Emperyalist Saldırganlığa, Gericiliğe ve Faşizme Karşı Bilimin ve Emeğin Devrimci Saflarına

Üniversiteliler 6 Kasım’da kendi gündemlerine meşru, militan, kitlesel eylem çizgisiyle müdahale ettiler. Şimdi üniversitelileri, aynı eylem çizgisini, yeni-liberalizmin yapısal reformlarına, faşizme ve gericiliğe karşı tüm toplumsal muhalefet bileşenleriyle birlikte örgütleyeceği bir mücadele süreci bekliyor.

YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün görev süresi 5 Aralık’ta doldu. Gürüz koltuk sevdasından vazgeçmeyeceğini gösterircesine siyasete göz kırparak üniversite camiasına veda ederken, onun başkanlığında YÖK’ün üniversite sisteminde yarattığı tahribat tüm ağırlığıyla ortada duruyor. Gürüz’ün üniversiteye biçtiği rol rejim bekçiliğiydi. Üzerine aldığı temel görev ise sermaye üniversitesinin kurucu adımlarını atmak.

Piyasalaştırma sürecinin hızlandırılması, paralı eğitim uygulamalarının yaygınlaştırılması, üniversitenin bilimsel üretkenliğinin sermaye çıkarlarını temel alan bir anlayışa göre yönlendirilmesi; son 8 senede üniversite sistemin de yaşanan bu değişimin altında Gürüz’ün imzası var. Elbette ’94’te TÜSİAD’a hazırladığı yükseköğretim raporundan sonra sermayenin üniversite projesinin başına getirilen Gürüz, ekibinin hazırladığı Yükseköğretim yasasıyla üniversitelere son vuruşunu yapıp gitmek isterdi. Ancak uzlaşmaz tavrı ve üniversitede kurduğu kastlaşmış ilişki ağı onun “görev süresini” 5 Aralık’tan çok daha önce bitirdi. YÖK başkanlığına; Gürüz’ün sermayenin yoluna koyduğu taşları kaldıracak ve onun eksikliklerini tamamlayacak bir aday arandı ve sonunda iki anahtar sözcükle birlikte isim açıklandı, anayasa hukukçusu Prof.Dr Erdoğan Teziç; uyumlu ve liberal.

“Gürüz’ün büyük hizmetlerini şükranla anacağız, görev süresi içinde, üniversiteleri Avrupa liginde oynayacak bir takım haline getirdi”
Erdoğan Teziç

Yeni YÖK başkanının Gürüz’ü ve YÖK’ün üniversitelerdeki işleyişini sahiplenmesi en çok akademisyenleri üzmüş olmalı. Yıllardır üniversitelerde ki baskıcı yönetim altında ezilen akademisyen camiasında Erdoğan Teziç’in atanması beklenti ve rahatlama havası yarattı. Ancak hocalarımız yine kişinin önündeki sıfatı atlayarak erken davrandılar. Erdoğan Teziç’in unvanı YÖK başkanlığıdır ve üniversite sisteminde işleyiş kişiler üzerinden değil kurumlar üzerinden yürümekte ve uzun vadeli projeler etrafında şekillendirilmektedir. Üniversitelerin bütün olarak yeniden yapılandırılmasının planlandığı bir sürecin başına getirilen Teziç elbette ki rasgele bir seçim değildir. Bu dönemi iktidar, sermaye ve üniversiteyle uyum içinde götüreceğine, değişimleri gerçekleştirirken aşırılıkları törpüleyip taraflar arasında bir denge kurabileceğine inanıldığı için tercih edilmiştir. YÖK başkanı kucağındaki bebek olarak tanımladığı ÜAK’ın yasa taslağı için öğrenci konseylerini ve öğretim üyeleri derneklerini Ankara’ya çağırarak görüşlerini alacağını söylüyor. Oysa Teziç işe daha 1.5 ay önce 6 Kasım’da gençliğin Ankara sokaklarından yükselen sesine kulak vermekle başlamalı. Üniversitelileri önlerine koyduğu yasa hakkında görüş almak için karşısına alan köhnemiş YÖK kurumunun başkanı olarak değil, üniversiteyi sahiplenen bir akademisyen olarak üniversitelilerin mücadelesine destek vererek.

