 öğrenci gözaltındaydı. Ama asıl kazananlar da onlardı. Hiç beklenmedik bu direnişle şaşkına dönen iktidar apar topar tasarıyı geri çekiyor, Özal ve Doğramacı dahil aslında bu yasayı istemediklerini geveliyorlardı. Bu olay gençlik açısından tam bir bomba etkisi yaptı. Direnişle, radikal muhalefette böyle bir kazanımı elde etmek gençliğin kendine güvenini pekiştiriyor, kişilik kazanmasını sağlıyordu. Ve bu bir dönemi karakterize eden bir dönüm noktası olarak tarihteki yerini alıyordu (14 Nisan’a sahne olan Beyazıt otobüs durağı artık “Direniş Durağı” olarak anılıyordu).

Kurumsallaşma Çabaları

14-15 Nisan’la yaşanan ayrışma bir anlamda yolun başı sayılıyordu. Pratik süreç Yarıncıların mücadeleden ve önderlik iddialarından düşmeleriyle gelişti. Böylece derneklerde sürdürülen bir yığın tartışma pratik olarak sonlanmış oluyordu. Elbette bu dönem belirli bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmekte idi. Ancak yukarıda da değinildiği gibi geride kalanların “militan mücadele” anlayışları dışında tanımlanmış hiçbir ortaklıkları yoktu. Ve kendi içlerinde bir yığın görüş ayrılıklarını, farklılıkları barındırıyorlardı. Bu sürece değin dernekler acil bir gereksinim haline geldikleri ve devrimci demokrat tüm öğrenciler tarafından hararetle desteklendiği için süreç Yarıncıların belirleme çabaları altında ama ağırlıkla kendiliğinden özelliklerle gelişiyordu. Gençlik mücadelesi içinde yer alan değişik çizgiler kendi içlerinde netleştikleri oranda yeni ayrım noktaları ortaya çıkıyordu. Bunun yanı sıra gerek birim dernekler gerekse platform ve benzeri örgütlenme girişimleri kurumsal bir yapıya kavuşamamışlardı. Bir çok eksiklik, deneyimsizlik, koşulların elverişsizliği vb. nedenden dolayı bu yapılar sağlıklı bir gelişim gösteremiyorlardı. Kimi dernekler başvurusunu tamamlayamamış, kimi dernekler genel kurulunu yapamamış, üye kaydı yapamayan durumlar da bulunuyor, kimi birimlerde başvuru yapacak sayıda öğrenci olmadığından sadece girişim komitesi olarak kalıyorlardı. Bu ve benzeri pratik olumsuzlukların yanı sıra işleyiş açısından da yeterli performansı gösteremeyen, üye sayısı değişken, istikrarsız yapılarıyla birim dernekler bir yığın sorunla karşı karşıya kalıyorlardı. Öte yandan bu birim derneklerden müteşekkül platformlar aynı sağlıksızlıktan muzdariptiler. Temsilci olanların belli bir kritere göre seçilmediği, platforma katılmak için belli ölçütleri karşılayıp karşılamadıkları belli olmayan dernekler ve diğer olumsuzluklar.

Böyle bir ortamda doğal olarak öne çıkan sorun bu yapıları belirli bir kurumsal işleyişe kavuşturmak oluyordu. Ancak bu hiç de kolay çözülebilecek bir sorun değildi. Çünkü sorunun birçok farklı ve girift bileşeni bulunuyordu. Sürece önderlik eden farklı kesimler arasındaki görüş ayrılıkları, buna bağlı olarak gelişen; grupsal çıkarları genel çıkarların önüne geçirme eğilimlerinin sonucunda dernekler ve platformların yapısal zaaflarını aşmak bir yana bunları derinleştiren sığ ve yanlış tutumlar (örn. bir derneğin temsilciliğini elinde tutabilmek için yapılan manevralar) yapılanları sağlıklı hale getirmek yerine boşluklardan yararlanma eğilimi ve daha bir yığın olumsuzluk.

Tüm bunlara bağlı olarak gelişen ve hepsinden daha önemli bir yer işgal eden bir başka şey de, bu kısır çekişmelerin derneklerin sempatizan arını süreçten soğutan, uzaklaştıran etkileriydi.

Ancak tüm bu olumsuzluklara karşın 87 yılında gerek dernekler gerekse platformlar kurumsallaşma doğrultusunda yoğun bir çabaya sahne oldular. Derneklerde yönetim kurulu, dernek temsilcisi gibi yönetsel organlar yaratılmaya ve işlevli hale getirilmeye çalışıldı. Bunun yanı sıra, çeşitli çalışma birimleriyle (komiteler ve kültürel kol faaliyetleri) öğrenci hareketinin gereksinim duyduğu üretkenlik sağlanmaya çalışılıyordu. Bu çabaların kurumsal ifadesi, o dönemde sürdürülen iç tüzük vb. tartışmalarda ortaya çıkıyordu. Diğer yanda ise platformda benzeri tartışmalar sürdürülüyordu. Platforma üye olabilmek için bir ölçüt saptanma (düzenli toplantı işleyişinin olması, seçim esasları…), platform temsilcilerinin işlevleri, nitelikler (gözlemci-temsilci statüsü..), platform kararlarının bağlayıcı niteliği, eylemleri organize eden “eylem komitelerinin” oluşturulma yöntemleri vb saptanmaya çalışılıyordu.

Kısaca platformun yapısı ve işleyişi, belirli ilke ve kurallar üzerinde sağlam bir temele oturtulmaya çalışılıyordu. Bu koşullarda platform ilk dönemdeki gibi yalnızca bir iletişim organı olmaktan hızla uzaklaşmış olmasına karşın, henüz bir üst örgütlülük niteliğini de kazanamamıştı.

Demokratik Öğrenci Hareketinin içe dönük yüzünde bu gelişmeler yaşanırken, gelişen toplumsal olaylar karşısında demokratik bir gençlik muhalefeti geliştirilmeye çalışılıyordu. Bu döneme kısaca göz atıldığında:

– 16 Mayıs 1987’de İzmir’de Ege ve Dokuz Eylül Üniversiteleri Öğrenci Derneklerinin ortaklaşa düzenlediği 80 sonrası ilk öğrenci mitingi.
– 18 Temmuz: Çukurova Üniversitesinde YÖK ve polis baskısı açlık greviyle protesto edildi.
– 9 Aralık’ta Denizli Öğrenci yurdunda 200 öğrenci yemek boykotu yaptı.
– 28 Aralık’ta Yıldız Üniversitesinde Maraş katliamı protesto edildi.

Bu tür üniversite ile ilgili sorunlar karşısında yapılan eylemlerin yanı sıra ülkede ve dünyada gelişen olaylara karşı da sessiz kalınmıyordu. 1988 yılı başlarında İsrail’in Filistinlilere uyguladığı baskı ve dayak politikalarını protesto etmek için art arda bir dizi eylemlilik gerçekleştirildi. 11 Şubat 1988 tarihinde Beyazıt Meydanında yapılan gösteride 26 öğrenci gözaltına alındı.

Bu dönemde yaşanan gelişmelerle bünyesindeki reformist eğilimlerden arınarak daha farklı bir çizgiye oturan demokratik öğrenci hareketi bir yandan demokratik bir mücadeleyi geliştirmeye çalışırken diğer yandan kendi yapısal zaaflarından kurtulmaya, kendiliğindenci özelliklerini aşarak kurumsal yapılarını oluşturmaya çalışıyordu. Bu gelişmeler 80 sonrası öğrenci mücadelesinin yükselmesini ve daha sonra da inişe geçmesinin önkoşullarını yaratacaktı.

80’DEN BUGÜNE GENÇLİK MÜCADELESİ – III –

80 Sonrası Demokratik Öğrenci Hareketi açısından 88-89 yılları artık 12 Eylül ile hesaplaşma tarzında gelişen hareketin yavaş yavaş bu özelliklerden kurtulduğu ve bağımsız kimliğini yaratmaya doğru yol aldığı önemli köşe taşlarını içeriyor.

Gençlik Hareketi 80 sonrasında açık faşizmin soluk alınamaz ortamında ufak açılımlar sağlamasıyla 84’lerde yeniden bir gelişim sürecine girdi. Bu süreç daha çok 12 Eylül ve onun kurumlarıyla ideolojik, politik ve kültürel vb. tüm alanlarda bir çatışma ekseninde gelişti. Bu gelişim çok doğal olarak da 80 öncesi varolan sol düşüncelerin iskeletini oluşturduğu 12 Eylül karşısında haklılığını kanıtlama temelinde kendisini tanımladı. Bu tanımlayış hiç kuşku yok ki bir başlangıç noktası olacak ve kendisini pratik mücadelenin gereklerine göre şekillendirecekti. Bu şekilleniş asıl olarak 88-89 yıllarında yaşandı. Yani 88-89 yıllarında demokratik öğrenci hareketi bir taraftan 80 öncesi düşünce tarzı, politika yapma biçimlerine ilişkin özellikler taşırken, bir yandan da pratik hayatın gereklerine uygun özellikler edinmeğe çalışıyordu.

Bu durum demokratik öğrenci hareketinin karakterinde önemli değişimler yaratıyordu. Bir önceki dönemde dana çok atılmalar vizeler, harçlar, YÖK gibi üniversite içinde somutlanan hedefleri olan ve eylemliliği içeriye dönük gelişen öğrenci hareketi bu dönemde hedeflerini daha politik unsurlardan seçiyor (polis, üniversite dışında yaşanan gelişmeler, Ağustos Genelgesi…) ve eylemliliği dışarıya dönük olmaya başlıyordu.

Bu olgu öğrenci hareketi açısından bir dizi avantajı taşırken, bazı dezavantajları da birlikte getiriyordu. Kuşkusuz, demokratik öğrenci hareketinin içeriğinin ve eylemliliğinin politikleşmesi gerekliydi ve bu ona hem toplumsal muhalefet içindeki aktif yerini almasını sağlıyor hem de doğası gereği politik bir tepki hareketi olan gençlik hareketine nitelik kazandırıyordu. Bu politikleşme ve eylemliliğin dışarıya dönmesi olgusu henüz demokratik öğrenci kitlesi ile kalıcı ve aktif politik-örgütsel bağlarını kuramamış öğrenci hareketi açısından daralma ve marjinalleşme tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Politikleşme ve kitleselleşme arasındaki ilişki, özellikle dönemin ülke konjonktürünü de göz önüne alındığında oldukça kritik anlamlar taşıyordu.

Tüm toplumun atmosferi önemli bir değişim sürecindedir ve 12 Eylül kurumları etkilerini yitirirken, üniversiteleri boyunduruğu altına alan YÖK (sistem açısından bile) oldukça yıpranmıştır. Tüm toplumsal alanlarda yaşanan bu kabuk değiştirme süreci kuşkusuz bazı inisiyatif boşlukları yaratmakta ve bu boşlukların doldurulması da ancak politik-kitlesel bir hareketle olanaklı olabilmektedir. İşte politikleşme ile kitleselleşme arasındaki bu bağın kavranamaması ciddi bir militanlaşma ve nisbi bir yaygınlaşma eğilimi gösteren fakat belirgin bir önderlikten yoksun olan gençlik hareketi açısından en önemli handikaplardan birisi olarak duruyordu.

Demokratik öğrenci hareketinin hedeflerinin politikleşmesi diye tanımlayabileceğimiz süreç üniversitede polise karşı bir tepkinin ve hareketin örgütlenmesi olarak gelişti. Fakat polisin hedef alınmasının iradi bir seçim olmadığını, daha önceleri üniversitede en basit haklar için verilen mücadelenin polis baskısı ve polis-idare işbirliği ile bastırılmaya çalışılmasının bir sonucu olarak hareketin kendi dinamiklerinden çıktığını söylemek yerinde olacaktır. Bu dönemde polisin üniversitede varlığına ve polis-idare işbirliğine karşı bir dizi eylemlilik hayata geçiriliyordu. Polis, üniversitedeki her türlü propaganda faaliyetinden alternatif üniversiter yaşama ilişkin geliştirilen her etkinliğe engel oluşturuyordu. Polise karşı oluşan tepki kendini ilk kez 16 Mart 1978 Katliamını protesto gösterisinde somutlaştırdı. 16 Mart 1988’de Laleli’de düzenlenen korsan gösteri, polise karşı pasif direnişin yerini aktif karşı koyuşa dönüştüğü eylemdi. Bunu 28 Nisan izledi.

Kuşkusuz 28 Nisan İstanbul Üniversitesi eylemliliği bunların en önemlisi. Üniversitedeki yerini iyice sağlamlaştıran polisin öğrenci gençliğe karşı saldırıları daha da pervasızlaşıyor ve kız öğrencilere lafla sataşmaya kadar varıyordu. Bunun üzerine İstanbul Üniversitesi’nde patlayan öfke rektörlük binasını hedef alıyor ve polisin sıkıştırması ile de bina öğrenciler tarafından “işgal” ediliyordu. 28 Nisan direnişi polisin üniversitedeki varlığına o güne kadar ki en militan ve net tavır alma özelliğini taşıyordu. Fakat öte yandan da henüz belirgin bir mücadele geleneği olmayan, ne yapması gerektiğini ancak yaparak öğrenen öğrenci hareketinin biraz da utangaç bir tavrını oluşturuyordu. Yüze yakın öğrenci gözaltına alınıyor ve içlerinden yirmi kadarı tutuklanıyordu.

88 yılı toplumun diğer kesimleri bakımından da politik içerik taşımaya başladığı yıldı. 1 Mayıs ilk kez (80 sonrası için) sokakta ve aktif direniş tavrının alındığı gün oldu. Kendisini 80 öncesi siyasal örgütlenmelerin devamcısı diye nitelendiren yapıların oluşturduğu platformun ortak kararı ile 1 Mayıs 88’de İstiklal caddesinde Taksim’e çıkmak için toplanıldı ve yürüyüşe geçildi. Kuşkusuz orada toplanan, polisle çatışan ve büyük bir çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu yaklaşık 3000 kişilik bu topluluk içinde herhangi bir siyasal yapılanmaya angaje olma oranı çok düşüktü. Bununla beraber Gençlik Hareketi’nin gelişimindekine benzer bir gelişimde toplumun diğer kesimlerinde yaşanıyordu. Bu kesimlerde de ilk kıvılcımı 80 öncesi oluşturmuştu.

88 yılının ilkbaharı, İstanbul’daki gençlik mücadelesi için, polise karşı sürdürülen eylemliliğin yarattığı kendine güven ile üniversite içindeki yaşamın örgütlenmesinde avantajlar yaratarak sürdürüldü.

Bu dönem, İstanbul dışında ise kendi özgün süreçlerinin yaşanmasının yanı sıra İstanbul’daki politik gelişmelerin belirleyiciliğinde geçti. Böyle bir olgu, Anadolu’daki gençlik için kendi mücadelelerinin iç dinamikleri ile gelişmemiş olmasının yanı sıra hedefleri itibariyle politikleşme sürecini hızlandıracaktı.

1 Ağustos 88’de cezaevlerine yönelik yeni bir genelgenin çıkması ülkedeki siyasal unsurların gündeminin ve eylemliliğin sıçramasına yol açtı. Ne yazık ki öğrenci gençlik yaz tatilinde idi ve bu gündemi kendi önüne ancak 88-89 öğrenim döneminin başlaması ile alabildi. Devrimci Gençlik adı altında ilk merkezi sokak gösterisi bu dönemde gerçekleştirilmiştir.

88-89 döneminin ilk yarı yılındaki mücadelenin üniversite dışına yönelik kısmı cezaevi direnişlerine yoğun bir destek gerçekleştirmek olurken, üniversite içinde ise YÖK’e ve uygulamalarına karşı önemli gelişmelerin yaşanmasıydı. Artık Öğrenci Hareketi kendi ayakları üzerinde durmaya ve kısa dönemli de olsa programlarını oluşturmaya başlamıştı. Gelişimin önünde her zaman engel teşkil eden polis, İÜ’de başlayan ve yaygınlaşan geniş bir kampanya ile üniversiteden çıkarıldı. Polisin üniversiteden “deneme” amacıyla çekildiğini açıklamasıyla sonuçlanan “kampanya” içinde bir çok özgünlüğü barındıran ve en geniş öğrenci kitlesiyle canlı- aktif bağlar kurmayı başarabilen bir geleneksel sol siyaset yapma tarzının dışına çıkmayı başaran ama sürekliliğinin sağlanamaması yüzünden tamamlanamamış bir “kopuş” denemesiydi (Bkz. Devrimci Gençlik, sayı 1).

Ve 89 yılının Şubat’ında, terörün kaynağı olarak gösterilen, 80 öncesi iç savaş koşullarında devletin resmi sivil güçleri tarafından defalarca kan gölüne çevrilen üniversitede 80 sonrasında polis ilk kurşunu sıkıyordu. Evet polis, Yıldız Üniversitesi’nde üniversiteye bilime kurşun sıkmıştı. Olay Yıldız’da, tüm İstanbul’da ve giderek ülkemizin tüm üniversitelerinde yoğun tepkilere yol açıyordu. Ertesi gün İstanbul’un tüm üniversitelerinden gelen gençler Yıldız’da toplanıyor, bir forum düzenliyor ardından da Yıldız’dan Beşiktaş’a doğru yürüyüşe geçiyordu. Beşiktaş’tan Yıldız’a doğru da çevik kuvvet korteji yürüyüşe geçiyordu elbette. Birkaç saat aralıklarla süren Yıldız yürüyüşü polisin üniversitedeki varlığına ve bunun tüm sonuçlarına karşı militan kitlesel bir tavır olarak tarihteki yerini alıyordu.

İ.Ü. ve diğer üniversitelerde artık polis yavaş yavaş geri çekilmeye başlıyordu. Bu geri çekilme uzunca bir süredir devam eden mücadelenin bir sonucu olarak yaşanırken siyasi iktidarın polisi üniversitede konumlandırışı açısından da dönemsel bir adım oluşturuyordu.

Üniversitede polise karşı mücadele siyasi iktidarın 12 Eylül ile birlikte üniversiter yaşamın tüm gözeneklerinde kurumlaştırmaya çalıştığı anti-demokratik baskıcı özelliğinin en uç biçimine karşı mücadele anlamına geliyordu ve asıl olarak polise karşı mücadele üniversitede siyasi özgürlükler mücadelesiydi, siyaseti yaşama geçirme özgürlüğü için mücadele idi. Polisin üniversiteden çıkartılmasıyla doğan boşluk öğrencilerin doğrudan etkinliği ve eylemliliği ile doldurulmalı, kazanılan hareket alanı üniversitede köklü demokratik değişimler ve dönüşümler için değerlendirilmeliydi. Elde edilen siyaset yapma özgürlüğü böylesi bir mantıkla kullanıldığı ölçüde anlamlı olabilirdi. Ancak o dönemde, üniversitede faaliyet gösteren sol gruplar açısından siyaset yapma özgürlüğü, propaganda yapma özgürlüğüne hatta pankart asma özgürlüğüne indirgenerek algılandı.

