Faşist saldırılara karşı tüm üniversiteliler taraftır -Aralık 2004

Bu eğitim yılı başından bu yana Tokat’ta bir üniversite öğrencisinin oruç tutmadığı gerekçesiyle Yeşilırmak Nehri’ne atılması ile gündeme gelmeye başlayan faşist saldırılar birçok ile yayıldı. Bursa ve İzmir’de üniversitelilerin bıçaklanması, Marmara Üniversitesi ve Ankara DTCF’de faşistlerin üniversite içine saldırması, İstanbul Üniversitesi’nde üst üste iki kez faşistlerin üniversite dışında pusu kurarak öğrencileri satır ve sopalarla yaralaması, KTÜ’de öğrenci derneğinde örgütlenen faşistlerin, bir öğrenciyi dernekte sorgulamaları, yine İzmit’te üniversitede çıkarılan öğrenci gazetesini satan iki öğrencinin kaçırılarak tehdit edilmeleri ile başlayan gerginliğin ardından faşistlerin tekrar üniversiteye saldırarak üç öğrenciyi yaralaması, en son İTÜ’de ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde yine faşistlerin solcu öğrencilere satırla saldırması ile devam etti. Bu saldırıların karşısında ise üniversite öğrencileri özsavunma haklarını kullanarak doğrudan verdikleri cevaplarla ve saldırılar sonrası düzenlenen çeşitli eylem ve basın açıklamaları ile durdular.

Faşistlerin üniversiteye saldırması alışılmadık bir durum değil, her dönem üniversiteler özellikle sol hareketin temel dinamiklerinden birini oluşturması, ilerici değerlerin savunusunu yapması nedeniyle faşist çetelerin hedefi oldular. MHP çatısı altında partileşen faşist hareketin, sokak gücünü oluşturan ülkü ocakları, 70’lerde sol hareket karşısında egemenlerin yürüttüğü iç savaş politikasında ‘komünizme karşı savaş’ adı altında terör yöntemlerini halka karşı kullanırken, üniversitelerde de onlarca devrimci demokrat genci katlettiler. Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu gibi aydınların öldürülmesi, kontgerilla destekli 1977 1 Mayıs, Maraş, Çorum, Bahçelievler, Balgat katliamları, Kürt halkına yönelik kanlı saldırılar yine sivil faşist katillerin elleriyle gerçekleştirildi. Kontrgerillanın emrinde yarı askeri bir terör örgütüne dönüşen ülkü ocakları etrafında taban örgütlenmesini yapan faşist hareket kadroları her dönem kontrgerilla teşkilatları ile işbirliği içinde kurulan cinayet şebekelerinde, bunlarla iç içe geçmiş mafya, kadın ticareti uluslararası uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ağlarında kilit rollerde yer aldılar.

Evet bugünlerde ülke tarihinde ki en kanlı katliamların faili olduğu bilinen, afişe olan her türlü mafyatik ilişkinin, ‘derin devlet’ operasyonunun altından çıkan faşistlerle üniversitelerimizde yine sık karşılaşmaya başladık. Gençlik mücadelesinde genel bir hareketlenme yaratan 6 Kasım öncesi sürecin genel olarak faşistlerin üniversitelilere saldırılarını yoğunlaştırdıkları ramazan ayıyla kesişmesi, saldırıların alışılageldik vakalar olarak görülmesini kolaylaştırsa da, saldırıları değerlendirirken ‘şiddeti-terörü’ değer olarak içselleştirmiş faşist hareketin her dönem siyasal temsil alanındaki gücünü, kontrgerilla ile geliştirdiği ilişkilerin yanında, sokağı hareketlendirmedeki kabiliyeti ile arttırdığını göz önünde tutmak gerekmektedir.