Teziç’in üniversitelilerle görüşmesinde üniversite sorunlarından neyi gündem edeceği bilinmez ama üniversitelerde yükselen soruşturma saldırısının o masada konuşulmayacağı kesin, çünkü ne üniversitelerde soruşturması olan öğrenciler ÖTK’ya seçilebiliyor ne de ÖTK sistemi üniversitenin genel sorunlarının temsiline dayanıyor. Zaten ÜAK yasasının tartışıldığı sırada ÜAK başkanı Ayhan Alkış’ın üniversitesinde soruşturma terörünü öğrencilerine yönelttiğini dillendirmek balığın baştan koktuğunu göstermek olur. Bir sene boyunca AKP’yle çatışırken demokratik üniversite sözünü ağzından düşürmeyen Ayhan Alkış, önce YTÜ’de şenlik yaptıkları için 60 öğrenciye soruşturma açtı, ardından 3 haftada arka arkaya açılan 5 soruşturma ile kırılması zor bir rekora ulaştı. Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz, ÜAK başkanının üniversitede sergilediği tutum ÜAK taslağıyla sermayenin çizgisinden sapma olmayacağı gibi üniversiteler üzerinde ki baskı ve denetimin de devam edeceğini gösteriyor. Soruşturma dalgası Y.T.Ü ile bitmiyor tüm üniversitelerde saldırı yoğunlaşırken İ.Ü’de kantarın topuzunu iyiden iyiye kaçtı. Ülkenin en köklü üniversitesinin rektörü Alemdaroğlu TTB tarafından bilimsel hırsızlık yaptığı gerekçesiyle kendisine verilen 2 ay meslekten men cezasının acısını üniversitelilerden çıkarıyor. Eyleme katılmaktan, afiş asmaya soruşturmalar İstanbul üniversitesinde rutin hale gelmişken şimdi Alemdaroğlu çarşaf çarşaf açıkladığı listelerde yer alan üniversitelileri okula sokmuyor. 60 öğrenci 19 Aralık anmalarına katıldıkları gerekçesiyle üniversiteye giremiyor, eğitim hakları gasp ediliyor. Üniversiteyi bir iktidar alanı olarak gören Alemdaroğlu, tamda bu sebeple, bilim üretmeyi değil bilimi kendi çıkarları için kullanmayı seçip üniversite yöneticiliğini polislikle eşdeğer tutuyor.