Oysa propaganda siyaset yapmanın sadece bir aracı, pankart açma da propaganda yapmanın bir biçimidir.

Üniversiteden polisin çıkarılmasıyla ele geçirilen inisiyatif bu şekilde değerlendirilemeyip ortamın tam bir kargaşaya dönüşmesi, uygun bir konjonktür yakalandığında yeniden ve bu kez kalıcılaşarak polisin geri dönüşünün zeminini de yaratıyordu.

Gençliğin Yıldız’da polisin kurşun sıkmasına karşı kabaran öfkesi, 12 Eylül sonrasında ilk önemli muhalefet olarak değerlendirilebilecek işçi sınıfının 89 bahar eylemlerinden güç alıyor ve nisan ayı boyunca 1 Mayıs 89’a doğru emin adımlarla yürüyordu.

1 Mayıs 89 Türkiye’de toplumsal muhalefetin 80 sonrası gelişiminde önemli bir köşe taşını oluşturuyordu. Türkiye’nin her tarafında fabrikalarda, işyerlerinde 1 Mayıs eylemlilikleri yapılıyor, yüzlerce insan da İstanbul’da 1 Mayıs alanına, Taksim’e yürüyordu. Bu yürüyüşlerde polisin saldırıları karşısında, onlarca insan, gözaltına alınıyor, yaralanıyor, 17 yaşında bir genç M. Akif Dalcı hayatını kaybediyordu. 1 Mayıs günü yaşananlar 2 ve 3 Mayıs’ta üniversitelerde binlerce öğrencinin yoğun tepkisine yol açıyor ve 2 Mayıs’ta İ.Ü. Merkez Bina’da 4 bin kişilik bir forum yapılıyordu. Ardından 4 Mayıs’ta yapılan M. Akif Dalcı’nın cenaze töreni binleri bir araya getiriyordu.

89 1 Mayıs’ı toplumsal muhalefetin bir kabarış döneminin en üst noktasında, onun bir bileşeni olarak gençlik hareketi açısından da büyük bir coşku ve dinamizm yaratıyordu.

Gençlik hareketinin bu dönemde bir diğer özelliğinin de eylemliliğinin dışa dönük olması ve üniversite dışı gelişmelerle de daha yakından ilgilenmesi olduğunu belirtmiştik. Bunun bir diğer önemli örneği 88 yılı 1 Ağustos’unda çıkartılan, cezaevleri ve siyasi tutsaklar üzerinde yoğun baskı ve kişiliksizleştirme politikalarının ifadesi olarak tanımlanabilecek olan genelgeye karşı düzenlenen bir dizi protesto eylemidir. 89 yılında 1 Ağustos genelgesinin çıkartılışının yıl dönümünde de yine cezaevlerindeki eylemliliklere paralel olarak öğrenci gençlik de tavrını aldı.

Merkezileşmeye Doğru

Bu dönemin örgütsel düzeydeki temel tartışması, Öğrenci Derneklerinin ve platformun sağlıklılaştırılması ve Öğrenci Derneklerinin merkezileşmesi tartışmasıdır.

Merkezileşme tartışmaları öğrenci gençliğin gündemine asıl olarak 88’lerde girmeye başladı. Çeşitli tarihlerde yapılan Türkiye Platformlarında iller ve Türkiye düzeyinde bir merkezi yapıya ihtiyaç olduğu ve buna yönelik adımlar atılmasının gerekliliği tüm dernekler ve temsilcileri tarafından vurgulanmaya başlandı.

Bu konuda tartışmaların yoğunlaştığı iki nokta görülmektedir. Bunlardan birincisi merkezileşmenin zamanlaması, diğeri ise merkezi örgütlenmeye ilişkin perspektif ve bunun belirlediği merkezi örgütlenmenin biçimidir.

Başını Yeni Çözüm dergisinin taraftarlarının çektiği bir grup merkezi örgütün hemen hazırlanacak bir programla kurulması gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüşe göre öğrenci derneklerinin gelinen durumdaki örgütlenmesi böyle bir oluşum için yeterli zemini sunuyordu. Çünkü sorun öğrenci hareketinde önderlik sorunuydu ve bu sorun örgütsel düzeyde bir merkezileşmeyle çözülebilirdi. Bunun tersini savunmak da süreci kendiliğindenciliğe bırakmak anlamına geliyordu.

Bu görüşün karşısında ise merkezileşme sorununun salt bir örgütlenme sorunu olmadığı, asıl hedefin gençliğin merkezi demokratik kitlesel mücadele örgütünün yaratılması olduğu savunulmaktaydı. Öğrenci Derneklerinin gelinen durumdaki örgütlenme düzeyi, tanımlanan tarzda bir merkezileşme için yeterli olanakları sunmuyordu. Bir süre merkezileşme tartışmaları ve hedefi sürerken, birim derneklerinin asgari özelliklere (belirli bir üyelik formasyonu, belirlenen bir karar ve yürütme mekanizmasının bulunması) kavuşturulması için çalışılmalıydı.

Merkezi örgütlenmenin biçimine ilişkin tartışma ise asıl olarak merkezi öğrenci gençlik derneği – Öğrenci Dernekleri Federasyonu tartışmasıdır. Yine hemen merkezileşme sürecinin tamamlanmasını öngören gruplar tarafından savunulan görüş Merkezi Öğrenci Gençlik Derneği idi. Bu modele göre Merkezi Öğrenci Gençlik Derneği birim dernekler üzerinde değil, tek tek üyeler üzerinde yükselen bir yapı idi. MÖGD’ne öğrenci dernekleri değil, kişiler üye olacaktı. MÖGD birim dernekler üzerinde, birim derneklerle ilişki biçimi tanımsız, salt “önderlik” sorununu çözen bir yapı idi.

Öğrenci Dernekleri Federasyonu türünden bir model ise, birim derneklerin federatif birliğini öngörüyordu. Federatif birlikte eşitler düzeyinde bir ilişki vardır, federasyona dernekler üye olur ve federasyona üye olan yapıların örgütsel bütünlükleri korunur. Yani öğrenci dernekleri merkezi olarak federasyona bağlı olarak çalışır, ancak kendi örgüt yapıları (üyelik, karar ve yürütme mekanizmaları vb.) korunur. Sonuç olarak federatif ilişki hem birim derneklerin özerk gelişimlerini destekleyecek, hem de dernekleri merkezi çalışma içerisinde daha da fonksiyonel kılacaktır.

Bu iki tartışma ekseninde yaşanan merkezileşme süreci 90 yılının baharında Yeni Çözüm taraftarlarının önce İÖDP’den, daha sonra da tüm il platform ve derneklerinden ayrılarak İstanbul’da İYÖDER, Ankara’da AYÖDER vb. ve Türkiye çapında da TÖDEF’İ kurmasıyla yeni bir boyut kazandı. Çözümcülerin platformlardan ayrıldıkları dönem artık merkezileşme yolunda somut adımların atılmaya başlandığı dönemdi. Ancak derneklerde güç kaybetmeye başlamaları ve içinde bulundukları tahammülsüzlük, onları platformlardan ayrılmaya zorladı.

Çözümcülerin platformdan ayrılmaları elbette geride kalanlar açısından bir panik havası yarattı. Ancak çözümcülerin ayrılması dernek temsilciliği olarak kayda değer bir sayıyı platformdan kopartamamıştı. Ve platformu oluşturan dernekler içinde bulundukları süreci devam ettirerek Birlik Kurultayı Düzenleme Kurulu’nu oluşturarak yaz ayları boyunca da işlerliğini devam ettirdiler. Öğretim yılının sonunda da 31 Mayıs 90’da B.Ü.’de 2500 kişinin katıldığı büyük bir coşkuyla yaşanan Birlik Şenliğini gerçekleştirdiler. Bu çalışmaların coşkusu, 90 yılının son günlerinde kurulan İÖDF’nin habercisiydi.

Not : Bu dönemde Anadolu üniversiteleri de kendilerini göstermeye başladılar. Bu konuya önümüzdeki sayıda yer vereceğiz.
80’DEN BUGÜNE GENÇLİK MÜCADELESİ – IV –

1990 yazı öğrenci gençlik mücadelesi açısından tatil dönemi olmasına karşın önemli gelişmelere sahne oldu. Bunlardan birincisi 15 Ağustos 1990 günü Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında oluşan savaş atmosferinin üniversite gençliği üzerinde yarattığı görece politikleşme ortamına denk düşerek toplanan Türkiye Öğrenci Dernekleri Platformu idi. Eylül ayında İstanbul’da toplanan TÖDP hedeflenen kadar olmasa da tatmin edici bir temsil gücüne sahipti. TÖDP, dernekleşme ve merkezileşme süreçleri gibi genel sorunlara ilişkin çözüm önerilerini tartışırken, önemli bir gündem olarak da üniversitelerin açılmasıyla birlikte yaşanan savaş ortamında öğrenci gençliğin tavrının örgütlenmesini aldı. Bu konudaki tartışmaların sonucu TÖDP, illere birer öneri kararı olarak savaşa karşı bir paket program hazırladı. Bu paket programda yaşanan savaş ortamının gerçeklerinin en geniş demokratik öğrenci kitlesine açıklanması ve buna paralel olarak da haksız savaşlara karşı bir dizi eylemliliğin (sergiler, forumlar, savaşa karşı insan zinciri oluşturulması, sokak gösterileri vb) gerçekleştirilmesi yer alıyordu. Kuşkusuz tüm illerde aynı eylemliliklerin yaşama geçirilmesi illerin özgül koşullan gereği olanaklı değildi. Burada anlamlı olan, ortak bir çalışma perspektifinin eşgüdümlü ve eşzamanlı olarak hayata geçirilmesinin olanaklarının böylesi önemli bir dönemde elde edilebilmiş olmasıdır. Bu noktadan bakıldığında TÖDP’nin karar alma yetkisinin varlığı-yokluğu tartışmaları da anlamını yitirmekteydi.

Diğer önemli nokta ise, İstanbul öğrenci gençliğinin 31 Mayıs’ta Boğaziçi Üniversitesinde geniş bir katılım ve coşkuyla gerçekleştiren Birlik Şenliği’nin ardından merkezi-demokratik-kitlesel mücadele örgütünün yaratılmasına doğru görevler yüklediği Birlik Kurultayı Düzenleme Komitesi (BKDK)’nin çalışmalarına devam etmesiydi. BKDK yaz boyunca yaptığı görüşmelerde “Birlik Kurultayı’nın esaslarını, bu yolda derneklerde ve merkezi olarak atılması gereken adımları, bir takvime bağladı. BKDK tarafından belirlenen esaslar ve takvim şöyle özetlenebilir: Birlik Kurultayına, seçtiği delegeler aracılığıyla Öğrenci Demekleri katılacaktır. Delegeler oy kullanan öğrenci derneği üyesi sayısı üzerinden 10 üyeye 1 delege olmak üzere belirlenecektir. Delege seçimlerine politik grup ya da bağımsız olarak katılmak olanaklıdır. Delegelerce oluşturulacak Birlik Kurultayı 21 Kasım 1990 günü toplanacak ve BKDK, kurultay toplanıp kendisini tanımladığı anda fesholacaktır. Birlik Kurultayı, merkezi örgütlenmeyi her anlamda tanımlayan irade olacaktır.

25 öğrenci derneğinde, 1000’in üzerinde dernek üyesinin katılımıyla yapılan delege seçimleri ardından Birlik Kurultayı 21 Kasım 1990’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlendi. Delege seçimleri sırasında yaşanan bir dizi olumsuzluğun oturuma da yansımasıyla kurultay gerçekleştirilemedi ve 20 gün sonrasına ertelendi. Sonraki günlerde devam eden, 21 Kasım-18 Aralık 1990 tarihleri arasında düzenlenen beş oturumda 25 öğrenci derneğinden 109 delegenin katılımıyla İÖDF kuruldu.

İÖDF’nin kuruluş sürecini kısaca gözden geçirirsek: BKDK’nın hazırladığı kurultay içtüzüğünde kurultaya katılabilecek derneklerde bazı koşullar aranmış, böylelikle platform döneminde yaşanan bazı olumsuzluklar bir ölçüde engellenebilmiştir. Bu koşullar:

1-Belli bir tüzükle disiplinli çalışma yapılıyor olması.
2-En az 20 üyeye sahip olması.
3-Üyelerce demokratik bir tarzda seçilmiş karar ve yürütme organına sahip olması.
4-Demokratik ve düzenli bir işleyişin hakim olması.
Merkezi örgütlenmenin etkinliğinin temel koşulu, onu oluşturan öğrenci derneklerinin etkinliğidir. Eksiklikleri giderecek, görevleri yerine getirecek, hepsinden önemlisi mücadele edecek olan soyut bir federasyon değil, bu çatı altında örgütlenmiş demokratik öğrenci hareketinin bütünüdür.

Kurultayda yapılan tartışmalar ise özetle:

– Merkezi örgütlenmenin adının ne olacağı idi. Bir öneri İYÖGD (İstanbul Yüksek Öğrenim Gençlik Derneği) adı altında yasal bir dernek başvurusu yapılması, ancak federasyon işleyişinde çalışması. Diğer öneri ise İÖDF (İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu) adı altında kurulması ve federasyon olarak yasallık mücadelesi vermesi idi. Yapılan oylama sonucunda merkezi örgütlenmenin adı İÖDF, merkezi İstanbul olarak belirlendi.

– Federasyon tüzüğünün nitelik ve amaç maddeleri tartışıldı. IÖDF kurultayı temel amaç olarak, yüksek öğrenim gençliğinin akademik-demokratik hak ve özgürlüklerini korumayı, geliştirmeyi, emekçi halklar yararına bir üniversitenin kurulmasını benimsedi.

– Federasyon işleyişi konusunda; (Demeklerce seçilecek) iki genel kurul arasında en yetkili karar organı olarak ÖTK (Öğrenci Temsilcileri Konseyi), karar alma yetkisi de bulunan ancak asli görevi ÖTK kararlarını yaşama geçirmek olan Yürütme Organı olarak MYK (Merkez Yürütme Kurulu), denetleme organı olarak MDK’yı, özerk yan kuruluştan ve uzmanlık komitelerini belirledi.

İşleyiş konusunda asıl olarak tartışmaların düğümlendiği nokta, Devrimci Gençlik tüzük önerisindeki eylem disiplinine ilişkin madde üzerinde oldu. Bazı grupların bu maddenin propaganda ve ajitasyon özgürlüğünün kısıtlamayı hedef aldığını söyleyerek oylamadan çekilmesi üzerine bu madde “eylem disiplini MYK tarafından belirlenir” şeklinde tanımlanarak üzerinde anlaşıldı. MYK’nın seçim sistemi olarak nispi temsil kabul edilerek MYK seçimi sonrasında genel kurul sona erdi.

İÖDF’nin yaşama gözlerini açtığı dönem ülkemizde önemli gelişmelerin yaşanmakta olduğu bir dönemdi. Bir yanda Körfez Savaşı ve onun ülkemize yansımaları yaşanırken, diğer yanda şanlı Zonguldak yürüyüşü gerçekleşiyor, Türkiye işçi sınıfı büyük bir genel greve hazırlanıyordu. İşte böyle bir konjonktürde İÖDF, 3 Ocak’ta işçilerin genel grevini üniversitelerde genel boykotla selamlama kararı aldı. Bu kararı yaşama geçirirken bir yandan üniversitelerde Zonguldak işçilerine ve genel greve destek örgütlenirken, diğer yandan da işçi sınıfının meşru örgütlenmeleriyle birlik zeminlerini yaratmak için çaba gösteriliyordu. 3 Ocak’ta üniversitelerde büyük katılımlı bir boykot gerçekleştiriliyor, ardından da Çapa Tıp Fakültesi’ndeki forumdan sonra okul dışına 1500 kişilik bir yürüyüş yapılıyordu. Yürüyüş sonlandırılırken polis müdahalesi ile karşılaşılıyor, gözaltına alınan 35 öğrenciden 9’u tutuklanıyordu.

3 Ocak gösterisinin ulaştığı kitlesellik İÖDF’nin İstanbul öğrenci gençliğinin en geniş kitlesel mücadele örgütü olduğunu kanıtlıyordu. Aynı dönemde IÖDF haksız savaşa karşı etkinlikler örgütlüyor, var olan etkinliklere gücü ölçüsünde katılıyordu. 12 Ocak günü Pendik’te yapılan SHP mitingine “Emperyalist Savaşa Hayır” pankartı ile 300 kişilik bir kitleyi taşıyordu. 7 Mart günü gerçekleştirilen, 2000 den fazla öğrencinin katıldığı “Haksız Savaşlara Hayır” Şenliği üniversite gençliğinin savaşa karşı tavrını dile getiriyordu. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamaları, 16 Mart ve Halepçe katliamlarını protesto gösterileri, 21 Mart Newroz’da Kürt Halkı ile dayanışma etkinlikleri İÖDF çalışmaları arasında öncelikle sayılabilenlerdir.

Yeni öğretim yılının başlaması öncesinde Eylül ayında yapılan kayıt çalışmaları, dağıtılan İODF bültenleri merkezi olarak kampüslerde gerçekleştirilen açılış şenlikleri ile başlayan yeni öğretim yılında ülkemizin gündeminde önemli bir olgu vardı: Genel Seçimler. Seçimlerde İÖDF üniversitelerden dışarıya “bugünümüzü ve geleceğimizi istiyoruz” seslerini yükseltiyordu. 16 Ekim’de “bugünümüzü istiyoruz” adıyla yapılan İÖDF gecesi de 1500 kişilik bir katılımla gerçekleşti. O dönemde İÖDF geniş öğrenci kitlesini çalışmalara katabilmek amacıyla yaygın kampanyalar düzenleme kararı aldı. Üniversiteler A3 + 1 biçiminde bir formülasyonu içeren afişlerle donatıldı. YÖK’ün kuruluş yıldönümü olan 6 Kasım günü A3 + 1 in üç acil sorunun (polis işgali, paralı eğitim ve YÖK) çözümü + “yönetimde söz hakkı” istemlerini içerdiği açıklandı. Aynı dönemde Ankara’da da “Özgürlük İstiyoruz” kampanyası ilginç özellikler göstererek sürdürülüyordu.

Bu dönem artık Demokratik Öğrenci Hareketinde gerek ülkedeki gelişimlerin üniversiteye yansıması sonucu oluşan nesnel, gerekse de İÖDF ve dernekler sürecinde yaşanan öznel problemler zemininde daralmanın ve tıkanmanın kendisini hissettirmeye başladığı dönemdir. Böylesi bir dönemde İÖDF bir yılını tamamlamış ve Genel Kurulunu yapmayı önüne koymuştur.