1999-2002 arası iktidar ortağı iken şimdi parlamento dışı kalan MHP’nin etki alanının giderek daraldığı ve sokak gücünün gerilediği herkes tarafından bilinen bir gerçektir. MHP hükümet ortağı iken emperyalist odaklar ile doğrudan ilişkiler kurmuş, egemenlerin programlarını bir iktidar ortağı parti olarak uygulamış yani ‘iktidar olma durumunun’ kendisi ile terbiye edilmişti. İktidarı süresince ‘ideolojik duruştan’ savrulduğu gerekçesiyle eleştirilen MHP, merkez partisi kimliği ile koalisyonda tutunmaya çalışmış, bu durum ise hareketin taban dinamiği ile merkez arasındaki açıyı arttırmıştı. Ancak iktidar olmanın avantajları ile tabandaki rahatsızlıklar örtbas edilmişti. MHP’yi parlamento dışında bırakan seçimlerden bu yana parti içi çekişmelerin arttığı, Bahçeli’yi eleştirenlerin onu hareketi genel merkeze sıkıştırmakla suçladığı biliniyor. Bu koşullarda Bahçeli’nin daha birkaç ay önce “medya bize yer vermiyor” diye yakınarak ülkücü hareketi tekrar şahlandıracaklarını duyurmasının ardındaki ihtiyacın ne olduğu açık. MHP kendi kadrolarını bir arada tutmaya, tabandaki rahatsızlıkların üzerini ortak düşmanlara karşı örgütlenecek çeşitli hareketlenmelerle örtmeye, Türkiye’deki siyasal iktidarın olası tökezlemelerinde kendine kırpılacak göze diri görünmeye çalışmaktadır. MHP merkezinin generallere gönderdiği göreve çağrı içeren mektup, Telafer saldırısı, Fener Rum Patrikhanesi meselesi, Kuzey Irak’ta yaşanan gelişmeler, Felluce operasyonu ve bunun yanında gay-lezbiyen film festivali için bile faşistlerin sokak eylemi yapması bu sürecin örnekleridir. Ancak MHP’nin sokak ayağının gücü elbette basın açıklaması yapan kitlenin sayısından değil asıl olarak eli satırlı-bıçaklı katillerden gelmektedir. Merkezden yapılan diri durma çağrısının üniversitelere faşist çetelerin ve üniversite içindeki odaklarının saldırısı biçiminde yansıması da bu sebepledir.

İdeolojik olarak emperyalist kapitalist sistemi hiçbir zaman karşısına almayan, iktisadi toplumsal açıdan kapitalist sistem dışında bir alternatifi tasarlamayan faşist hareketin siyasi temsilcisi MHP; bugün bölgedeki emperyalist savaş ve işgale, ülkede AKP eliyle örgütlenen emperyalist sömürgeleştirme programına (AB süreci, neoliberal yasal düzenlemeler vb) karşı bütünlüklü bir siyaset geliştirememektedir. T.C.’nin kırmızı çizgileri olarak adlandırılan geleneksel politikaların çözülüşüyle ise milliyetçi çıkarlar söylemine dayanarak, “düşman ve tehdit” algılarıyla süreklileştirdiği siyaset yapma zeminini hızla yitirmektedir. MHP’nin çıkmazı da burada başlamaktadır. Bir yandan Türkiye’nin siyasal atmosferinde iktidar hedefi olan her siyasal düzen partisi gibi, emperyalist politikalarla doğrudan doğruya karşı karşıya geldiği an yiyeceği tokatla iktidar mücadelesi ekseninden uzaklaşacağını bilmekte, diğer yandan ancak ulusalcı bir kanaldan emperyalist programların tutamak noktası haline getirdiği belli başlıklarına karşıtlıkla siyaset yapabilmektedir. (AB’ye “evet” ama Kıbrıs’ın tanınmasına “hayır” denmesi ya da yabancı sermayeye arka arkaya kolaylık sağlanırken yabancıların toprak ve gayrimenkul alışına karşı çıkılması gibi. Yani MHP gerçekte bugün milli davası (!) uğruna değil siyasal arenada bir güç olarak ayakta kalabilmek uğruna çaba göstermektedir. Faşist hareket, siyaset yapamama halinin yarattığı kriz derinleştiği sürece, kendine, yaratacağı provokasyon ve gerilimlerle, yeri geldiğinde sokak gücünü devreye sokarak geliştireceği çatışma ortamıyla hareket alanı yaratmaya, kendini bu alan üzerinden varetmeye çalışacaktır.

Üniversitelerde yaşanan faşist saldırıların faşist hareketin merkezinden yönlendirilen organize bir planın parçası olup olmaması bir yana siyasal alanında yaşadıkları krizin-daralmanın ve iç çatışmalarının etkisini taşıdığı aşikardır.

Tüm üniversiteliler faşist saldırılar karşısında taraftır!

Bugün üniversitelerde yaşananların yansıtılmaya çalışıldığı biçimiyle sol – sağ çatışması olmadığı açıktır. Faşistler üniversiteye ve üniversitelilere saldırmış, üniversiteliler ise üniversitelerini ve kendilerini savunmuşlardır. Faşist saldırılar başladığı andan itibaren artık tüm üniversiteliler bu saldırılar karşısında taraf haline gelmiş durumdadır. Bugün hiçbir zaman ne maddi ne de düşünsel olarak üniversite içi unsurlar olmayan faşistlerin saldırıların karşısında durmak; insanlığın ve üniversitenin savunduğu evrensel değerlere saldıran gerici, ırkçı ideolojilerinin karşısında durmak demektir. Tarihte faşizme karşı mücadelenin en ileri örneklerini sergileyen üniversiteliler bugün faşist saldırıların karşısında tek vücut olarak durmalı, faşist hareketin üniversite ve üniversitelerde yarattığı çatışmalar üzerinden siyaset yapmasına izin vermemelidirler.