Tek başına soruşturmalar değil bu dönemde özellikle Anadolu üniversitelerinde ÖGB ve polis terörü de öne çıkıyor. Kürt illerinde 6 Kasım eylemlerine polisle birlikte saldıran ÖGB’ler, Osmangazi üniversitesinde paralılaştırma karşıtı kampanya yapmak isteyen öğrencileri kelepçeleyerek okuldan çıkardıktan sonra hastanelik edene kadar dövdüler. Mersin Üniversitesi’nde ise polisler işi üniversite içinde keyfi olarak öğrenci dövmeye kadar vardırdı. Sivil faşistlerin, ÖGB’lerin, üniversite yönetimleri ve polisin işbirliği sadece solcu öğrencilere değil tüm üniversitelilere ve üniversitenin kendisine yönelmiş bir saldırıdır. 3 Kasım seçimlerinde siyasal temsilcilerinin yaşadığı hezimetten sonra, yerel seçimler yaklaştıkça toparlanma çabasına giren sivil faşistlerin ülke genelinde hareketlenişi üniversitede yansımalarını bulmaya devam edeceğe benziyor. AB uyum süreci yasalarında Kürtçe eğitim ve yayın konusunda devletin izin verdiği ölçüde yaşanan esnemeye karşı ırkçı söylemleriyle ortaya dökülen faşistler, Kürtçe türkü söylediği için İbrahim Tatlıses’i, Kuran’a laf ettiği gerekçesiyle KESK başkanı Sami Evren’i sokakta tehdit ederken, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Kürt halkını hedef gösteren afişleri indiren demokrat öğrencilere, Çanakkale üniversitesi yurtlarına saldırdılar, 96’dan bu yana ilk kez İTÜ’de varlıklarını gösterdiler. Faşist hareket, her dönem içerikleri itibariyle Türkiye egemen ideolojisinin dayandığı temel unsurları (Kürt sorunu-Kıbrıs meselesi- Ermeni sorunu gibi) ‘ulusal çıkarlar’ söylemi etrafında milliyetçiliği ve ırkçılığı örgütlemede kullandılar. Devlet tarafından bu ideolojinin toplum nezdinde örgütlenmesinde desteklendiler. Şimdi Kıbrıs konusunda ve Kürt sorununda Türkiye egemen politikaları tıkanmış ve statükocu anlayışın çözülmeye başlamasıyla bir eşiğe dayanmış durumda. AB ve ABD tarafından Güneyin AB’ye alınacağı Mayıs 2004 ‘e kadar Kıbrıs sorununun çözüme ulaşmasında yapılan baskı ve Loizidu davasında ödenmesi kabul edilen tazminatla Türkiye devletinin Kıbrıs’ta işgalci olarak bulunduğunu kerhen de olsa kabulü, diğer yandan Kıbrıs seçimlerinden hemen sonra AKP iktidarının sürekli Annan planına vurgu yapması, Kıbrıs sorununun emperyalist stratejiler etrafında çözüleceğini gösteriyor. Türkiye dış politikasında yaşanan kırılma elbette ki MHP’nin ve ulusalcıların iktidar aygıtıyla kurdukları ilişkinin açısını büyütüyor. Toplumda kendi lehlerine saflaşma yaratabilecek etki alanları daraldıkça saldırganlaşıyor, sokak eylemlerini örgütleyerek, özellikle üniversitelerde gerginlik yaratıp çatışma koşulları içinde kendi tabanlarını tutmak istiyorlar.

Bu dönem içinde üniversiteye yönelen bir diğer saldırı İslamcılardan geldi. Türkiye halklarının ABD emperyalizminin Ortadoğu’da izlediği sömürgecilik politikalarının ve AKP iktidarının işbirlikçilik siyasetinin sonuçlarıyla yüzleştiren 15-20 Kasım’daki bombalama eylemlerinden sonra İslamla terör yan yana anılabilir mi tartışmaları devam ederken, İslamcı olduklarını hiçte saklamayan bir grup üst üste 2 gün İ.Ü’ye saldırdı. Uzun zamandır üniversitelerde sesleri solukları çıkmayan İslamcı örgütler belli ki İsrail ve İngiliz hedeflerinin vurulduğu intihar eylemlerinin ülke içinde ve uluslar arası alanda yarattığı etkiyi üniversitelerde de kendileri lehine örgütlemek için adım atmış, terör eylemlerine ilişkin üniversitelerde asılan “kahrolsun emperyalizm kahrolsun şeriat” afişlerine ve üniversitelileri “ABD emperyalizmine ve islami teröre karşı ” eyleme çağıran bir duyuruya saldırırken, kanıma dokunuyor diyerek islami terör kavramını kullanmaktan ısrarla kaçınan Erdoğan’dan feyiz almışlardı.

Bombalama eylemlerinin belki de en kritik siyasal sonuçlarından birini Türkiye ABD ilişkilerinde yaşanan gelişmeler oluşturdu. Karşılıklı heyetlerin gidiş gelişiyle hareketlenen bu süreç teröre karşı ortak mücadele hattının çizilmesi olarak dışarı lanse edilse de aslında Türkiye’nin Ortadoğu’daki emperyalist sömürgecililik ilişkilerine eklemlenme çabasının ivmeleneceği bir dönemi işaret ediyor.