23 Aralık 1991 tarihinde yapılan Genel Kurul 1. oturumunda MYK bir yıllık çalışma programını sundu, iradesini Genel kurula devrederek kendisini feshetti. Genel kurulun ortaya çıkardığı durum, öğrenci hareketinin daralmayı yaşadığı bir dönem açısından oldukça ilginçti. Bir yıl önce 108 delegenin katılımıyla toplanan kurultay, delege sayısını 150ye çıkarmıştı. Bu durum ilk bakışta pozitif bir gelişme olarak görünse de o dönemde İODF eylemliliklerine katılan kişi sayısının 100-120 dolayında olduğu düşünülürse, genel kurul delegelerinin yarısının federasyon eylemliliklerine dahi katılmadıkları ortaya çıkmaktadır.

Yaşanan bir yıllık federasyon sürecinde ortaya çıkan sorunları temel olarak iki noktada toplamak mümkündür:

Bunlardan birincisi üye dernek-federasyon ilişkisinin doğru kavranamaması sonucu federasyon kurulduktan sonra derneklerin üretkenliğinin büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Kurulan bu federatif ilişki ile dernekler ve federasyon birbirini güçlendiren kurumlar olacağına dernekler MYK kararlarını bekler duruma gelmiştir. Bu durum federasyonun içerisinde canlı işleyişin ve kitle inisiyatifinin en temel kurumu olan ÖTK’yı da giderek derneklerden bağımsız kararlar alan bir yapı konumuna getirmiştir.

Diğeri ise üye grup- federasyon ilişkisinde yaşanan sorunlardır. Bilindiği gibi kişiler federasyona üye olmalarından gelen haklarını grup oluşturarak da kullanabilirler. Ancak bu hak, İÖDF’nin temel amaçlan dışında ve temel işleyişini bozacak bir tarzda kullanılamaz. Yani federasyonun kendisinin kurduğu bu ilişkiye yine kendisinin müdahale etme hakkı vardır. Nitekim, bir yıllık federasyon pratiği bu doğrunun ayaklar altına alındığı örneklerle doludur.

Ayrıca özerk yan kuruluşlar ve uzmanlık komitelerinin birçoğunun işletilememesi, üniversiter yaşamı bir bütün olarak ve çok yönlü kavrayıp dönüştürebilmenin olanaklarını ortadan kaldırarak önemli bir eksiklik yarattı.

İÖDF’nin bir yıllık sürecinde yaşanan olumsuzluklar, Devrimci Gençlik dışındaki tüm grupların delege sayılarını önemli ölçüde arttırarak yarattıkları kurultay aritmetiğinde çözücü ya da etkisizleştirici bir tavır alınamadığından, kurultay oturumları süresince en düzeysiz boyutlarına vardı. Ve İÖDF kurultayı asli hiçbir gündemini tartışmadan toplanamaz hale getirildi. Sonuçta İstanbul Demokratik Öğrenci Hareketi asli araçlarından birisini, İÖDF’yi yitirerek öğretim yılının sonuna geldi. “Ne yazık ki Federasyonun bir yıllık sürecine egemen olan Devrimci Gençlik mantığı değildir. Tersi olduğu içindir ki Federasyon bu derece yıpranmıştır. Bu yıpratıcı mantığın federasyona zarar vermesini engelleyici mekanizmaları yaratamadığımız, federasyonun kuruluş mantığının yaşama geçirilmesinde yeterince zorlayıcı olamadığımız için tarihe ve demokratik öğrenci kitlesine karşı özeleştiri veriyoruz. Bu özeleştiri yaşamda karşılığını devrimci gençliğin pratiğinde bulacaktır. Devrimci Gençlik, Demokratik Öğrenci Hareketini zaafa uğratacak, on zarar verecek her türlü davranış ve etkiye karşı kitle ile birlikte en net biçimlerde ön safta müdahale edecektir. Bu, üzerinde yükseldiğimiz devrimci geleneğimiz dolayısıyla da halklarımızın özgürlük mücadelesine ve tarihe karşı sorumluluğumuzdur.” (DG Sayı 11)

Üniversitelerde ve buna koşut olarak öğrenci hareketinde yeni bir dönemin başladığı bir önceki döneme ait tarzın ciddi bir darlaşma ve çarpık bir politikleşme yarattığı bu dönemde dağılan İÖDF gerisinde birbiriyle ilişkisiz yerel çalışmalar bazı yerlerde dernekler bıraktı. Bu ara dönem, asıl olarak yerel kişilerde, gerekse de çalışmalara bütününde bir önceki dönemin tarzını artık günü karşılamayan uzantıları ile yeni dönemin ihtiyaçları arasından zaman zaman boy verip kaçan yeni dönemin tarzı arasındaki çatışma ile karakterizedir. Dernekler yerine siyasetler platformu gibi farklı zeminleri ikame etmeye çalışmakla, SBF (Siyasal Bilgiler) ve İstanbul Hukukta yaşanan amfi komitesi çalışmaları, İTÜ Mimarlıktaki STK (Sınıf Temsilcileri Konseyi) çalışması gibi kitle inisiyatifinin doğrudan demokrasi ile örgütlenebildiği çalışmalar aynı dönem içerisinde yaşanabilmekteydi.

Bu özgün dönem hiç kuşku yok ki ağır aksak da olsa dünyanın ve üniversitelerin ihtiyaç duyduğu tarzı ve tarzın örgütlediği demokratik öğrenci hareketini yaratacaktır.

Devrimci-demokrat öğrenciler açısından bu özgün dönemin görevi, yapay zorlamalar noktasına düşmeksizin doğru perspektifler ve araçlarla süreci kendiliğindencilikten kurtarmaktır.

80’DEN BUGÜNE GENÇLİK VE MÜCADELESİ – V –

80’den bugüne GENÇLİK MÜCADELESİ” adı altında dört sayıdır sürdürdüğümüz değerlendirme yazılarımıza, bu sayımızla son veriyoruz. 80 sonrasında gelişen gençlik mücadelesinin birikimini elimizden geldiğince “nesnel olmaya çalışarak” derlemeye çalıştık. Her ne kadar dergimizin belki de en az okunan sayfaları olmasına karşın bu çalışmanın özellikle yeni arkadaşlarımız için oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz. 1992 yılının Ekim ayında bu yazı dizisine aynen şu cümlelerle başlamıştık: “Demokratik Öğrenci Hareketi yeni bir dönemin eşiğinde bulunuyor. Ancak bu, basit anlamda öğrenci hareketine özgü bir değişimle sınırlı olmayan bir içeriğe sahip. Sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermesi yalnızca sosyalist ülkelere özgü sonuçlar doğurmakla kalmadı. Dünyanın bütününde büyük boyutlu değişikliklere neden oldu Demokratik Öğrenci Hareketi’nin ve Devrimci Gençlik mücadelesinin tüm bu yaşananların dışında kalarak, etkilenmemesi olanaksızdır. İnişli çıkışlı bir süreç içinde zaman zaman ciddi kriz dönemleriyle karşı karşıya kalan Demokratik Öğrenci Hareketi belki bu gelişmelerden en fazla etkilenecek kategoriyi oluşturmaktadır.”

Bugün geriye dönüp baktığımızda bu tanımlamalarımızda ne kadar haklı olduğumuz görülmektedir. Yine aynı yazıda; “Artık, gençlik mücadelesini içinde bulunduğumuz noktaya getiren politik-ideolojik yönelimler, politika yapma yöntemleri, alışkanlıklar, davranış-eylem biçimleri ile sınırlı bir çerçevede ısrar etmek, politik olarak intihar etmek anlamına gelebilecektir.

Elbette ki buradan, geçmişi tüm yönleriyle olumsuzlama anlamı çıkarılmamalıdır. Bu gelişmeler, gençlik mücadelesi açısından içinde bulunulan koşulları açıklayabilecek yeni kavramların üretilmesini, yeni politika yapma tarzlarının geliştirilmesini kaçınılmaz bir zorunluluk haline getirmiştir” denmektedir. Fakat eski ile yeni arasında ki uyumu kurmakta “henüz” yeterince başarılı olamadık.

Sözünü ettiğimiz dönemi hazırlayan nesnel koşulların başında, 12 Eylül darbesinin neden olduğu toplumsal yaşam gelmektedir. Uygulanan aşırı başlanın ilk dalgasının atlatılmasıyla birlikte 12 Eylül uygulamalarına (gasp edilen ekonomik ve demokratik haklar) karşı ilk tepkilerin üniversite gençliğinden gelmesi raslantı değildir. Böylesi bir durumun temelinde, üniversite gençliğini diğer toplumsal kesimlerden ayıran özelliklerden biri bulunmakta; gençliğin toplumsal yaşantıyla yada toplumsal çelişkilerle kurduğu ilişki, maddi (somut) bir ilişkiden çok düşünsel (ideolojik) bir ilişkidir. Yani gençliğin mücadelesini belirleyen özellik, üretim araçları karşısındaki konum alışından çok düşünceler karşısındaki konum alışıdır. Buna gençliğin tepki gösterme özelliğini eklemek gerek. Bu özellik, 84’lerden itibaren biriktirmeye başlayan üniversite gençliğinin, 14 Nisan 1987’de gasp edilen demokratik haklarını geri almak için yürüyüş kolu oluşturmasını sağlamıştır. Dikkat edilecek olursa, o dönemin en belirleyici yönü demokratik haklar uğruna verilen mücadeledir.

12 Eylül öncesini sıcak bir biçimde yaşamasa bile 87 gençliği hala eski dönemin ideolojik ve kültürel etkilenimi altındadır. Zaten bu etkilenim de kendisini “geçmişe özlem” şeklinde tanımlanabilecek eylemlilikleriyle mücadelesine fazlasıyla yansımıştır. O dönemin oluşmasına yardım eden öznel nedenlerin başında, gençlik mücadelesinin 87’lere kadar önemli bir nicel birikime sahip olmasını sağlamış olan TKP çizgisinin verdiği mücadele gelmektedir. Bu çizginin savunucuları bugünden bakıldığında oldukça geri düzeyde olan ama o günkü koşullar içinde (özellikle 83’lerde) düzenli bir yayın faaliyetini ve tutarlı bir düşünsel gelişimi gerçekleştirmişlerdir. Ancak 87’de başlayan süreç onların tercihlerini ve duruş noktalarını çok kesin bir şekilde aşmıştır.

Bir diğer önemli faktör; 80 öncesini yaşamış, radikal sol düşüncelerin taraftarlığını yapmış azımsanmayacak bir sayıdaki insan topluluğunun taşımış olduğu birikim ve yön göstericiliktir (İlk öğrenci derneği kurma girişimi içinde 80’de dağa çıkmış bir “öğrenci” tarafından bulunmaktadır). Belirtmekte yarar var, bu unsurların içinde zararları da azımsanmayacak düzeyde olanlar da mevcut, elbette.

Yukarıdaki saydığımız özellikleri ile başlayan 80 sonrası gençlik mücadelesi, her şeye rağmen, kendi gerçek süreçlerini yaratarak ve bu gerçek süreçler içinde örgütlenerek ilerlemesini sürdürdü. Zaman zaman eskiye öykündü, zaman zaman ütopyaların peşinden koştu ama genel bir değerlendirmeyle, gençlik mücadelesi, dönemine özgü koşulların gerektirdiği görevleri yerine getirdi. Ancak “yenilmekten” kurtulamadı.

Yenilginin arkasında yatan en önemli neden ideolojik inandırıcılığın ortadan kalkmasıdır. Sol düşüncenin dünya çapında yediği ağır darbe, en yakıcı olarak gençlik alanında kendisini hissettirdi. Kuşkusuz bu durumun gerekçesi yukarıda da sözünü ettiğimiz, gençliği diğer toplumsal kesimlerden ayıran özelliğidir; toplumsal sorunlar karşısında ideolojik tercihlerden kaynaklanan tavır alışı. Gençlik bağımsızlık, vatanseverlik, özgürlük, sosyalizm gibi kavramların içinin boşalması ve bu kavramların somut uygulanım alanı olarak gösterilen örneklerin başarısızlığı sonucu amaçsız ve idealsiz bir ortama sürüklenmiştir. Ortaya çıkan boşluk burjuva ideolojileriyle doldurulmaya çalışılsa da bugünde görülebildiği gibi mutlak bir başarı sağlanamamıştır. Kısa vadeli çıkarlar uzun vadeli başarılara tercih edilmiştir. Gençlik mücadelesinin içinde bulunan siyasal yapıların belki de en büyük hatası yada başarısızlığı geniş kitlelerin sahipleneceği bir kavramsal çerçevenin oluşturulamamasıdır.

Gençlik mücadelesi içindeki siyasal yapılar, mücadelenin başlangıç yıllan bir kenara bırakılırsa üniversite içindeki mücadeleyi sürekli olarak üniversite dışında sürdürülen mücadeleye tabi bir tarzda ele aldılar. Siyasal ve örgütsel bağlılık; bağımlılık ve dışarının ihtiyaçlarının giderilmesi olarak algılandı. Üniversite mücadelesinin gereksinimlerinin samimi bir tarzda çözülmeye çalışıldığından söz etmek oldukça zor. Burada Devrimci Gençlik’in önemli bir farkından söz etmek gerekli. Üniversitenin kendi politikasını ve kavramlarını oluşturmasında, Devrimci Gençlik’in (diğer grupların aksine) önderlik ettiği söylenebilir. (Üniversiteler bizimdir, özerk-demokratik üniversite, amfi komiteleri vb.) Kuşkusuz burada diğer arkadaşlar, “sizin dışarıda örgütünüz yoktu zaten” diyeceklerdir ancak bu tarz esas itibariyle mücadele anlayışlarındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Kısacası; 87-91 dönemindeki belirleyici en büyük hata ya da yapılması sürekli eksik bırakılan olgu, verilen mücadelenin ideolojik arka planının oluşturulmasındaki eksikliğidir. Bu eksikliğin giderilmesi ise siyasal öznenin (öncünün) sorumluluğundadır. Ancak gençlik mücadelesi içindeki siyasal özneler, bu sorumluluğu yerine getirebilme noktasında gerekli çabayı göstermediler.

Gençlik mücadelesini etkileyen bir diğer önemli faktör, diğer toplumsal kesimlerin yürüttüğü muhalefet çabasının çok cılız oluşudur. Üniversitedeki mücadele çok kısa bir sürede önemli mesafeler kat etmesine rağmen diğer toplumsal kesimlerin mücadeleleriyle buluşamamıştır (Onlar randevuya zamanında gelmediler). Öyle ki gençlik mücadelesi en kötü dönemini yaşadığı anda bile sadece işçilerin eylemine destek vermek için 1500-2000 kişilik bir yürüyüş kolu oluşturmasına rağmen kendisiyle beraber yürüyecek bir tek işçi bulamamıştır (3 Ocak 1991).

Tekrar gençlik mücadelesinin kendi iç süreçlerinde yaşadığı zaaflara dönersek; kuşkusuz bunların en önemli yere sahip olan sol grupların tutumlarıdır. Sol gruplar yani devrimci özneler kendi iç süreçlerindeki ilişkilerde diğer sol gruplarla olan ilişkilerinde ve kitleyle ya da mücadeleyle kurduktan ilişkide kendisini sürekli tekrarlayan bir biçimde hatalar zincirini oluşturmuşlardır. Bu hataların önemli bir kısmının grupların kendisine bağlı olmayan gerekçeleri bulunmasına rağmen esas itibariyle grupların örgütlenme ve mücadele anlayışlarının yanlışlığından kaynaklandığını belirtmek gerek.

İlk olarak, hemen hemen her siyasal grup kendi iç süreçlerinde kadroların kişisel ihtiyaçlarının nesnel politik ihtiyaçlar şeklinde gösterildiği durumları yaşadı. Politika yapma, kişisel gereksinimlerin giderilmesinde bir araç işlevi gördü çoğu zaman. Kişilik sorunlarından kaynaklanan sorunlar örgütlenmeye bire bir yansıdı. Çok yönlü seçicilik kıstasları aranmadı. Ayrıca siyasal grupların kendi iç eğitim süreçlerine yeterli önem vermeyişi ve döneme uygun donanımlara sahip olmamak için direndiklerine şahit olundu çoğu zaman. (Kadın hareketinin öncülüğünü erkekler yapmaya kalktı, kaplumbağaların öldürülmesine “ilk önce insanları kurtarmak lazım” denilerek seyirci kalındı). Kısacası, “kadroların” kapasitesi ve donanımı sözü edilen dönemin başat sorunlarındandır.

İkinci olarak, sol gruplar arasındaki ilişki zaman zaman mücadele açısından olumlu kazanımlar olan tartışmalara ve birlikteliklere zemin teşkil ederken çoğu zaman da mücadele için hiçbir yarar taşımayan üstelik engel bile olabilen tarzlara büründü.

Burada yaşanan en büyük hata ise grup çıkarlarının “her zaman” en ön planda tutulması anlayışıdır (Bunun çoğu zaman genel mücadeleye zarar vereceği bilinmesine rağmen). Tam da burada birilerinin çıkıp “benim grubumun çıkarları, mücadelenin çıkarlarıdır” deme özgürlüğüne ve ahmaklık yapma hakkına sahiptir. Gruplar arası yapılan ideolojik ya da politik tartışmalar da bu bakış açısıyla yapıldığından ilerletici olmaktan çok köreltici bir işleve sahip oldu. Üstelik bu durumdan kaçmaya çalışan her grup (Devrimci Gençlik bu noktada belirleyici bir yere sahiptir) bu bataklığa çekilmeye çalışıldı (Dikkat edilirse Devrimci Gençlik dergilerinde diğer siyasal gruplarla, politik önermelerin tartışılmasının dışında bir çekişme ve polemik bulmak mümkün değildir). Bu çekişme süreçleri sol gruplar arasında zaman zaman fiili çatışmalara kadar tırmandı/tırmandırıldı. Gençlik mücadelesinin hiçbir şey kazanmadığı çatışmalardı elbette bunlar.

Üçüncü olarak, siyasal “öznelerin” kitleyle kurdukları ilişki hiçbir zaman eşit, özgür ve devrimci olmamıştır. Kendinden menkul öncülük anlayışı en yalın haliyle bu ilişki biçiminde görülmektedir. “Her şeyi kitleden daha iyi gören ve bilen, yılmaz-yıkılmaz çelik disiplin”, kitleden ufak da olsa bir şeyler öğrenmeye çalışmak bir yana kitle onu bulup bir şeyler sormasın diye “yeraltına” saklanmıştır. Kitlenin politik ve örgütsel denetimine açık, yeniye ve gelişmeye yönelen bir örgüt anlayışına ulaşılamamıştır. Kitlenin gereksinimlerine yanıt verememek, onunla bütünleşememeyi ve ondan uzaklaşmayı getirmiş, bir süre sonra ise siyasal örgütler sadece kendisi için örgüt olan bir görüntüye bürünmüştür. Bu durum kısmen Devrimci Gençlik için de geçerlidir, üstelik bu konuda net bir ilkeye sahip olmasına rağmen. “En geniş kitle çalışması içinde, en dar kadro çalışması” ilkesi, zaman zaman “en geniş kitle içinde, en dar kadro çalışması” olarak algılanmıştır.

Sonuç Olarak:

80 sonrası gelişen toplumsal muhalefet hareketlerinin genel olarak güçsüzlüğüne ve cılızlığına rağmen gençlik mücadelesi bu olumsuz koşullar içinde en hareketli ve en dinamik kesimi oluşturmuştur. Ancak büyük oranda kendisine bağlı olmayan koşulların (nesnel süreçler) sonucu olarak yenilmiş ya da başka bir ifade ile bir dönemini bitirmiştir.

Kuşkusuz bu duruma gelinmesinde gençlik mücadelesi içindeki öznelerin tutum alışları azımsanmayacak yere sahiptir.

Tüm bunlara rağmen çok kısa bir zaman dilimi içinde gerçekleştirilen mücadele, oldukça önemli sayılabilecek kazanım ve birikimlerle doludur. Bugün, bu kazanımları görmezden gelen ya da bunları sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutmayan öznelerin, yaratılacak olan yeni bir üniversite gençlik mücadelesi süreçlerinde benzer yanlışları yapmalarına yol açacaktır. Bundan da önemlisi, önümüzdeki dönemin somut mücadele yönlerinin ve yöntemlerinin ortaya çıkartılmasında çok önemli bir yere sahip olan tarihsel bilincin kazanılması için geçmiş mücadelenin tüm yönleri ile değerlendirilmesi ve bugüne ilişkin sonuçlar çıkarılması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

12 MART SONRASI GENÇLİK HAREKETİ

(Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi)
12 Mart Muhtırası ile başlayan olağanüstü dönemin baskı uygulamalarının başlıca hedeflerinden birisi de üniversite gençliğiydi. Önce efsanesi bütün toplum katlarına yayılmış bulunan Dev-Genç kapatıldı ve yöneticileri hakkında dava açıldı, sonra hemen hemen bütün üniversitelerde polis karakolları kuruldu; yüzlerce Dev-Genç’li tutuklandı. Böylece 1971-72’lerde üniversiteler, devrimci gençler için önderlerinin art arda gelen ölüm haberlerinin yarattığı ağır hava içindeki kasvetli yalnızlıklarının sürdüğü ortamlara dönüştü. Ancak, bir kolektif örgütlenme mirası olarak Dev-Genç’in ruhu, rejimin baskısına tepki duyan öğrenci kitlesi arasında 12 Mart’ın baskı günlerinde de yaşar kaldı. Merkezî örgütlenme kapatılmış, ancak geleneğin kökü kazınamamıştı. Yüksek öğrenim kurumlarında, 12 Mart öncesinde olduğu gibi devrimci gençlerle faşistler arasındaki saflaşma bu dönemde açık çatışma karakterini yitirmekle birlikte örtük de olsa varlığını sürdürüyor, hatta zaman zaman öğrenci temsilcilikleri seçimlerinde anlık çatışmalara da dönüşebiliyordu. Muhtıra arifesinde, sosyalist kamptaki siyasal bölünmeler sonraki sıkıyönetim döneminde de varlıklarını sürdürdüler. 60’ların sonları ile 70’lerin başlarında gençlik hareketinin karakteristikleri itibariyle bir süreklilik gösterdiği söylenebilir. Bu dönemde yeni kurulan İYÖKD, ADYÖD gibi öğrenci gençlik örgütleri, Dev-Genç’in yalnızca mücadele mirasını devralmakla kalmıyor, aynı zamanda onun devrimci eğilimlerin çeşitliliğinden oluşan katılımcı karakterini de yeniden üretiyorlardı.

Askerî müdahalenin hükmünü icra ettiği yıllarda gençlik, kendi sorunlarını tartışmak ve çözümler üretmekten çok, baskı altındaki bir cemaatin dayanışma ruhu içinde yaşıyordu.

Ancak bu hava uzun sürmedi. Yeni dönemin kendine özgü özellikleri 1973 içinde kendisini göstermeye başladı. Devrimci kamptaki ilk bölünme, 12 Mart muhtırasından sonraki silahlı eylemler karşısında takınılacak tavır konusunda ortaya çıktı. Bu dönemde THKP-C önderliği içindeki ayrışmaya da bağlı olarak yükselen “Kıvılcımlı” sempatisine karşı yüksek öğrenim gençliği içinde THKP-C, THKO ve TİKKO sempatizanları ortak bir eleştirel cephe oluşturdular.

Aslında yükselen bu “Kıvılcımlıcılık” dalgası, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın eserinin ve siyasal çizgisinin tutarlı bir incelenmesinden çok; Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın çizgisinin izlenmesi halinde 12 Mart terörü karşısında silahlı eylemin uğradığı yenilgiye uğranılmış olmayacağına ilişkin olarak Yusuf Küpeli ve Münir Aktolga’nın ileri sürdükleri varsayımların yaşanan bozgun ve hayal kırıklıklarının devamı olarak benimsenmesinden kaynaklanıyordu. Yukarıda yaşanan bu ayrışma anında, üniversitelerde devrimci gençlik içindeki cemaat dayanışması havası yerini söz konusu bölünmenin gölgesi altında süren gençlik örgütlenmesi tartışmalarına bıraktı.
İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Derneğinin (İYÖKD) Kuruluşu

12 Mart sonrasında kurulan ilk devrimci gençlik örgütü İYÖKD idi. 1973’te İstanbul üniversitelerinde okuyan devrimci öğrenciler, merkezi bir örgütlenme ihtiyacı içinde farklı yüksek okullardaki devrimci çevreler arasında bir tartışma süreci başlattılar. 12 Mart öncesi gençlik hareketinde yer almış öğrenciler 12 Mart koşullarının henüz bütünüyle ortadan kalkmadığını, legal bir örgütlenme olanağının bulunmadığını savunurken; eski örgütlenmelerden arta kalan unsurlar da yasal örgütlenmenin devrimcileri “deşifre edeceği” gerekçesiyle bu çabayı soğuk karşılıyorlardı. Daha çok 12 Mart sonrası devrimci mücadeleye katılmış devrimci öğrencilerce Kasım 1973’te kurulan bu derneğin ilk yönetimi gençlik içinde ortaya çıkmış olan sosyalist perspektif farklılıklarının hemen hepsini içinde barındıracak biçimde oluştu. Bu bileşim, geçiş sürecinin tipik bir özelliğiydi. Dernek dışında kalan tek grup Devrimci Gençlik Birliği (DGB) içinde örgütlenmiş TİİKP yanlılarıydı. Bu grup herkesi birleştirici “anti-faşist, anti-emperyalist” olmak ilkesini yurtseverlik ölçüsü olamayacağından reddediyor, gençlik örgütünün temel mücadele hedefleri arasında sosyal emperyalizmin de olması gerektiğini ileri sürüyorlardı. İYÖKD genel başkanı Alişan Özdemir 18 Kasım 1974’te yayın hayatına başlayan İleri dergisinde yayınlanan yazısında derneğin ilkelerini şöyle sıralıyordu: Anti-faşist, anti-emperyalist olmak, gençliğin acil talepleri uğruna mücadele etmek, anti-reformist olmak, halkların kendi kaderlerini tayin hakkım savunmak, anti-militarist ve anti-şovenist olmak, demokratik merkeziyetçiliği savunmak, geçmişin mirasına sahip çıkmak, emekçi, öğrenci ve çeşitli milliyetlerden gençliğin tek bir örgütte toplanmasını savunmak, halktan soyutlanmamak, dünya gençliği ile dayanışma, örgütsel bağımsızlığı titizlikle korumak, devrimci görüşün gençlik üzerinde egemen olması için çalışmak.

İlk İYÖKD yönetimi I. Olağan Kongre’ye gidilirken İstanbul’un hemen hemen bütün üniversite ve yüksek okullarında çok sayıda öğrenciyi örgütlemeyi başardı. Devrimci gençlik içindeki bütün siyasal eğilimlerin dernek çatısı altında toparlanabilmiş olması ve siyasal içerikli çabalarla akademik faaliyetlerin dengeli biçimde birleştirilebilmesi, derneğin kısa sürede kitleselleşebilmesini sağlayan en temel faktör olduysa da, bu ancak I. Olağan Kongre’ye kadar sürdü. Devrimci gençliğin ezici bir çoğunluğunun tek bir merkezî dernek altında toparlanabilmesinde FKF ve Dev-Genç’ten kalan kadroların yönlendiriciliği önemli bir rol oynadı.

1973 sonu ve 1974 başının en yakıcı sorunu Türkiye’nin siyasal gündeminde önemli bir yer tutan af meselesiydi. İYÖKD’ün en çarpıcı kampanyalarından birisi de bu konuda gerçekleştirildi. İYÖKD’ün örgütlediği af kampanyası sırasında İstanbul afişler ve pullarla donatıldı, af lehine yaygın bir kamuoyu çalışması yapıldı. Derneğin siyasal içerikli bir diğer kampanyası “NATO’ya Hayır” sloganıyla başlatıldı. Bu kampanyalarla iç içe sürdürülen “özerk üniversite” kampanyası da üniversite ve yüksek okullarda geniş bir öğrenci kesiminin İYÖKD faaliyetlerine katılmasını sağladı.

Bu dönemde gençlik örgütlenmesine ilişkin tartışmaların başlıca konusu, her okulda birim örgütlenmesinin mi, yoksa birimlerde İYÖKD’ün merkezi örgütlenmesinin mi esas alınması gerektiğiydi. Dernek yönetimi birim derneklerinin kurulmasına karşı çıkıyor, merkezî derneğin güçlendirilmesini savunuyordu. Bu pozisyonuyla tabandaki eğilime ters düşen İYÖKD yönetiminin politikası, öğrencilerin inisiyatifiyle art arda birim derneklerinin kurulmasıyla boşa çıkmış oldu. Ancak bütün bu tartışmalar sonraki yıllarda bütünüyle yitirilen bir yumuşaklık içinde sürdü. İYÖKD yönetiminin zorlayıcı olmaması ve tabandan gelen eğilim ve gelişmelere esnek yaklaşımı birim derneklerinin etki ve faaliyetlerinin giderek artmasını sağladı. Bu dönem gençlik hareketinin sonuç olarak 12 Mart rejiminin terörüyle yitirdiği güveni yeniden kazanmada önemli bir ilerleme sağladığı söylenebilir.
I. Olağan Kongre ve Bölünme

Kongre hazırlıklarında tabandan yukarıya doğru seçimlerin örgütlenememiş olmasına rağmen 1974 baharında gerçekleşen I. Kongre’de devrimci gençlik siyasal bir eksende saflaştı: Bir tarafta 12 Mart sonrası yürütülen silahlı eylemleri meşru ve doğru bulanlar yani THKP-C, THKO, TİKKO ve Mihri Belli yanlıları, diğer yanda bu tavra karşı çıkan “Kıvılcımcı” dalgasının ideolojik etkisi altındaki TSİP ve henüz kimliklerini açıkça ortaya koymayan TKP yanlıları.

Kongreye katılan delegelerin bu saflaşmada takındıkları tavrın bilinmediği, büyük çoğunluğun tartışmalar içinde tercihlerini yapmaya yatkın olduğu bir ortamda TSİP yanlısı bir konuşmacının Dev-Genç hakkında delegelere hoş gelmeyen ağır eleştiriler yöneltmesi ve militan mücadeleyi küçümseyici sözleri, delegelerin çoğunluğunun “radikal” eğilimlerin temsilcilerine yaklaşmasına yol açtı. Kongre sonucunda İstanbul’daki üniversite ve yüksek okullarda gerek eylem üstünlüğüne gerekse de öğrencilerin çoğunluğunun desteğine sahip olan liste seçimleri kazandı. Yeni yönetim bir Mihri Belli sempatizanı, bir THKO sempatizanı ve beş THKP-C sempatizanından oluştu. Bu kongreden sonra TSİP taraftarları Genç Sosyalistler Birliği (GSB), TİKKO taraftarları ise Devrimci Gençlik Derneği’nde faaliyet göstermek üzere İYÖKD’den ayrıldılar. Ancak öğrenci gençlik içinde hâlâ canlı olan birlik ve baskıcı bir dönemden yeni çıkılmasının doğurduğu dayanışma ve mücadele eğilimi, öğrenci gençliğin yeni derneklere doğru akışını engellediyse de, özellikle GSB hatırı sayılır ölçüde bir öğrenci grubunu peşinden sürükleyebilmişti.
Kıbrıs Müdahalesi ve İYÖKD

Kongreden sonra derneğin yeni yönetiminin karşı karşıya kaldığı ilk çetin sorun Türk Ordusu’nun Kıbrıs’a çıkartma yapması karşısında takınılacak tavır konusunda ortaya çıktı. 1974 yazında CHP-MSP koalisyon hükümetinin Kıbrıs’a yaptığı çıkartma 12 Mart’ın uygulamalarına tepki olarak sola yönelen kitlelerden destek bulduğu gibi, solun “tek” temsilcisi olarak gözüken Bülent Ecevit’in kendisinden önceki sağcı hükümetlerinkini bile geride bırakan milliyetçi söylemi, devrimci akımların önemli bir bölümü tarafından da sempatiyle karşılandı.

Sol aydınların büyük çoğunluğu,Türk Ordusu’nun müdahalesinin Yunanistan ve Kıbrıs’ta faşizmin sonunu getirdiğini dile getirdiler.

Radikal devrimci grupların ortak paydası ise şovenist histeriyle donanmış böylesi geniş bir cepheye karşı çıkartmayı “işgal” olarak tanımlamak, bu işgale karşı çıkmak, toplumun geniş bir kesiminin 12 Mart’ın yaralarını sarmayı güncel bir hedef olarak önüne koyduğu için “umut” olarak gördüğü Bülent Ecevit’i açıkça karşıya almaktı. Ecevit’in desteklenmesini ve hükümetin sağlayacağı kolaylıklarla örgütlenmelerini daha da sağlamlaştırmayı hedefleyen TKP ve TSİP yanlıları askerî müdahaleye karşı çıkmayı reddettiler. İYÖKD yönetimi içinde bu konuda takınılacak tavra ilişkin bir görüş birliğine varılamadı. Yönetimde bulunan ve Mihri Belli sempatizanı üyeler, Barış Müdahalesi’ni işgal olarak nitelendiren diğer üyeleri “Türk düşmanı” olmakla suçluyordu. Ancak dernek yönetimi çoğunluk kararıyla, müdahaleyi işgal olarak tanımlayan ve Türk Ordusu’nun derhal Kıbrıs’tan çekilmesini talep eden bir bildiri yayınlayarak genel şovenist havanın içinde istisnai bir pozisyon takındı. İYÖKD bildirisinde çözümün Kıbrıs’ın bağımsızlığını kazanmasında yattığı ileri sürülürken, örgütlenme ve mücadele geleneğini sürdürdüğünü iddia ettiği Dev-Genç’in bu konudaki tavrını da devralmış oluyordu.

İYÖKD yönetimi kısa bir müddet sonra Kıbrıs’a müdahaleyi protesto amacıyla bir miting düzenleme kararı aldı ve mitingin örgütlenmesi hazırlıklarına girişti. Miting öncesi İstanbul sokakları “Bağımsız Kıbrıs Mitingine Katıl!” afişleriyle donandı. Miting izni alındıktan hemen sonra Tertip Komitesi üyeleri üzerine yoğun bir baskı uygulandı.
İYÖKD’ün Özel Okulların Devletleştirilmesi Kampanyası

Özel okulların devletleştirilmesi sorunu 12 Mart öncesinde de Dev-Genç’in akademik mücadele programının başlıca konularından birini oluşturuyordu. Aynı sorun 12 Mart sonrasına da taşındı. Bu konudaki ilk inisiyatif özel okullardaki birim derneklerinden geldi. İYÖKD’ün genel organizatörlüğünün yanı sıra, esas yükü birim dernekleri taşıdı. Bir aydan fazla süren boykotlar İstanbul’daki bütün özel okulları kapsadı. Devletin doğrudan desteğindeki MHP yanlısı faşistlerin saldırılarının artması tam da bu döneme rastladı. Okulları ve öğrenci yurtlarını işgal ederek devrimci öğrencileri baskı ve terörle yıldırarak ideolojilerinin egemenliği altına almak isteyen faşistlerin giderek artan faaliyetleri karşısında, bir yandan süren boykotları başarıya ulaştırmak, diğer yandan da boykotları kırma çabasındaki faşist saldırılan engellemek amacındaki İYÖKD, birim derneklerini de harekete geçirerek öğrenci kitlesiyle bağlarını güçlendirdi ve öğrencilere yönelik propagandası sayesinde çok sayıda yeni militan kazandı.

Bütün özel okullarda günde birkaç kez bildiri dağıtıldı ve gezgin koruma ekipleri oluşturularak okullarda güvenlik sağlanmaya çalışıldı. Geniş bir kamuoyu çalışması yapılmasının ardından, özel okullardan seçilmiş temsilciler Ankara’ya giderek Bakanlığa özel yüksek okulların öğrencilerinin taleplerini iletti.

Bu dönemin bir başka önemli olayı 6 Temmuz 1973’teki Üniversiteye Giriş Sınavları’nda sınav sorularının çalındığı ve satıldığı ihbarıyla yaşandı. Soruları çalan Bayraktaroğlu adlı kişi 31 Temmuz 1973’te Tirebolu’da yakalanınca sınavın iptal edilmesi ve yenilenmesi kararlaştırıldıysa da özellikle taşra kentlerindeki gençler arasında büyük bir hoşnutsuzluk doğdu ve İYÖKD bir bildiri yayınlayarak bu olayı protesto etti.

Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği’nden Ankara Yüksek Öğretim Derneği’ne

12 Mart sonrası Ankara’da kurulan ilk gençlik örgütü Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) oldu. TSİP yanlısı gençlerin oluşturduğu bu örgüte Ankara’daki değişik siyasal eğilimlerdeki gençler katıldılar. Kuruluş sonrasının en önemli faaliyetleri demek merkezinde düzenlenen tartışma toplantıları oldu. 12 Mart döneminde silahlı mücadele yürüten örgüt sempatizanlarının ortak muhalefeti sonunda Ankara’daki bütün yüksek okullarda forumlar düzenlenerek dernek yönetiminin genişletilmesine karar verildi. Bu forumlarda seçilen delegelerin oluşturduğu bir üst forumda da dernek yönetimine girecek yeni üyeler saptandı.