Belli ki, ABD’nin Irak’ta ihale alacak ülkeler listesine Türkiye’yi son anda eklemesi boşuna değil. Ortadoğu Amerika için emperyalist paylaşım mücadelesinin en kritik noktalarından biri. İşgalci güçlere giderek daha fazla kayıp verdirerek büyüyen direnişi, Saddam’ın örgütlediğini söyleyerek işin içinden çıkmaya çalışan, ancak direnişin Saddam’ın yakalanmasından sonra hız kesmeden devam etmesiyle iddiası çürüyen ABD için işbirlikçi rejimlerin konumlanışı da bir o kadar kritik. Bu nedenle Türkiye sistemi ve İslamcı kökeniyle AKP iktidarı uzun süredir emperyalist merkezler tarafından İslam coğrafyası için örnek bir model olarak sunuluyor. Oysa, laik ve müslüman olarak örneklenen bu sistemin emperyalizm açısından alkışlanacak tek yeri işbirlikçiliği. Bir yandan emperyalist savaş politikalarının izini süren Türkiye egemenleri diğer yandan işbirlikçilik siyasetini Türkiye halklarına yönelen emperyalist neo-liberal saldırganlığın ayaklarını oluşturarak devam ettiriyorlar. Kamu reformu ve 2004 bütçesi bu saldırının en yakıcı ve güncel biçimi. AB uyum süreciyle birlikte hazırlanan ancak aslında uluslararası sermayenin ana yönelimlerinden birini, kamusal alanın tasfiyesi ve piyasa mantığı içinde yeniden yapılandırılmasını, en temel kamu hizmetlerinin paralılaştırılmasını ve kamu personelinin işçileştirilip sosyal güvencesiz bırakılmasını temel alan Kamu Reformu meclis gündemine girdi. Sermayenin kar alanlarını alabildiğine genişleten tasarı, halkın yaşam koşullarını ise alabildiğine tırpanlıyor. Gerisi aşikar; daha fazla yoksulluk, işsizlik, eğitim ve sağlık hakkının gaspı, sermayeye bağımlılığın hücre hücre yaşamlarımıza yayılması. AKP hükümetinin sermayenin çıkarlarını temel alan iktidar etme biçimi çok başlı bir süreçte ilerliyor. 2004 bütçesinde 160.9 katrilyonluk bütçenin % 42’si borç faizlerine, % 6’sı personele % 2.96’sı sağlığa ve % 7.9′ u eğitime ayrılmış durumda, bütçe gelirlerini oluşturan vergilerden % 70′ ini halk ödüyor. Daha önce olduğu gibi hazırlanan bütçe yine sermayenin, halka karşı açılan savaşın, faiz ve borç ödemeleri ile emperyalizme bağımlılığın bütçesi.

Bu ülke de 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 1 milyar 629 milyon. İş bulma kurumuna başvuruların son bir sene de %74 arttığı açıklanıyor. Erdoğan ise sendika kongresinde ekonomi politikalarına tepki gösteren işçilere “bu ülke sizden oluşmuyor geride 70 milyon var” diyor. Asgari ücretleri 300 milyon mu 350 milyon mu olsun diye haklarında sermayeyle pazarlık edilen yoksullar, hak aramaya çalıştıklarında ‘nereye dökülürlerse dökülsünler’ diye tehdit edilen kamu emekçileri ya da ‘haddinizi bilin’ diye azarlanan işçiler bu sayının içinde değil, öyle ya Erdoğan için çıkarlarını tüm toplumun yaşamı üzerine ipotek koyarak savunduğu bir avuç sermayedar 70 milyona bedel.