Yeni oluşturulan yönetim, değişik sosyalist eğilimlere mensup öğrencileri kapsıyordu. Kasım 1974’te Kissinger’in Türkiye’yi “ziyareti”ni protesto etmek amacıyla dernek yönetimi Ankara’daki yüksek okullarda bir günlük boykot kararı almasına rağmen TSİP yanlıları boykotun öncülüğünü üzerlerine almak amacıyla boykotun yapılacağı gün erken saatlerde okulların önünde toplanarak boykot ilan ettiler. Bu eylem, farklı eğilimlerin birlikte davranma geleneğinin sonu anlamına geldi ve dernek içinde, öğrenci hareketinin gelecekteki çok başlılığının nüvelerini ortaya çıkaracak siyasal tartışmalar ve çekişmeler egemen oldu.

Faşistlerin yüksek okulları denetimi altına alma girişimlerinin yoğunlaşması bile tartışmaların hızını kesemedi. Örgütlü saldırıların ilki 8 Kasım’da Hacettepe Üniversitesi ve ODTÜ’nün basılması oldu. Hacettepe Üniversitesi’ni basan faşistler Ayhan Yalın adlı öğrenciyi tabancayla yaralarlarken, aynı gün ODTÜ otobüslerinin hareket etmesini engellediler. Okula gitmek isteyenler saldırganlarca dövüldü. Şehir merkezinde bu olaylar olurken, ODTÜ kampusu dışardan gelen faşistlerce basıldı. Önce telefon santralini ele geçirerek memurları silah zoruyla rehin alan saldırganlar, yurtlardan gelen öğrencilerin üzerine ateş açtılar. Açılan ateş sonucu aralarında ADYÖD Yönetim Kurulu üyesi Uğurhan Gazi Berkok’un da bulunduğu üç öğrenci ağır biçimde yaralandı. Öğrencilerin saldırganlara taş ve sopalarla karşı koyması üzerine saldırganlar kaçtılar. Öğrenciler Ankara Ülkü Ocağı başkanı Ergin Bayramcı’yı silahıyla birlikte yakalayıp jandarmaya teslim ettiler. Ülkü Ocakları Derneği Genel Başkanı Muharrem Şemsek ise kaçarken kimliğini düşürdüğünden tutuklandıysa da faşist bir asistanın kendisini iş bulmak vaadiyle davet ettiği yönünde tanıklık etmesi sonucu serbest bırakıldı.

ADYÖD’ün ömrü uzun sürmedi. DTCF’de faşistlerin öğrencileri okuldan atmak için giriştikleri bir saldırı polis tarafından da sürdürülünce devrimci öğrenciler dernek merkezine sığınmak zorunda kaldılar. Çatışmayı bahane eden polisin derneği basarak, dernekte bulunan 163 öğrenciyi gözaltına almasından sonra dernek, Kıbrıs Müdahalesi nedeniyle ilan edilen sıkıyönetim tarafından Aralık 1974’te kapatıldı.

ADYÖD’ün kapatılmasından sonra yeni bir merkezî örgüt kurma çabalarına girişildi. Bütün okullarda anti-emperyalist ve anti-faşist öğrencilerin katıldığı forumlar düzenlendi. Gençliğin örgütlenmesi ve sorunları üzerine geniş tartışmaların yapıldığı bu forumlarda yeni derneğin kurucularını ve kuruluş ilkelerini saptamak için toplanacak üst foruma katılmaları için her fakülteden 3’er temsilcinin seçilmesine karar verildi. Üst forum, günlerce süren tartışmalar sonunda kurulacak derneğin mücadele programını ve kurucular heyetini belirlendi. AYÖD’ün kuruluşunu izleyen günlerde bütün okullarda sürdürülen tartışma ve seminerler eskilerinin yanı sıra Türkiye sosyalist hareketinin içinde boy gösteren düşünce farklılıklarının sınırlarının belirlendiği birer platform oldu.

Taşrada Gençlik Örgütlenmeleri ve Federasyonlaşma Çabaları

İzmir, Bursa, Adana ve Sakarya’da yüksek öğrenim gençliğinin kurmuş olduğu Yüksek Öğrenim Kültür Demekleri Ekim 1974’te özellikle İYÖKD’ün inisiyatifiyle İstanbul’da bir araya geldiler. Toplantıda gençlik hareketinin merkezî bir örgütlülüğe kavuşturulması gereği üzerinde anlaşmaya varıldı. Dernek temsilcileri kurulması düşünülen merkezî derneğin oluşum sürecinin derneğin geleceği açısından hayatî bir önem taşıdığı, dolayısıyla yakın bir zamanda Ankara’da çok daha geniş bir katılımla ve gündemi sadece federasyonun ilkelerini saptamak ve örgütlenme biçimi olacak yeni bir toplantıda buluşmakta anlaştılar. 26-27 Ekim’deki toplantı 16 yerel derneğin katılımıyla gerçekleşti. Toplantı süresince Devrimci Gençlik Birliği (DGB) taraftarları gençlik örgütlenmesinde o güne kadar “atlandığını” ileri sürdükleri “sosyal emperyalizme” karşı olmak ilkesinin benimsenmesini sağlamaya çalıştılar ve toplantının sonunda ortak bir bildirinin kaleme alınmasında direttiler. Anlaşmazlığın sürmesi üzerine federasyonlaşma çabalarını yürütmek üzere DGB, ADYÖD ve Gaziantep Devrimci Kültür Derneği’nden oluşan bir koordinasyon komitesi oluşturulmasına karar verildi. Tartışmaların bir çıkmaza doğru yönelmesiyle DGB koordinasyon toplantılarını terk ederek ayrı bir federasyon kurmaya yöneldi. İzmir ve Adana öğrenci dernekleri ise DGB özeleştiri vermediği sürece toplantılara katılmayacaklarını açıkladılar. DGB ve onunla paralel davranan İskenderun Kültür Derneği özeleştiri yapmayı reddettiklerinden platformdan ihraç edildiler. Arta kalan dernekler İleri dergisinin oluşturulacak federasyonun çatısını kurma ve merkezî yayım olmasını kabul ettiler. Ancak gerek İYÖKD gerekse de ADYÖD’ün kapatılmasını izleyen günlerde solda derinleşen düşünce farklılıkları değil federasyon, aynı şehirde ortak bir gençlik derneğinin bile kurulması önünde en büyük engeli oluşturdu.

Faşist Saldırıların Yoğunlaşması ve Ölümler

MHP’ye bağlı Ülkü Ocakları, özellikle başlangıçta üniversite öğrencilerine yönelik saldırılar örgütleyen paramiliter bir örgüt olarak 12 Mart’ı izleyen yıllarda da bu eylemlerine devam etti. İstanbul’da ilk faşist saldırı 8 Mart 1974’de 30 kadar faşistin Atatürk Öğrenci Yurdu’na düzenlediği baskın oldu. Bu baskın sonraki yılların saldırılarının bütün özelliklerini ve faşistlerin saldırı yöntemlerinin ana hatlarını taşıyordu: Saldırı polislerin açık desteği ve himayesinde gerçekleştirildi ve faşistler devrimci öğrencilerin hiç de beklemediği anı yakalamak ve onları paniğe sevk etmekte oldukça başarılı oldular. 1974 boyunca süregiden saldırılar, her an çatışma çıkacağı etkisini özellikle yaratan bir atmosfer içinde öğrenciler üzerinde bir tedirginlik doğurmasına karşın giderek yayılan birleşme ve örgütlenme eğilimi, saldırıları örgütleyen faşistlerin beklemediği bir gelişmeydi. Ancak askerî bir çatışma için herhangi bir hazırlığı olmayan devrimci gençler için bu saldırılar, büyük kayıplarla doluydu.

19 Aralık 1974’de Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi önünde sağcılarca bıçaklanan İYÖKD yönetim kurulu üyesi Şahin Aydın 12 Mart sonrası devrimci gençliğin verdiği ilk ölüydü.İYÖKD yöneticileri siyasal yönelimlerinin kendilerinden yana olduğunu düşündükleri sendikaların bir günlük uyarı grevi yapmaları için uğraştılarsa da girişimleri cevapsız kaldı. Öğrenciler Şahin Aydın’ın cenazesinin büyük bir kitle gösterisiyle kaldırılmasını kararlaştırdılar.

İstanbul Üniversitesi Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Kadıköy Mühendislik ve Kadıköy Eğitim Enstitüsü’nden aynı anda yürüyüşe geçerek yürüyüş boyunca Şahin Aydın’ın öldürülmesini protesto eden sloganlar attılar. İstanbul yakasındaki değişik okullarda okuyan öğrencilerin birleşmesini engellemek amacıyla 15-16 Haziran Olayları’ndan sonra ilk kez Galata Köprüsü açıldı, Kadıköy’den Karaköy’e vapur seferleri iptal edildi ve Boğaz Köprüsü trafiğe kapatıldı. Köprünün bir tarafında kalan öğrenciler Vilayet önünde gösteri yaptıktan sonra dağıldılar. Polisle yapılan uzun pazarlıklar sonucunda ertesi gün Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen bir törenle Şahin Aydın’ın cenazesi memleketine gönderildi. 23 Ocak 1975’te Vatan Mühendislik Yüksek Okulu faşistler tarafından basıldı. Baskın sırasında Kerim Yaman adlı devrimci öğrenci öldürüldü. Olay gecesi Kerim Yaman’m cenazesini Çapa Tıp Fakültesi’nden kaçıran İYÖKD üyeleri, sabaha karşı İstanbul Üniversitesi merkez binasını işgal ettiler. Ertesi gün öğleye doğru 15 bine yakın öğrenci merkez binada toplanmış bulunuyordu. Devrimci marşlar söyleyerek cenazeyi beklemeye başladılar. Polisi atlatarak Süleymaniye kapısından cenazeyi içeri sokmayı başaran İYÖKD üyeleri elli bine yaklaşan bir öğrenci topluluğuyla karşılaştılar. Üniversite’den çıkan kortej Sirkeci’ye kadar yürüyerek cenazeyi uğurladı. Kerim Yaman’ın doğum yeri olan Akhisar’da da beş bin kişinin katıldığı bir tören düzenlendi.

Faşistler 24 Nisan 1975’te İstanbul Site Yurdu’nu basarak müstahdem Abdi Gönen’i, 25 Nisan’da Ankara DMMA’dan çıkan öğrenciler üzerine ateş açarak yoldan geçmekte olan bir kadının kucağındaki 2 yaşındaki kızı Burcu Öztürk’ü, 27 Nisan’da Kars’ta Mehmet Toprak’ı bıçaklayarak, 13 Mayıs’ta Sivas’ta TÖB-DER üyesi Hüseyin Esen’i, 12 Haziran’da Şavşat’ta öğretmen Hasan Şimşek’i, 11 Temmuz’da Bursa’da Ahmet Vatan Kırbulak’ı, 15 Ağustos’da Kırşehir’de Ahmet Deveci’yi, 5 Eylül’de İzmit’te öğretmen Ali Genç’i, 24 Eylül’de Kırıkkale’de CHP’li Yusuf Vehbi Yılmaz’ı, 25 Eylül’de Muğla’da yine CHP’li İbrahim Kocakarın’ı, 1 Aralık’ta İstanbul’da Cezmi Yılmaz ve Halit Pelitözü’yü, 5 Aralık’ta Malatya’da Kazım Göktaş’ı, 11 Aralık’ta Elazığ’da Selahattin Bereket’i ve 1975’in son günlerinde Ankara’da Kenan Dayıoğlu’nu öldürdüler.

Devrimci öğrenciler arasında bu cinayetler sonrasında faşistlere karşı aktif bir savunma örgütlenmesi ve silahlı saldırılara gene silahla karşı konulması eğilimi gelişmeye başladı, TKP ve TSİP yanlıları provokasyona gelmemek için bu politikanın benimsenmemesi gerekteğini ileri sürüyorlardı. Bu tartışma sonuçlanamadan sürüp giderken, öğrenci hareketi farkına varmadan ve uzun süreli bir mücadele perspektifinin gereği üzerinde fazlaca bir fikri olmaksızın demokratik ve özerk bir üniversite için mücadele hedefinden uzaklaşarak, faşist saldırılar karşısında bir direniş örgütleme ve faşistlerin işgali altına giren okullardaki işgalleri kırma çabasına girişti.

İYÖKD’ün Kapatılması ve İYÖD’ün Kuruluşu

Şubat 1975’te İYÖKD’ün Aksaray’daki binası ve o güne kadar toplam 6 sayı çıkabilmiş İleri dergisinin bürosu polis tarafından basıldı. İki İYÖKD yönetim kurulu üyesi ve derginin yazı işleri müdürü gözaltına alındı.Yönetim kurulunun öteki üç üyesinin de gözaltına alınmasından sonra İYÖKD hakkında bir gizli örgüte dönüştüğü iddiasıyla dava açıldı. Mahkeme boyunca İYÖKD üyeleri duruşmalara gelerek gösteriler yaptılar. İYÖKD’ün kapatılmasından sonra İstanbul yüksek öğrenim gençliği yeniden bir merkezî örgüt altında toplanma çabalarına girişti. Aşağıdan yukarıya bir örgütlenme süreci sonunda, seçilen temsilcilerin aralarında seçtiği bir yönetim kurulunun başvurusuyla İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği (İYÖD) kuruldu. İYÖD’ün oluşum süreci farklı eğilimler arasında günlerce süren bir tartışmaya tanık oldu. Tartışmalar sonunda “nisbi temsil” esasına göre yapılan seçimlerle saptanan delegeler kurucuları seçtiler.

İYÖD’ün kurulduğu dönem sol hareketin uzun bir ayrışma döneminden sonra saflaşmaya doğru yöneldiği bir evreye tekabül ediyordu. Farklı siyasal eğilimler o güne kadar aynı çatı altında yer aldıkları merkezî bir örgütlenme yerine “kendi” gençlik örgütlerini kurmaya başladılar. Yeni kurulanların yanı sıra İYÖD de tek bir siyasal eğilimin gençlik örgütüne dönüştü. Faşist saldırıların da yoğunlaşmasıyla, gençlik hareketinde militanlaşma özelliği derinleşirken kitle katılımında belli belirsiz bir düşüş görülmeye başladı. THKP-C sempatizanlarının yönetimde bulunduğu İYÖD, “cephe” hareketi içinde meydana gelen bölünmeye paralel olarak, sadece Devrimci Gençlik dergisi etrafında kümelenmiş bir çevrenin örgütüne dönüştü. Bu gelişmeyi hızlandıran bir diğer etmen yeni derneğin kuruluş çalışmaları sırasında süren yönetimin oluşumuna ilişkin tartışmaların tıkanma noktasına gelmesiydi.

Kendilerini Dev-Genç grubu olarak tanımlayan bir çevre yeni kurulacak derneğin yönetiminin faaliyet programını tam olarak gerçekleştirebileceği ve pratik faaliyetlerin uygulanmasında avantaj sağlayacağı gerekçesiyle homojen olması gerektiğini savunurken, öteki bütün siyasal eğilimler yönetimin “nisbi temsil” esasına göre oluşturulmasını savunuyorlardı. Birimlerde seçimler yapılmadan önce, delegeleri seçecek öğrenciler önce seçim sistemi üzerinde bir tartışma yürüttüler. Dev-Genç grubunun önerisinin genel olarak kabul görmesiyle liste usulü yapılan seçimlerle teşekkül etmiş delegeler merkezî derneğin yönetimini de homojen biçimde belirlediler.

DEMOKRATİK ÜNİVERSİTE İÇİN
ÖĞRENCİLER CEPHEYE, ÖZGÜRLEŞMEYE
Bu dosya, genel olarak ülkemiz öğrenci hareketinde esaslı bir yükselişe denk gelen 1995 yılından itibaren döneme damgasını vuran ve mücadelenin temel rengini belirleyen demokratik öğrenci hareketini inceliyor.

Bizce Koordinasyon, bu dönemdeki pratiği ile hem toplumsal hareket içerisinde anılmaya değer bir etkiyle ülke gündeminde varlığını hissettirebilmiş, hem de 80 sonrası gençlik hareketleri içerisinde önemli bir dönüşümün mimarı olabilmiştir. 12 Eylül 1980 hem gençlik hem de üniversite açısından büyük bir yıkım ve bir yenilginin tarihidir. Bu tarihten itibaren gençlik muhalif duruşunu kaybetmiş, büyük ölçüde depolitize edilmişti. Üniversite ise YÖK cenderesi altında, içerisinde aydın karakterine sahip hemen hemen kimsenin (öğrenci, öğretim üyesi) barınamayacağı antidemokratik bir kurum haline getirilmişti. Bütün bu olumsuz koşullarda ilk hareketlilik 87’de Öğrenci Dernekleri ile oluşturulabilmişti. Ancak bu hareket birçok başarılara imza atmasına rağmen gerek nesnel gerekse öznel gerekçelerle 1990-91 döneminde dibe vurdu. Ve bu koşullarda çoğu sol siyaset de üniversitelerden ümidini keserek başka alanlara yöneldi. 95 yılında ortaya çıkan Koordinasyon hareketi ise hem üniversitede mücadele yürüten insanlar arasında bir “kuşak” yenilenmesine yol açtı hem de parasız eğitim mücadelesi için “Üniversiteler Bizimdir” mantığı ile geniş kitleleri seferber ederek özelleştirme rüzgarlarıyla kavrulan ve ciddi bir muhalefetin sergilenemediği koşullarda tüm ülke emekçilerinin gözlerini umutla üniversitelere yöneltmesini de sağladı.

Koordinasyon, ortaya çıktığı dönemde çalışma tarzından kullanılan dile, örgütlenme anlayışından muhalefet etme biçimine kadar birçok niteliğiyle bir yeniyi gerçekleştirdi. O dönemde varolan diğer anlayışlarca kıyasıya eleştirilen bu tarz farklılığı, en azından sıradan öğrencilerle politikleşmiş öğrenciler ve düzen güçleri arasında o statikleşmiş, ezbere yürüyen ve politik öğrencilerin de bir hayli aleyhine işleyen ilişkileri yerinden oynatarak daha avantajlı bir durum oluşturabilmişti. Öte yandan gelişimi büyük ölçüde metropol üniversitelerinde gerçekleşen Koordinasyon düşüncesi Anadolu’daki öğrencileri de etkileyerek harekete geçirebildi. Fakat Anadolu’da oluşturulmaya çalışılan örgütlenmelerin büyük ölçüde metropollerdeki oluşumları model olarak almaları önemli sorunlar doğurdu. Bugünden bakıldığında 95’ten günümüze öğrenci hareketinin gelişiminde belirleyici olan üç önemli olaydan bahsedilebilir. Birincisi, harçlara yapılan %350’lik zam, ki hareketin kitlesel çıkışını sağlamış ve gençliğin parasız eğitim mücadelesinin kıvılcımını çakmıştır. İkincisi, sıradan yurttaşı dahi çileden çıkartan Susurluk skandalı ve ardından ülke genelinde yürüyen muhalefette aydınlık eylemlerinin haricinde hak alıcı ve düzen karşıtı bir biçimde ifadesini bulamayan süreç, ki bu süreçte öğrenci hareketi ve müdahalesi de bahsedilen olumsuz durum içinde bir istisna teşkil edemedi. Ve üçüncü olarak Ankara Koordinasyonu’ndan öğrencilere verilen 96 yıllık hapis cezası. Öğrenciler kendilerine yönelen bu saldırı karşısında kararlı ve militan bir direnişi örgütlemede oldukça başarılı oldular. Bu dosyanın hazırlanmasında etkili olan bir kaygı ise; öğrenci gençliğin yaşadıkları pratikler ve geçirdiği deneyimler karşısındaki unutkan, tarihten ders almayan eğilimidir. Öğrenci hareketinin herkesçe bilinen o inişli çıkışlı seyrinde kuşkusuz bu eğilimin de payı var. İnanıyoruz ki, bu tip değerlendirmeler bir üretimin ve tüketimin konusu oldukça gençlik mücadelesi önemli eksikliklerini giderebilecektir.

Gençlik mücadelesinin bugün geldiği noktadan bakıldığında bu son dönemin (94-95’ten bu yana) politik-pratik bir değerlendirmesinin yapılması gerekli ve kaçınılmaz bir sorumluluk olarak duruyor.

Gençlik mücadelesinin (demokratik öğrenci hareketinin) bir döneminden söz ederken, politik-pratik bir hat ve bütünlük anlaşılmalıdır.

80’li yılların sonlarında, kendi örgütsel ifadesini derneklerde bulan ve üniversitenin demokratikleştirilmesi yönünde taleplerle ortaya çıkan ve bir süre sonra toplumsal muhalefet ülkenin genel politik gündemiyle birleşen “faşizme karşı demokrasi mücadelesi” ekseninde gelişen gençlik hareketi bir dizi gerekçeden dolayı tıkanmış ve dibe vurmuştu.

Ardından yaşanan dağınıklık döneminde sol siyasal anlayışların önemli bir bölümü öğrenci gençlikten umudu kesmişti. Üniversite sessiz yığınların gölgesinde egemen güçlerin müdahaleleriyle hızla yeniden yapılanma sürecine eklemleniyordu.

Bu geçiş donemi zamanla kendi içerisinde tekil-yerel pratikleri ve karşı koyuşları da ortaya çıkarıyordu. Birbirinden kopuk, ancak bulunduğu yaşamsal alanın gerçekliğine müdahale eden pratikler, kendilerini kimi yerlerde kültürel-sanatsal faaliyetlerde ifade ederken, kimi yerlerde sivil faşistlerle mücadelede ciddi karşı koyuşlarda, kimi yerlerde de komite-konsey çalışmalarında gösteriyordu.

Ülkedeki güncel politik durum, ciddi bir kriz ve saldırı dalgasıyla açıklanabilir durumdaydı. Yükselen sağ dalga (şovenizm ve gericilik) devlet politikalarına önemli ölçüde toplumsal taban sağlıyor, toplum kriz içerisinde bir kutuplaşmaya doğru sürükleniyordu.

Üniversitedeki bu yerel pratikler zamanla daha fazla yayılmaya ve kendi örgütsel biçimlerini oluşturan düzenli faaliyetlere dönüşmeye başladı. Bu ortaya çıkan yeni örgütsel biçimler ve politika yapma tarzı bundan sonraki dönemi yaratan ve belirleyen eğilim oldu. (Geleneksel klasik sol merkezler ve liberal-sol akımlar bunun dışındaydı.

Öğrenci gençlik üzerindeki ölü toprağın: atıyordu. Ortaya çıkan bu eğilimler daha belirginleşiyor, ete-kemiğe bürünüyordu (ODTÜ öğrencilerinin Gorbaçov’u karşılaması, İTÜ Mimarlık’taki çalışma, Edebiyat’ta faşistlerle mücadele, Marmara olayları, Boğaziçi yemekhane yürüyüşü vb.). Tüm bu karşı koyuşlar “dipten gelen dalga”nın habercisiydi. Tam da bu dönemde ifadesini “cephe” fikrinde bulan bu anlayış, öğrenci gençlik hareketinin bağımsız örgütlenmesinin adımlarını atmaya başladı. Çeşitli üniversitelerde ve fakültelerde varolan cephe tarzı çalışmaların, ortak bir biçimde birleştirilmesi ihtiyacı bu çalışmaların arasında bir eşgüdümün sağlanmasıyla sonuçlandı.

Öğrenci gençliğin düzen karşıtı, muhalif duruşunun ve eyleminin ortaya konulabileceği örgütlenmesi ortaya çıkmıştı. Cepheler ve Koordinasyon. Fakat asıl çıkış 95-96 döneminde oldu. Koordinasyon tarafından uzunca bir süre içinde örgütlenen “Harçlara Hayır” kampanyası sonunda üniversite gençliği 20 Ekim 95’de tekrar alanlardaydı. Bu eylem öğrenci hareketinde yeni bir dönemin kesin başlangıcıdır. Öğrencilerin doğrudan etkilendiği harç sorununu, eğitimin özelleştirilmesinin, bunu da genel olarak dünyada ve ülkemizde yaşanan özelleştirme politikalarının bir parçası olarak algılayan yeni öğrenci hareketi, parasız eğitim talebiyle politik eksenini oluşturdu.

Bu eksende yaygınlaşan protesto eylemleri, İstanbul ve Ankara gibi metropollerin dışında taşra üniversitelerinde de belirgin bir etkinlik sağladı. Pek çok şehirde irili ufaklı eylemler, bağımsız örgütlenmeler yaratıldı. Kısacası, mücadele bu dönemde tüm ülkeye yayıldı.

Aynı dönemde diğer siyasal gruplar da açılan bu kanaldan kendilerini, “koordinasyon”a göre tarif edip çeşitli ittifaklara girmek yoluyla sürece müdahale ettiler. Bir şekilde üniversitelerde varlığını sürdüren 10’dan fazla siyasal grup bir araya gelerek “Üniversite Öğrencileri Platformu”nu, daha sonradan Emek Gençliği ismini alacak olan grupta Öğrenci İnisiyatiflerini oluşturdular. Aynı eksende, aynı taleplerle farklı merkezlerden ve farklı tarzlarda sürdürülen bir öğrenci hareketi ortaya çıktı.

95-96 öğrenim yılının ikinci dönemiyle birlikte “Harçları Ödemiyoruz” kampanyasıyla zenginleşen ve yaygınlaşan öğrenci hareketi 29 Şubat’ta TBMM’de pankart açılması ve İ.Ü. Merkez Kampusun işgal edilmesiyle önemli bir noktaya geldi.

24 Nisan eylemiyle “hak alma” çizgisini hedefleyen öğrenci hareketi bu noktada başarısız oldu ve konum değişikliği kazanamadı. Dönem sonunda ortaya çıkan diğer önemli bir sonuç ise Koordinasyon dışındaki şekilsiz ve ilkesiz birlikteliklerin ve örgütlenmelerin dağılması oldu.

96-97 yılına mücadelenin bütünlüklü bir programının oluşturulması hedefiyle giren ve bunu demokratik üniversite talebiyle somutlaştıran gençlik, 6 Kasım’da vahşi bir polis saldırısıyla karşılaştı. 96 baharında başlayan saldırılar hızla ve çeşitli biçimlerde yayılmaya başladı, İstanbul’da 500’ün üzerinde öğrencinin gözaltına alındığı 6 Kasım sonrası tüm bu öğrencilere soruşturma açıldı. Yurttan atılmalar, kredilerin kesilmesi, uzaklaştırma cezalarına diğer yandan da sivil faşist saldırılar eklendi. Bu saldırıların en önemlisi ve bundan sonraki süreçte muhalefetin belirleyicisi olanı 96 yılının sonunda geldi. Ankara Koordinasyonu’ndan 8 öğrenciye 6 Aralık 1996’da kesinleşen kararla 96 yıl hapis cezası verildi.

96-97 öğrenim dönemiyle birlikte başlayan saldırı dalgası öğrenci hareketini ciddi bir şekilde savunma konumuna itti. 6 Kasım ‘96 ile başlayan, sivil faşist terörle süren ve 96 yıllık cezayla üst noktasını bulan bu saldırılar karşısında öğrenci hareketi buna en geniş cepheyle karşı koymayı benimsedi. Ancak bu saldırılara karşı mücadelenin bir bütün olarak demokratik üniversite mücadelesinin bir parçası olduğu kolayca kavranamadı. Dolayısıyla yapılan işler birbirinden kopuk halde sürdü. Yanlış anlayışlar, örneğin faşistlerle mücadelenin ayrı, “demokratik üniversite” isteminin ayrı kanallardan yürütülebilecek mücadeleler olduğu sanısı yaygınlaştı. Saldırılara karşı koyuş daha öncelikle yürütülmesi gerektiği halde bu yanlış anlayış daralmaya da sebep oldu.

96-97 öğrenim döneminin sonunda (4 Nisan 1996’da) Koordinasyon bir de kurultay yaparak uzun bir süredir çalışmalarını yürüttüğü tüzüğünü onaylayarak yürürlüğe soktu. Koordinasyon’da başlangıçta geçmiş dönem öğrenci hareketinin hatalarını tekrarlamamak kaygısıyla hukuki bir birliktelik üzerinde ısrarcı olunmamıştı. Ancak hem geçen zaman içerisinde ortak bir hukukun eksikliğinin getirdiği pek çok sorunla karşılaşılması hem de böyle bir birlikteliğin mücadele açısından daha ileri bir nokta olduğunun ortak kabulüyle birlikte tüzük çalışması içerisine girildi. Bu süreç koordinasyon iç tartışmalarını da yoğunlaştırdı.

Bununla beraber ilerleyen süreçte kendisini daha yakıcı bir biçimde hissettirecek olan bir heyecan yitimi ve yaratıcılık noksanlığı da kendisini göstermeye başladı.

3 Kasım 1996’da meydana gelen Susurluk kazasının ardından çeteler ve buna bağlı gelişen demokrasi mücadelesi de Türkiye gündeminde giderek önemli bir yer edinmeye başlamıştı. Öğrenciler bu süreçte kendi söylemlerinde çete karşıtı bir vurguyu ön plana çıkarttılar. Fakat ülke gündemine müdahil olabilecek çete karşıtı bir öğrenci muhalefetini etkili bir biçimde oluşturamadılar. Bir sonraki yıl yoğunlaşarak artan bu muhalefete ışık söndürme eylemleri damgasını vurdu. Üniversite öğrencileri ise ne üniversitelerde hak alıcı ve militan bir mücadeleyi yaşama geçirebildiler ne de ülke genelinde varolan hareketliliği bu doğrultuda evriltmeyi başarabildiler.

97-98 öğrenim dönemi daha çok öğrencilerin 96 yıl cezanın takipçisi oldukları ve bu temelde bir demokrasi mücadelesi yürüttükleri bir yıl oldu. 17 Aralık’ta Ankara’da ve 18 Mart’ta Türkiye’nin birçok yerinde öğrenciler verilen cezaların tüm bir öğrenci hareketine verilmiş olduğunun bilinciyle hareket ettiler. Her iki gün de öğrenciler düzenle çatışan bir kararlılıkla kamuoyunu mücadeleleri doğrultusunda etkilemeyi büyük ölçüde başardılar. Özellikle 17 Aralık eylemleri Koordinasyon’un başını çektiği fakat üniversitelerde faaliyet yürüten hemen hiçbir yapılanmanın sessiz kalmadığı bir biçimde örgütlenirken, 18 Mart’ta Koordinasyon içerisindeki bir grup polisle karşı karşıya gelmekteki siyasal çekincelerinden kaynaklı olarak genel inisiyatif dışında davrandı.

97-98 öğrenim yılında öğrenci hareketi 96 yıl kampanyaları haricinde etkili bir eylemlilik sergileyemedi. Zamlara ve savaşa karşı etkinlikler gerçekleştirildiyse de bunlar oldukça yetersiz kaldı. Yıl sonuna doğru gündeme giren sakal-bıyık-türban sorununda da üniversitedeki sol yapılanmalar oldukça tutarsız tavırlar aldılar ve Koordinasyon da bu süreçte kendi tavrı doğrultusunda kararlı bir müdahalede bulunamadı. Bu yıl biterken öğrenci hareketinde artık kendini hissettiren bir darlaşma da ortaya çıkıyordu. Bu darlaşma Koordinasyon özelinde özellikle düzenli cephe faaliyetlerini işletmeden salt “merkez işi” koordine etme şeklinde beliriyordu.

Fakat Koordinasyon gibi bir demokratik kitle örgütünün olanakları göz önüne alındığında öğrenci hareketi, önünde bulunan zorlu barikatı (medya, idari baskılar, sivil faşistler v.b.) bir atlama tahtası olarak kullanabilecektir.

Gençlik Mücadelesinde Anadolu Üniversiteleri

Gençlik hareketi 4 senelik suskunluğuna 95’te son vermişti. Toplumsal muhalefetin yeniden meşrulaştırdığı sokaklar, 95 yazında bir kez daha üniversitelilere açılmıştı. İstanbul’da paralı eğitime karşı başlayan imza kampanyası çok kısa sürede İskenderun’dan Erzurum’a kadar geniş bir alana yayıldı. Bu tarz aynı zamanda Anadolu üniversiteleri için açılan bir alan anlamına geliyordu. 20 Ekim’de yapılan mitinge Ankara dışındaki birçok şehirden öğrenci gelirken aynı gün yaşanan gözaltılar beklenenin tersine etki yaptı. ’95-’96 yılının öğrenim döneminin 2. yarı yılına girerken birçok Anadolu üniversitesinde öğrenci cephesi ve koordinasyon çalışmaları başlamıştı. Ancak bu süreç birçok üniversitede benzer çalışmalarla başlayarak bir süre sonra farklılaştı.

Bursa’da 95 ile beraber başlayan çalışmalar, 16 Mart 1996’da yapılan kitlesel bir eylemle sonucunu verdi. Hazırlık aşamasının Bursa’nın özgül koşullarına rağmen inatçı ve açık bir şekilde sürdürülmesi eylemin başarısını belirleyen ilk etkendi. 167 gözaltı ve 12 öğrencinin tutuklanmasıyla sonlanan eylemin kazanımı Uludağ Üniversitesi Öğrenci Koordinasyon’uydu. Koordinasyon çeşitli siyasetlerin de katılımıyla etkinliğine devam etti, fakat Bursa’da yıllardan beri süre gelen faşist baskı kınlamadı. Bursa gibi şehirlerde mücadele anti-faşist bir hattan yürütüldü, fakat yaşanan faşist saldırılar yaratılan hareketin bir süre sonra saldırılar eksenine daralmasına yol açtı.

Gerici baskının yoğun olduğu Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde cephesel örgütlenme tarzında açık ve kapsayıcı bir çalışma yaratılamadı. Öğrenci demeğinin bile sivil faşistlerin elinde olduğu ve çoğunlukla faşistlerin denetiminde olan Atatürk Üniversitesi’nde muhalif öğrenciler varolma savaşı veriyor. Geçen zaman içerisinde kısır tartışmalar bir kenara bırakılıp faşist baskının kırılması için her hangi bir hareketlenme ise görülmedi. Atatürk Üniversitesi’nin koşullarına sahip üniversitelerde faşistlerle çatışma, verilen demokratik üniversite mücadelesinin konusu haline getirilemediği için sürekli bir direnç gösterilemiyor.

Yine Kütahya’da yaşanan saldırılar sonucunda buradaki mücadele anti-faşist bir hatta yürüdü. Geçen senelerde bazı başarılar kazanan faşizme karşı mücadelenin etkisi uzun süre kendini koruyamadı. 95 yılında hareketlenen Dumlupınar Üniversitesi’nde süreğen bir mücadele örgütü kurulamadığı için çok etkin bir hava yaratılamadı. Kütahya’da toplumsal muhalefetin oldukça zayıf olması, öğrenci hareketini olumsuz yönde etkiledi.

İzmir’de ise süreç daha farklı yaşandı. Birçok Anadolu üniversitesinde cephesel çalışmalar başlamasına rağmen buradaki potansiyel uzun süre görülemedi, muhalifleşmeye yatkın öğrencilere gereken kanallar açılamadı. 96-97 öğrenim yılının başında açılan 500’e yakın soruşturma, kısır tartışmalara yol açarak eylemlerin durgun bir havaya girmesine neden oldu. Nisan 97’de kurulan İzmir Üniversiteleri Öğrenci Koordinasyon Girişimi, çok yoğun olmayan bir dönemde çalışmaya başlamanın etkisiyle yerellere önem verdi. Son olarak Ali Serkan Eroğlu’nun katledilmesiyle ilgili eylemlerle sesini Türkiye’ye duyuran İzmir öğrenci hareketi, bu konuda etkinliğini koruyor.

Aynı görüntü Eskişehir üniversitelerinde de kendini gösterdi. Mart 96’da kurulan Koordinasyon 15 Mart’ta yapılan 600 kişilik eylemle başarısını göstermişti. 13 fakültede de yürüyen cephe çalışmaları, öğrenci hareketinin genel seyrine kapılarak (idari ve sivil faşist baskının çok yoğun olmamasına rağmen, üniversiteye getirilen yeni sistemin de etkisiyle) bir süre sonra etkinliğini kaybetti.

Büyük illerde başlayarak Anadolu üniversitelerine yayılan hareketlenme genel olarak 96’nın Şubat ve Mart aylarında bir yükselme göstermişti. 5 Şubat’ta, 23 ve 27 Mart’ta düzenlenen eylemler merkezi olması bakımından yeni fırsatlar doğurdu. Fakat ’95-’96 öğrenim döneminin coşkusu, gelecek seneye aktarılamadı. ’96-’97 öğrenim döneminde 6 Kasım’a kadar her hangi bir hareketlilik görülmezken yaklaşık 15 ilde yapılan 6 Kasım eylemleriyle beraber açılan soruşturmalar varolan potansiyeli daha da geriye götürdü. Bunun sebebi büyük illerden gelen etkinin tüm hatlarıyla tartışılıp hayata geçirilememesiydi. Genel hareket Anadolu’yu etkilemişti ama gerek örgütlenme aşaması gerek politik hat genel kabuller üstünden geçerlilik gördü. Büyük illerdeki üniversitelerin durgunluk dönemi yaşamaları, ’97-’98 öğrenim döneminde, Anadolu üniversitelerini anında etkiledi. Kurulan bağların sıkı olmaması bu üniversitelerde yaşanan sorunları ikiye katladı.