Sermaye programı egemenlerin terör konseptiyle birleştiğinde en tehlikeli biçimine bürünüyor. Erdoğan’ın terör kavramını geniş tutmasının bir sebebi yerel seçimler öncesi İslami duyarlılıklara sahip tabanına ve İslamcı örgütlerle organik ilişkiler içinde ki kadrolarına ‘hala sizdenim’ mesajı vermekse, diğer yanı politikalarının sonuçlarından doğru hareketlenen ilerici güçleri Türkiye halklarına yönelik kontrol baskı ve şiddet mekanizmalarını sağlamlaştıracak şekilde terörle mücadelenin hedefi haline getirmek. Bombalama eylemlerinden sonra terörle mücadelenin ekseninin İslamcı örgütlerden hemen PKK’ya kaydırılması, Şişecam işçilerinin grevlerini milli güvenlik gerekçesiyle 60 gün ertelenmesi bunun ön adımlarıydı. Kamu reformuna ve 2004 bütçesine karşı haklarını savunmak için sokağa çıkan KESK’in örgütlediği eylemlere izin verilmemesi, insan hakları haftasında ki etkinliklere polisin saldırması, sağlıkçıların parasız sağlık, iyileştirilmiş çalışma koşulları talepleri ile yaptıkları eylemlerin yasa dışı ilan edilmesi ve 6 Kasım’da söz hakkı isteyen öğrencilere tutuklama kararı çıkarılması ise süreci takip eden gelişmeler. Üniversitelerde soruşturma terörünün artışıyla toplumsal muhalefete yönelen devlet teröründe ki gözle görülen artış birbirini tamamlıyor.

Parasız Eğitim, Parasız Sağlık, İnsanca Bir Yaşam İçin Sermaye Programına, Devlet Terörüne Karşı Mücadeleye

Devlet terörü, soruşturmalar, kamu reformu, YÖK yasası, 2004 bütçesi… Sermaye programının, emperyalizmle işbirliği siyasetinin sonuçları ortaya çıkmaya başlıyor. Üniversitelerimize ve ülke halklarına yönelen saldırı artıyor. Meşru militan ve kitlesel; 6 Kasım Kızılay meydanında gençlik bu saldırının karşısında örgütlenecek eylem tarzının çağrıcılığını yaptı bile. Kızılay meydanında yaşanan çatışma yalnız kendini yaşamdan ve siyasetten dışlayanlara karşı gençliğin öfkesinin harekete geçmesi değildi. Gençliğin kendi ideallerini üniversiteyi ve aslında tüm toplumun beklentilerini neoliberal saldırganlığın yeniden yapılandırma projelerine yedekleyen egemenlere uzun zamandır biriktirdiği enerjisi ve iddiasıyla karşı duruşuydu. 5 Kasım’da Türkiye çapında iş bırakarak sağlık hakkı talebini yükselten sağlık emekçilerinden bir gün sonra mücadele zincirine sağlam bir halka ekledi üniversiteliler. Sonbahar muhalefeti 5 Kasım’da sağlık emekçilerinin eylemiyle 6 Kasım YÖK protestosuyla iyi bir başlangıç yapmış oldu. Muhalefetinin bu güçlü başlangıcının devamı KESK’in kamu reformu ve bütçeye karşı örgütlediği eylemlerle devam etti. Ancak 5 ve 6 Kasım’daki kararlı eylem çizgisi KESK eylemlerinde sergilenemedi. Bu sonbahar toplumsal muhalefetin bir diğer e önemli dinamiğini taşeron çalışan işçilerin gerçekleştirdiği direnişler oluşturdu. Türkiye tarihinde ilk kez iki ayrı taşeron direnişi bir araya gelerek ortak eylem yaptı ve birbirlerinin direnişine destek oldu. Önümüzdeki günlerde sağlık hakkı talebiyle eylemlerine devam edecek olan doktorlar, bütçe ve çalışma yaşamına dair yapılan düzenlemelerden mağdur olan yoksul ve işsiz kitleler ve tabii ki ÜAK yasası elden ele dolaşıyorken demokratik üniversite ve parasız eğitim isteyen üniversiteliler meydanları boş bırakmayacak. Parasız eğitim, parasız sağlık hakkı, insanca çalışma koşulları, yoğunlaşan devlet ve soruşturma terörü karşısında özgür ve demokratik bir ülke bir üniversite istemi halkın ortaklaşan talepleri haline geliyor. Üniversiteliler gelecekleri ile ilgili alınan kararlara müdahale etmek için 6 Kasım’da barikatın arkasına bir adım attılar. Şimdi önemli olan kendi alanından doğru gündeme müdahale eden üniversitelilerin ülke gündemindeki her çatışmaya aynı açık yüreklilikle girmesidir.