Küçük illerde yoğun olarak görülen polis-idare-sivil faşist iş birliği ve açılan soruşturmalar buralardaki üniversiteleri olumsuz yönde etkiledi. Polis ve jandarma saldırıları zamanında yapıldığı oranda hareketi geriletti. Muhalif öğrenciler bu tür durumlarda polise veya jandarmaya göre hareket ederek açık çalışmayı tercih etmemek gibi yanlış yöntemler denediler.

Yaşanan kentin ve üniversitenin özgünlüğünü kapsayan bir politik hat tartışmasının yapılmaması ise bu sorunların en önemlisidir. Birçok Anadolu kentinin baştan beri gerici ve feodal öğelerle sarmalanmış olması devletin tercih ettiği bir seçenek. Anadolu üniversitelerindeki muhalefetin kente yayılmasını önlemek, taşranın koşulları nedeniyle daha kolay gerçekleştirilebiliyor. Çalışmanın fakülte veya kampus eylemleri olarak kalması ise devlet açısından kısmen gerçekleştirilmiş görülüyor. Fakat kentin gerici etkisi, oklar tersine çevrildiği durumda toplumsal muhalefetle öğrenci hareketini bütünleştirebilecek en önemli ortak nokta olarak duruyor. Kente ve tüm üniversiteye yayılmış olan etkinin korunması ve sürdürülmesi daha kolaydır.

Ülkedeki hareketin illerde yarattığı eşitsizliğin sebebi taşradaki özgünlüğün yeterince kavranamamasıdır. Anadolu kentlerindeki imkanların az olması (basın, kamuoyu, demokrasi güçleri tarafından gelen destek) genel muhalefet açısından buraya verilen değeri sınırlıyor. Fakat büyük illerde yaratılan havanın taşra üniversiteleriyle tamamen paralel bir hat çizmesini beklemek yanlış olur.

Gençlik mücadelesinin son gündemleriyle (özellikle 18 Mayıs’ta birçok üniversitede eylemlilikler olmuştur) yeniden harekete geçen Anadolu üniversiteleri, 1 Mayıs’a taşıdıkları bağımsız, demokratik öğrenci hareketini değerlendirmek yolunda birtakım adımlar attılar. Bu, İzmit’te yapılan Koordinasyon Kurultayı gibi pek çok yerde demokratik öğrenci hareketini yeniden şekillendirmek yönünde olmaktadır. Hareket, burada gençlik mücadelesinin girdiği durgunluk dönemiyle beraber geriye dönüp eksikleri ve yanlışları değerlendirmek ve yerel çalışmalara önem vermek şeklinde gelişiyor. Çalışmalarını ve tartışmalarını tüm Türkiye üniversiteleri için gerekli olan bir tarzda sürdüren bazı Anadolu üniversitelerinin yerel çalışmalardaki potansiyelleri değerlendirdiği durumda diğer iller için de yürünecek bir hattın yolunu açmış olacaklardır. eylemlerin sonu gelmedi.
Ankara Öğrenci Koordinasyonu : İki İleri Bir Geri

‘95 20 Ekim eylemi ile Ankara’da Koordinasyon fiilen kurulmuş oldu. Koordinasyon’u öğrencilerin öz örgütü ve kitle örgütü yapan bağımsız gençlik hareketi ilkesi henüz yoğun bir tartışmaya tabi tutulmadığı için 20 Ekim eylemine imza atanlar arasında sosyalist gençlik grupları da vardı. Ancak eylemin hemen ertesinde başlayan tartışmalarla gençlik gruplarının bağımsız gençlik hareketi tanımını anlamamaları ve dar grupçu tavırlarını sürdürmekte ısrarlı olmaları 20 Ekim eylemini çıkaran inisiyatifte ayrışmaya neden oldu. Gençlik muhalefetinde kendilerini koordinasyon karşıtlığı üzerinden kuran gençlik grupları Üniversite Öğrencileri Platformuna evrilen süreci başlattılar. Platform 23 Mart DTCF işgal girişimi eyleminden sonra kendisini dağıtıp kısa ömürlü bir proje olarak öğrenci hareketinin tarihinde yerini aldı.

95-96 arasında öğrenci hareketinde oluşan iki ana eğilimden biri olan Koordinasyon bu döneme damgasını vurdu. Koordinasyon’un özelleştirme karşıtlığı üzerinden kurduğu politik program ve bu program esasına dayalı talepler sosyalist gençlik grupları da dahil olmak üzere tüm gençlik tarafından benimsendi. Bütünsel bir programın işletildiği bu dönemde eylemler birbirini tamamlar nitelikte ardı ardına geldi. Ancak bu dönemin önemli eksikliklerinden biri yerel çalışmalardı. Koordinasyon’da kendini ifade eden dernekler, cepheler, bağımsız birim inisiyatifleri olmasına rağmen yine de oturmuş ve yaygınlaşmış cephe faaliyetlerinin olmayışı önemli bir eksiklikti. Gazi Özgürlük Cephesi, Beytepe-Der, SBF-Der Koordinasyon’da yer alan bazı çalışmalardı. Ancak buna rağmen en yaygın kitle ilişkilerine sahip olan Koordinasyon öğrenci hareketinin en kitlesel eylemlerine ve öğrenci hareketi için dönüm noktası sayılabilecek eylemlere imzasını attı.

20 Ekim eylemi genel öğrenci muhalefeti için önemli olduğu kadar, ev sahipliği yapması bakımından Ankara muhalefeti açsından ayrı bir öneme sahip. Bu eylemle start alan koordinasyon 1 Mart’a kadar merkezi eylem gerçekleştirmeyip yerel çalışmalara ağırlık verdi. Bu arada güçlü yerel eylemler yapıldı. Çalışmalar zenginleştirildi.

Harçlara hayır şiarıyla yola çıkılan bu dönemde öğrenci hareketi bütün yaratıcılığını kullanarak harçları ödememe kampanyası başlattı. 15 Şubat’ta açık olan DTCF ve Hukuk Fakültesi’nden koordinasyoncu öğrenciler Dinar’da meydana gelen depreme verdikleri insani tepkiyi politik bir tepkiyle birleştirip Dinar’a yardım kampanyası başlattılar. “Harcını ödeyip köleleşeceğine Dinar’a yardım et özgürleş” kampanyasıyla 15 Şubat’a Dinar’a gidildi.

29 Şubat’ta Ankara Üniversiteleri Öğrenci Koordinasyonu’ndan sekiz öğrenci mecliste “Harçlara Hayır” pankartı açtı. Bu eylemin yarattığı etki Ankara Koordinasyon acısından son derece önemliydi. Hayal gücünün sınırlarının aşıldığı bu eylem bir sonraki gün Kredi Yurtlar Kurumu önünde yapılan eyleme havasını kattı. 1 Mart’ta devletin herkese harç kredisi verdiğini söyleyerek verdiği kredileri beyaz eşyaya endeksli olarak geri aldığı ve tefecilik yaptığı gerekçesiyle kredileri iade eylemi yapıldı. Öğrenciler alana “Meclisi bastık fermanı yaktık” sloganları ile girdiler. Bu eylemin başka bir anlamı ise harçlarını yatıramadıkları için “kayıtları yapılmayan arkadaşlarımız okullarına giremiyorsa biz de kredilerimizi iade ederiz”di.

23 Mart’ta Platform’un rektörler zirvesini protesto eylemi sonrasında bazı gençlik gruplarının DTCF işgal girişimi polisin vahşi saldırısıyla sonuçlandı. Yüzlerce öğrencinin gözaltına alındığı ve yaralandığı bu eylemin sonuçları Ankara açısından hiç de iç açıcı olmadı. Polis kendini bu eylemden sonra meşrulaştırdı. Ancak yine de polisin bütün terör estirmelerine rağmen Koordinasyon 27 Mart’ta merkezi eylemini gerçekleştirmeyi başardı.

Ankara Koordinasyon yılın son büyük eylemi olarak kurgulanan 24 Nisan eyleminin hazırlıklarına başladığı sırada polis koordinasyoncu öğrencilere yönelik bir operasyon başlattı ve otuzu aşkın öğrenciyi gözaltına aldı. Buna rağmen hazırlıklar tüm hızıyla sürdü ve eylem başarıyla gerçekleştirildi.
Böylelikle öğrenci hareketinin hem politik hem de pratik olarak bir dönemi tamamlanmış oldu. Bu bir yıl içinde gençlik hareketini ve Ankara Koordinasyonun’u kısaca değerlendirmek gerekirse; gençlik muhalefeti sürekli yükselen bir seyir izledi, tarz ve perspektif bakımından iki ana eğilimin gölgesinde gelişti, başarılı eylemlere imza atılması ve mantığının giderek kabul görmesiyle koordinasyonun etki alanı genişledi, öte yandan cephe çalışmalarının kurumsallaşmayışı, dolayısıyla koordinasyonla kurduğu bağın temsilcilik ilişkisi olmayışı özellikle dönem sonlarına doğru hukuk tartışmalarını beraberinde getirdi.

Bir dönemi böylece kapatan Koordinasyon 96-97dönemine 6 Kasım eylemiyle girdi. Polisin saldırdığı bu eylemin önemi cezaevlerinde yaşanan ölüm oruçları sürecinde tahribatlar alan toplumsal muhalefetin bile sokağa çıkamadığı bir dönemde sokağa çıkılıyor olmasından kaynaklanıyordu. 6 Kasım’dan sonra gençliğin Ankara’da başkaca bir merkezi eylemi olmadı.

Bu tarihten sonra ÖDP gençliği Koordinasyon’dan ve cephe çalışmalarından elini ayağını çekmeye başladı. Dönemin sonuna kadar yerel çalışmalara ağırlık verilip faaliyetler olgunlaştırılmaya çalışıldı. Fakat yine de muhalefette bir durulma renkli birim faaliyetlerinde bir sönme yaşandı.

97- 98 yılı ise Koordinasyon için yeniden oluşum ve yapısal eksikliklerin büyük oranda giderildiği bir yıl oldu. Okulların açılmasıyla birlikte yoğun cephe faaliyeti yürütüldü. 6 Kasım’a kadar yürütülen çalışmalar bu çalışmaların ifadesi olan tüm fakültelerdeki YÖK protestoları ile olgunlaşıp Koordinasyon’un yeni döneminin bir ayağı tamamlanmış oldu.

17 Aralık ve 18 Mart eylemleri ile koordinasyon iki merkezi eylem gerçekleştirdi. Zaten başka bir inisiyatif tarafından merkezi eylem girişimi olmadı. Bu iki eylemle Koordinasyon tek meşru öğrenci örgütü olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Üç Yılda Neler Oldu : Eylemlerin Sonu Gelmedi

17 Mart: Kadıköy Demokrasi Platformu’nun düzenlediği Gazi Katliamını Protesto mitingine İstanbul Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu 600 kişiyle katıldı.

5 Nisan: B.Ü. Güney Kampüsünde toplanan Koordinasyoncu öğrenciler 5 Nisan Ekonomik Paketi’nin yıldönümünde kararı protesto ettiler. Eyleme 250 öğrenci katıldı.

1 Mayıs: İstanbul Koordinasyon 1 Mayıs mitingine 700 öğrenciyle katıldı.

15 Ağu stos: Harçlara %350 oranında zam yapıldığının açıklanması üzerine Koordinasyon imza kampanyası başlattı. İmzalar yalnızca İstanbul’da on binlere ulaşınca İstanbul Tabipler Odası’nda bir basın açıklaması yapılarak kampanya kamuoyuna duyuruldu.

23 Eylül: İstanbul Koordinasyonu Galatasaray Lisesi önünde bir basın açıklaması yaparak İstiklal Caddesi’nden Taksim’e kadar harçlara karşı imza topladı. Okulların açılmasıyla kampanya okullara taşındı.

13 Ekim: Koordinasyon, İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi’nde bir şenlik düzenleyerek 20 Ekim Ankara eylemine çağrı yaptı.

15 Ekim: İstanbul Koordinasyon Çapa Tıp Fakültesi bahçesinde yaklaşık 400 öğrenciyle forum yaptıktan sonra dış kapıya kadar yürüyerek bir basın açıklaması yaptılar. Okunan basın açıklamasında harçlara yapılan zammın geri alınması isteniyor ve 20 Ekim’de Ankara’ya gidileceği duyuruluyordu.

20 Ekim: Harçlara karşı toplanan imzaları meclise vermek üzere Ankara’ya giden öğrencileri garda polis karşıladı. Temsilcileri aracılığıyla imzaları gönderen öğrenciler türküleri ve marşlarıyla beklerken Kızılay Meydanı’nda toplanan 3000 öğrenci yıllardan sonra öğrencilerin taleplerini haykırıyordu. Coşkuyla geçen mitingden sonra dağılan öğrencilere saldıran polis bir sonuç alamadı.

20 Kasım: Koordinasyoncu öğrenciler meclisin verilen imzaları dikkate almaması üzerine Taksim’den Galatasaray Postanesi’ne kadar yürüyerek telgraf çekme eylemi yaptılar.
31 Ekim: İstanbul Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu, İhsan Doğramacı’ya “Ebedi Üniversite Lalesi” ödülü vererek Y.Ö.K.’ü protesto etti. Çapa’da yapılan eyleme yaklaşık 400 öğrenci katıldı.

20 Aralık: İstanbul Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu, Öğretim Elemanları Sendikası ve Araştırma Görevlileri Derneği, 24 Aralık Genel Seçimleri öncesinde “Hayal Gücü 20 Aralık’ta Beyazıt’a” adıyla bir miting düzenlediler. Öğrenciler kapıya gençlik hareketinin damgasını vurdular; “Ferman Devletin Üniversiteler Bizimdir”. Merkez Kampüs’ten Ö.E.S ve AR.GÖR. DER. ile çıkan 700 öğrenciyle beraber sayı 2000’ne ulaştı. Yıllar sonra tarihi meydanda toplananlar seçilecek yeni hükümetten hiçbir beklentilerinin olmadığını ve taleplerini kazanabilmek için mücadele edeceklerini haykırdılar.
Meclisi Bastık Fermanları Yaktık! – 1996

31 Ocak: İTÜ Öğrenci Cepheleri ikinci dönem harçlarını yatırmayacaklarını 200 kişilik bir eylemle duyurdular.

4 Şubat: TÖDEF ve Özgür Gençlik’in çağrısıyla Taksim’de bir miting düzenlendi. Harçlara karşı yapılan eyleme 1500 kişi katıldı. Polis barikatına rağmen meydanda toplanan öğrenciler basın açıklamasının ardından istiklal Caddesine doğru yürüyüşe geçtiler. Yürüyüş sırasında saldıran polis ara sokaklara kaçan pek çok kişiyi gözaltına aldı.

5 Şubat: M.E.B. önünde yapılan basın açıklamasının ardından Kızılay’a yürümek isteyen yaklaşık 1000 kişilik öğrenci grubuna polis saldırdı ve çok sayıda öğrenci gözaltına alındı.

14 Şubat: İstanbul Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu Kredi Yurtlar Kurumu önünde öğrenim kredilerinin iptali için eylem yaptı. Ayrıca İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde harçlarını yatırmadıkları için kaydı yapılmayan öğrencilerin okullarına geri dönmeleri için okulu terk etmeme eylemi yapıldı.

15 Şubat: Ankara Üniversitelerinden öğrenciler “Harç Ödeyip Köleleşme Dinar’a Yardım Et Özgürleş” şiarıyla topladığı yardımları Dinarlılara ulaştırdılar.

28 Şubat: Harç yatırmadığı için kaydı yapılmayan öğrencilerin kaydının yapılması için Koordinasyon M.S.Ö. Fen Edebiyat ve İ.T.Ü. işletme Fakültelerinde okulu terk etmeme eylemi yaptı.

29 Şubat: Mecliste gerçek temsilciler konuştu. Ankara Üniversite Öğrencileri Koordinasyonumdan öğrenciler mecliste pankart açarak “Parasız Eğitim”, “Eğitim Hakkımız Engellenemez” sloganlarıyla sözlerinde durarak verdikleri 350.000 imzanın hesabını sordular. Gözaltına alınan öğrenciler tutuklandıktan iki gün sonra serbest bırakıldılar. Aynı gün Üniversiteli Öğrenciler Platformu Beyazıt’ta “Artık Harç Ödemiyoruz” mitingi yaptıktan sonra merkez kampuse girerek kaydı yapılmayan öğrencilerin kaydı yapılana kadar Hukuk Fakültesinden çıkmayacaklarını açıkladılar.

1 Mart: Hukuk Fakültesinde yapılan işgali desteklemek için Merkez Kampusun yan kapısında toplanan çoğu Koordinasyoncu öğrencilere polis saldırdı ve 20 öğrenciyi gözaltına aldı. Daha sonra öğrenciler Vezneciler yönüne doğru yürüyüş yaptılar. Aynı gün akşam 20:00 dolaylarında Platform, “hak alma” eylemini okuldan çıkarak sona erdirdi. 50 öğrenci gözaltına alındı. Aynı gün Ankara Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu Kredi Yurtlar Kurumu önünde kredilerin iptali için eylem yaptılar. Polis saldırısı sonucu 20 öğrenci gözaltına alındı.

4 Mart: Koordinasyon ve İnisiyatif’in çağrısıyla gözaltına alınan öğrencilerin serbest bırakılması için eylem yapıldı. Beyazıt Meydanı’nda yapılan açıklamanın ardından 2000 kişilik topluluk sloganlarla Sultanahmet Adliyesi’ne kadar yürüyerek oradaki öğrencilerle buluştu. Savcılığın tutuklu yargılanmasını istediği 22 öğrenciden 2’si tutuklanırken diğerleri serbest bırakıldı.

7 Mart: Koordinasyon harcını yatırmadığından kaydı yapılmayan öğrenciler kin Avcılar Kampus’unda okulu terk etmeme eylemi yaptı.

15 Mart: 16 Mart katliamını protesto etmek için Koordinasyon, Platform ve Öğrenci İnisiyatiflerinin çağrısıyla Beyazıt Meydanı’nda yapılan mitinge 2500 öğrenci katıldı. Aynı gün Eskişehir Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu 600 kişiyle “Parasız Eğitim” eylemi yaptı.

18 Mart: Uludağ Üniversitesi Öğrenci Koordinasyonu’nun paralı eğitime ve faşist saldırılara karşı yaptığı 12’ye 5 kala eylemine polis saldırdı. 167 öğrenci gözaltına alınırken 13 tanesi tutuklandı.

22 Mart: İstanbul Koordinasyon, 1. Rektörler Zirvesine alternatif zirveyi Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptı.

23 Mart: Demirel’in Çankaya’da yaptığı Üniversite Zirvesi’ne karşılık Üniversite Öğrencileri Platformu, Öğrenci inisiyatifleri ve çeşitli sendika temsilcilerinin katıldığı 3000 kişilik bir gösteri yapıldı. Çıkan tartışma sonucu bazı gruplar ayrıldı. Çankaya’ya yürüme kararı değiştirilerek D.T.CF.’ye yürüyüşe geçildi. Polisin saldırısı sonucu 150 öğrenci okula girebildi. Polisin cop, göz yaşartıcıcı bomba ve tazyikli su kullanarak yaptığı operasyon sonucu 127 öğrenci gözaltına alındı, 26’sı tutuklandı.

26 Mart: İstanbul Koordinasyon “Parasız Eğitim Parasız Sağlık” için bir miting düzenledi. Sendikaların ve pek çok kitle örgütünün desteklediği mitinge 3000 kişi katıldı.

27 Mart: Başta İstanbul, Ankara, Eskişehir, Burdur, Bursa Üniversite Öğrencileri Koordinasyonları olmak üzere İzmir, Balıkesir, İzmit ve başka pek çok ilden öğrencilerin katılımıyla Ankara Zafer Meydanı’nda 4000 kişilik bir miting düzenlendi. Harcını yatırmadığı için okuldan atılan veya kaydı yapılmayan öğrencilerin tekrar okula dönebilmeleri için Danıştay’a dava açıldı. Aynı gün I.Ü. Edebiyat Fakültesinde Ülkü Ocakları imzalı afişlerin öğrenciler tarafından indirilmesi sonucu çıkan çatışmadan sonra 7 öğrenci gözaltına alındı.

17-19 Nisan: Ankara polisinin 24 Nisan öncesi yaptığı operasyonlar sonucu 36 öğrenci hiçbir sebep gösterilmeden göz altına alındı.

24 Nisan: Türkiye Üniversiteleri Öğrenci Koordinasyonları A4 diye formüle ettiği talepleriyle Beyazıt Meydanı’ndaydı. Merkez Kampüs’e alınmayan öğrenciler Aksaray’a doğru yürüyeceklerini açıkladılar. Öğrenciler yürüyüşe geçerken polis saldırdı, 50 öğrenciyi gözaltına alındı. Aynı gün Çukurova üniversitesi öğrencileri A4 eylemine destek yürüyüşü yaptılar.
2 Mayıs: Ankara koordinasyondan 9 öğrenci tutuklandı.
13 Mayıs: 1. Alternatif Eğitim Şurası Ankara Öğrenci İnisiyatifleri tarafından yapıldı. Polis saldırısı sonucu 56 öğrenci gözaltına alındı!

24-25-30 Ekim- I.Ü. Edebiyat Fakültesi ve Merkez Kampüsü’nde, İTÜ Maslak Kampüsü’nde Cephe gazetesi yüzünden çıkan tartışma sonucu çatışmalar yaşandı, gericiler okuldan atılırken okullarda protesto gösterileri
5 Kasım: YÖK protestosu öncesi İstanbul’da operasyon yapan polis 150 öğrenciyi gözaltına aldı. Aynı gün Bursa’da YÖK eylemine hazırlanan öğrencilere faşistlerin saldırması sonucu jandarmayla çatışma yaşandı, 4 öğrenci gözaltına alındı ve 3’ü tutuklandı.
6 Kasım: İstanbul Koordinasyon ve Platformun çağrısıyla yapılan eyleme, öğrenciler henüz Beyazıt Meydanı’nın girişimleyken, polis saldırdı. 200 öğrenci köpekler ve coplarla yaralanırken 585 öğrenci gözaltına alındı. Ankara’da Cebeci Kampüsünde Koordinasyon ve Platform tarafından yapılan protesto gösterisine polis saldırdı ve 50 öğrenciyi gözaltına aldı. Bu öğrencilerden altısı tutuklandı. Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesindeki eyleme polis

saldırdı, 110 öğrenci gözaltına alındı. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Amasya Eğitim Fakültesindeki YÖK eylemine polis saldırdı, 30 öğrenci gözaltına alındı. Ayrıca aynı gün Adana, Bandırma, Mersin, Zonguldak ve Malatya’da da YÖK karşıtı eylemler yapıldı, Malatya’da 30 öğrenci gözaltına alındı.
7 Kasım: 6 Kasım’da gözaltına alınanlar serbest bırakıldı, İstanbul’da aileler Emniyetten Adliye’ye kadar yürüdü.
13 Kasım: İstanbul Koordinasyon Sultanahmet Adliyesi önünde basın açıklaması yaparak polisler hakkında suç duyurusunda bulundu.
6 Aralık: Ankara 2 nolu DGM Mecliste pankart açan 8 öğrenciye 3,9 ile 18 yıl arasında değişen toplam 96 yıl ceza verdi.
14 Aralık: Ankara Demokrasi Platformu’nun çağrısıyla Kızılay Meydanında yapılan mitinge Türkiye üniversite Öğrencileri Koordinasyonu da katıldı.
Eylemler Sloganlar Yarattı
*Ferman devletin üniversiteler bizimdir

*Sabrın sınırında dolaşıyoruz

*Gölge mi bizim gölgemiz yoksa biz mi gölgenin gölgesiyiz

*Bu sefer uçtuk! Haraçları ödemiyoruz

*Gönül ferman dinlemiyor

*Tembellik yok, isyan var

*Madem öyle, işte böyle: Fermanları yaktık geri dönüş yok

*Umut yürekte, yürek isyanda, isyan mahpusta (isyan her zaman)

*Hava karardıkça kararıyor, yıldız olalım

*Polis boş durma çeteleri yakala

*Ne kadarsak o kadarız, ama sensiz bir kişi eksiğiz

* Hayal gücü 20 Aralık’ta Beyazıt’ta!

SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN SÜREKLİ MÜCADELE 1997
21 Şubat: İstanbul Koordinasyon ve aileler Ankaralı tutsak öğrenciler için bir basın açıklaması yaptılar ve Taksim’e kadar yürüyerek TBMM’ye gönderilmek üzere hazırlanan metne imza topladılar.
6 Mart: İTÜ Öğrenci Cepheleri 96 yıl hapis cezasına çarptırılan arkadaşlarını desteklemek için postaneye kadar yürüyerek Çankırı Cezaevi’ne kart gönderdiler.
11 Mart: İstanbul Koordinasyonun düzenlediği “Üniversite buluşması” eylemi Beyazıt’ta yapıldı. Eyleme Düşünceye Özgürlük kitabına imza atan 12 ülkeden 21 aydın ve yazar katıldı. 2000 kişiyle gerçekleşen eyleme KESK, Halkevleri, İHD İstanbul Tabipler Odası, İstanbul Barosu, 68’liler Birliği Vakfı, çeşitli dernek ve sendika yöneticileri ile çok sayıda öğretim elemanı ve öğrenci yakını destek verdi.
12 Mart: Gazi Üniversitesinde Forum yapan devrimci öğrenciler toplu çıkış yaptılar. Çıkışta toplu olarak bekleyen faşistler cezalandırılarak 12 tanesi hastanelik edildi.
14 Mart: 6 Kasım 96’da gözaltına alınan öğrencilerden 433’ü hakkında 2911 sayılı yasaya ve başka bildik yasalara muhalefet etmek suçundan açılan dava Sultanahmet Adliyesi’nde görüşülmeye başlandı. 6 Kasım’da okunamayan basın açıklaması adliye önünde okundu. Oldukça neşeli geçen duruşmaya Halil Ergün, Suavi, Edip Akbayram, Ferhat Tunç ve Şanar Yurdatapan da katıldı.
16 Mart: 16 Mart şehitleri öğrenciler, DKÖ’ler ve siyasi partilerin Beyazıt Meydanı’nda düzenledikleri mitingle anıldılar.
4 Nisan: İstanbul Koordinasyon Kurultayını Boğaziçi Üniversitesinde yaptı. ÖES, Eğitim-Sen, Öğrenci Aileleri ve Yakınları Derneği, diğer illerden Koordinasyon temsilcilerinin ve İYÖDER temsilcisinin yaptığı destek konuşmalarının ardından yaklaşık 1000 kişinin katılımıyla şenlik yapıldı.
15 Nisan: İstanbul Koordinasyon çetelere karşı “Demokratik Türkiye, Demokratik Üniversite” adıyla başlattığı kampanyayı saat 21:00’da Galatasaray Lisesi önünde yaptığı basın açıklamasıyla bitirdi.
1 Mayıs: İstanbul Koordinasyon Şişlideki eyleme 1000 kişiyle katıldı.
4 Mayıs: Geleneksel İTÜ şenliği çadırların kurulmasıyla başladı. Bu yılkı şenlik “Çeteler Mecliste Öğrenciler Hapiste” şiarıyla tutsak öğrencilere ithaf edildi.
18 Mayıs: Bergama Halkının düzenlediği şenlik ve anıt kitabenin açılışına başta Ankara ve İstanbul Öğrenci Koordinasyonları olmak üzere pek çok ilden öğrenciler katıldı.
23 Mayıs: Merkez Kampusun yan kapısında toplanan öğrenciler polis ve faşist saldırısını kınayan basın açıklamasını okuduktan sonra yaralıları ziyaret etmek için Haseki Hastanesine doğru yürüyüşe geçtiler, Laleliye ulaştıklarında arkadan ve önden polis saldırısına uğrayan öğrencilerden 156’sı gözaltına alındı pek çoğuda yaralandı.
19 Haziran: Tutsak öğrencilerin serbest bırakılması için toplanan imzalar Galatasaray Postanesi önünde yapılan basın açıklamasıyla TBMM’ye gönderildi’.
İsyan yargılanamadı! 1998
SOSYALİST GENÇLİK GRUPLARI VE… ÖĞRENCİ ÖRGÜTÜ ÖNERMELERİ
Türkiye’nin tüm üniversitelerinde geniş bir öğrenci kesiminin politik açlık içinde olduğu ve klasik öğrenci örgütlenmelerinin etkisini yitirdiği ’94-95 döneminde ortaya çıkan cephe faaliyetleri ve koordinasyonlar, ’95 yılının yaz aylarında ve öğrenim döneminin başında çalışmalarını yoğunlaştırmıştı. Koordinasyonu yaratan gönüllü birliktelikle; açık, kapsayıcı ve kararlı bir tarzda yürüyen çalışmaların sonucu ilk olarak, 20 Ekim’de Ankara’da yapılan mitingle ortaya çıkmıştı.
Koordinasyon, eylemleriyle öğrenci gençlik içinde ve halk nazarında meşruluğunu kanıtlarken dışarıda kalmayı tercih eden siyasi yapılanmalar da Koordinasyona çeşitli eleştiriler yöneltiyorlardı. En çok eleştirilen ise eylemlerde kullanılan tarzdı. Onlara göre koordinasyon, eylemleriyle, mücadeleyi yasal sınırlar içine hapsediyordu ve renkli eylemler

yaparak öğrenci gençliği ‘pasifize’ ediyordu. Fakültelerden çok dergi sayfalarında yürüyen

bu tartışmalar, bir süre sonra yerini örgütsel tartışmalara bıraktı. Çok geçmeden örgüt tartışmaları sonuçlandırıldı ve aralarında Koordinasyon karşıtlığı dışında hiç bir örgütsel ortaklık bulunmayan siyasi yapılanmalar bir yapılanma kurdu: Öğrenci Platformları… Platform, Koordinasyon’un “reformistliğine” karşı “radikal” bir eleştiri olarak ortaya çıktı. 13 siyasi yapılanmadan oluşan Platform’un söz ve karar süreçleri, diğer öğrencilere kapalıydı. Ajitasyon ve propaganda ilkelerinde birlik sağlamak gibi bir ilkesi olmadı ve bu yüzden de

Platform eylemlerinde bağımsız öğrencilere söz hakkı yoktu. Ayrıca birim tanımlaması ve yerel faaliyet yapılmadığı için öğrencilerin etkilenme şansı tamamen merkezi bir şekilde alınan kararlara bağlıydı. Platform, 23 Mart 1996’da Ankara’daki DTCF işgalinden sonra

siyasi yapıların birbirini suçladığı bir yer haline gelerek dağıldı.
Bu dönemde yoğunlaşarak süren şekilsel tartışmalar başka bir yapılanma daha yarattı: Öğrenci İnisiyatifleri… Emek Partisi gençliğinin örgüt tartışmalarından çıkan inisiyatifler, örgütsel olarak bir ilkesizliği içinde barındırıyordu. Bu yapılanmanın içinde, kol ve klüplere, öğrenci derneklerine ve öğrenci meclislerine bağlı öğrenciler bulunuyordu ve her birinden gelen temsilciler Öğrenci İnisiyatifinin gündemini belirtiyordu. Öğrencilerin sendikal örgütlenme tarzını ifade eden bu tarz, öğrenci gençliğin ihtiyacının gerisinde kalıyordu. Öğrencilerin sorunları sadece öğrenci olmaktan kaynaklanan sorunlar olmadığından bu öneri gerçekçi görünmüyordu. Zaten Öğrenci İnisiyatifleri, Emek Partisi’nin gençlik kolu gibi işlemekten öteye geçemedi ve Platform gibi ’95-96 öğrenim döneminin sonunda dağıldı.
Bu dönem boyunca yapılan tartışmalar, daha çok şekilsel tartışmalardı. Politik tartışma sayılabilecek, demokratik halk üniversitesi ve sosyalist üniversite tartışmaları bir süre sonra geçerliliğini yitirdi. Yöneltilen onca eleştiriye karşın çeşitli gruplar, söylem bakımından (özerk demokratik üniversite, üniversiteler bizimdir) ve pratik açıdan (okul terk etmeme, harç ödememe eylemleri) koordinasyonun açtığı yoldan yürüyordu.
Yapılan tartışmalar ve yöneltilen eleştiriler, ileriyi görmeyen bir tarzda yürüdü. Çünkü ayrışma hedeflere göre değil, eski alışkanlıklara göre şekilleniyordu. Bu dönemde, farklı önerilerin hareket açısından olumlu bir zenginlik yaratma şansı kullanılamadı. Anlamlı polemiklerle yürütülmesi gereken tartışmalar, siyasi etik bakımından da oldukça talihsiz bir mecraya sürüklendi, dolayısıyla dış koşulların yeterince yıpratıcı olduğu bir ortamda sürdürülen tartışmalar, öğrenci gençliği olumsuz yönde etkiledi.
Bir öğrenim yılı sonunda dağılan üç yapı (Özgür Eğitim Platformu, Öğrenci Platformları ve Öğrenci İnisiyatifleri) ardında birçok tartışma bıraktı. Bu tartışmaların en önemlisi hala tam anlamıyla karşılanmamış olan öğrenci hareketinin demokratik kitle örgütü ihtiyacıydı. ’96 yazı boyunca süren tartışmalardan iki tane öneri çıktı: Öğrenci dernekleri ve öğrenci platformları. Önerilen dernek modeli, özellikle ’80’den sonra öğrencilerin öz-örgütlenmesi durumundaydı, öğrencilerin derneklere duyduğu aşinalık, meşruluk şansını bir kat daha arttırıyordu. Ayrıca derneklerin üniversite yönetimi tarafından tanınması ve yasal olması bazı avantajları da beraberinde getiriyordu. Ancak derneklerin demokratik kitle örgütü formunda tasarlanmasına rağmen pratikte böyle kullanılmaması demokratik öğrenci hareketi açısından bu iddianın kaybedilmesine yol açtı. Ayrıca farklı okullarda kurulan dernekleri birleştiren bir çatı olmadan derneklerin ortak eylem örgütlemesi akıllara, kararların demokratik bir şekilde alınmadığını getiriyordu. Öğrenci Meclisleri için de aynı eleştiriler geçerli fakat, meclislere “anti-emperyalist” oldukları sanılan müslüman öğrencilerin alınabileceği önerisi gençlik mücadelesi ihtiyaçları bakımından oldukça yersiz bir öneriydi.
Ortaya çıkan görüntünün bir tarafında, militanlığa polisle çatışmaktan başka bir anlam yüklemeyen ve kendi dar siyasi örgütlenmesini öğrencilere dayatan, bir yanda da sistemle her düzeyde çatışmaktan kaçınan ve geri eğilimleri besleyen tarz var.

Öğrenci hareketi içinde, kendini parti kolu olarak konumlandıran gruplar ise öğrenci hareketini yönlendirmek bir yana.hareket içinde oldukça dar bir kitleye hitap etmekten öteye geçemediler.
Genel olarak, öğrenci hareketinin sadece “öğrenci sorunlarıyla ilgili bir hat belirlemesini” öneren gruplar siyasallaşmaya karşı çıkmakla öğrenci hareketinin gelişmesine ket vurmaktadır. Öğrenciler harçların özelleştirme ve kirli savaş politikasına hizmet ettiğini dile getirirken belli bir siyasallaşmayı da hedef gösteriyorlardı. Çünkü Türkiye’nin neresinde olursa olsun uygulanan her politikanın altında emperyalizmin ve faşizmin izlerini bulmak mümkün
Öğrenci hareketinin son 3 yılı içinde tartışılan birlik sorunu ise çoğu zaman yanlış argümanlarla değerlendirildi. Grupların bir kısmı, gençlik mücadelesinin birliğini örgütlemek yerine devrimcilerin eylemde birlik kurmasını tercih ettiler. Aşağıdan yukarıya işletilmesi gereken mekanizmalar, pratiğin yoğunluğu bahanesiyle ertelendi. Bunun sebebi, demokratik kitle örgütünün bir ilke değil, zorunluluk ve yük gibi algılanmış olmasıydı. Merkezi eylemlerde kurulan birlikteliklerle ajitasyon ve propagandada birlik ilkesi hayata geçirilemedi. Bu birlikler öncülük tartışmasının yoğun ve çoğu zaman yanlış yapılmasına yol açtı. Çoğu grup, arkasında yürüyen kitleye tüm hatlarıyla öncülük yaptığını iddia etti.

Ancak adına yönetimde söz ve karar istediği öğrenciyi ülke gündemine ve kendi yaşamına müdahale eden bir özne olarak değil, eylemlerde “öncü”nün arkasındaki kitle, gibi gören zihniyetin başarısının kendinden menkul olduğu eninde sonunda ortaya çıkan bir gerçektir. Çünkü öncülük önde yürümek ve direktif vermek değil, paylaşımcılığı ve dönüştürücülüğü hedefleyecek kanallar yaratmaktır. Ve hedeflediklerini, kurulması için uğraştıkları dünyanın ölçülerine uygun yapmayanlar öncü olamazlar.