Gençliğin Tek Bir Devrimci Yolu Vardır: Demokratik Üniversite, Demokratik Ülke

İki gericilik arasında

AKP ile YÖK arasında

İslamcı terör ile emperyalist terör arasında

Sermayenin devletçi biçimi ile özelleşmiş biçimi arasında

GENÇLİĞİN TEK BİR DEVRİMCİ YOLU VARDIR: DEMOKRATİK ÜNİVERSİTE, DEMOKRATİK ÜLKE

Bir öğrenim döneminin daha sonuna yaklaştığımız bugünlerde, ülkede ve üniversitede siyaset daha çok “iki gericilik arasında” salındı. AKP-YÖK arasında süren kıran kırana gerici iktidar çatışmasına son mantıksal noktayı demokratik öğrenci hareketi 6 Kasımda Kızılay’da koydu. Bu koşullarda üniversite adına söylenebilecek en ileri söz, Kızılay’da söylendi. Gerici faşist YÖK sistemi, gerici liberal AKP hükümetinin hükümet meydanında üniversitelilerce demokratik biçimde, -açıktan, doğrudan, lafı dolaştırmadan- eleştirildi. Üniversite hakkında demokrasi ve bilimsel özgürlük adına köklü değişimler tasarlandığı bir koşulda, söz konusu değişim programlarının gerici karakteri, YÖK’ün ve hükümetin “sahte demokrasi törenleri” ve bütün engeller aşılarak, her ikisini de dikey kesen bir sorgulama tarzıyla, üniversiteliler seslerini ancak meydanlarda yükseltebildiler. İçişleri Bakanı, “bu masum bir öğrenci gösterisi değil, bunda bir meydan okuma var” dedi. Zaten öğrencilerden de her zaman bunu beklemez miyiz? Her zaman okumalarını; özgürce okumalarını… Eğer bu kasıtlı olarak, sermaye iktidarlarınca, hükümetlerce engelleniyorsa, meydanlarda okumalarını, meydan okumalarını bekleriz onlardan.

Böylece, demokratik öğrenci eyleminin fiilen gösterdiği gibi, aylardır üzerinde çalıştıkları “demokratik üniversite” programları da, en azından üniversite öğrencilerini dikkate almayışıyla şimdilik, daha başından hastalıklı doğmuş oldu. Hastalığın tedavisinde bir “Anayasa hukukçusu” işe yarar mı, -kronolojik olarak- bunu zaman gösterecek. Erdoğan Teziç’in YÖK başkanlığına atanması, Hoca’nın olumlu kişiliğinden olsa gerek, popüler sol beklentileri tatlı tatlı kaşımaktadır. Kronik hastalıkları bir süredir kocakarı ilaçlarıyla “sağ”altmaya çalışan sol, bu tatlı tatlı kaşınmayı bir iyileşme belirtisi olarak yorumlayabilir. Ama biz gene de, bir Anayasa hukukçusu olarak Hikmet Sami deneyimini unutmayarak, bunu solun klasik kaşınmasına yoralım. Hastalıklı YÖK sisteminin tek bir ilacı vardır: Aşağıdan bir hareketle, özerk demokratik üniversite!

Ülke siyasetini kıskacına alan, halkın özgürlük ve demokrasi alanını kısıtlayan öteki “iki gericilik”se, İslamcı hareket ve emperyalizmdir. 15/20 Kasımda İstanbul’da patlak veren İslamcı terörle birlikte aylardır etrafından dolaştığımız Irak’ta, hatta Ortadoğu’da süren emperyalist savaşın özel bir biçimi artık ülkemize taşınmış oldu. Savaş karşıtı hareketin, toplumsal muhalefetin ve solun patlamalar karşısınki ilk deneyimleri pek parlak sayılmaz.

Patlamalar, dehşetli bir acizlik duygusu yaratıyor. Buna salt terörün yıldırıcı etkisi yol açmıyor. Patlamaların tıpkı bir “doğal felaket” gibi algılanması ya da “komplo teorileriyle” açıklanması da yol açmaktadır. Hayatın doğal akışını kıran felaket sonrasında, bir an önce normalleşmeye çalışan insanlar yığını bırakmaktadır. Benzer bir şekilde komplo teorileri de, olayı, gerçek bir siyasal eylem süreci olamaktan çıkararak, olaya metafizik bir gizem katmaktadır. Eylemi gerçekleştirenler, ister “teröristler”, ister istihbaratçılar olsun, “olağan-üstü” insanlardır. “Sıradan geçek insanlar, bu alana müdahale edemez; direnmek boşuna; dünya değiştirilemez…” Ne kadar inceltilirse inceltilsin, en modern analizler sonucunda ulaşılsın, bu yaklaşım şu bildik kadercilikten başka bir şey değildir.

Komplo teorilerinden muzdarip çoğu yaklaşım da, olayın sonuçlarının analizinden bir tavra varmaya çalışmaktadır. İlk bakışta doğru gibi görünen bupopüler yaklaşım, kaderciliğin bir başka biçimine de varabilmektedir. “Sonuçlar, sürekli hareket halindeki güçlerin sonuçlarından başka bir şey değildir. Önceden görülen sonucun oluşumuna somut olarak katkıda bulunulduğu ölçüde, sonuçları görmenin, öngörünün bir anlamı olabilir. Sonuçların kendiliğinden hedefe götüreceği beklentisi, tam anlamıyla tarihsel bir mistisizm, bir tür mucizenin beklenmesidir. Devrimci yaklaşım hareket halindeki güçlerin somut incelenmesidir.”

Patlamalar savaşın bir biçimidir. Ve buna ancak savaş karşıtı hareketin bir biçimiyle; birleşik gür bir sesiyle yanıt verilebilir. Emperyalist savaşa, işgale, AKP işbirlikçiliğine ve İslamcı teröre hayır! Nasıl ki, “iki gericiliğe” yanıt 6 Kasımda Kızılay’da demokratik öğrenci hareketi temelinde yüksek sesle verildiyse, buna da emek hareketi temelinde gelişen “aralık muhaleti”nde yine yüksek sesle verilecektir. Demokratik öğrenci hareketi ve emek hareketi patlamaların gölgesine sinmeyecektir.

Bu noktada toplumsal muhalefetin önüne ciddi bir güçlük çıkmaktadır: Savaş ve terör eylemleriyle bunlara karşı mücadelenin ve emek karakterli muhalefet eylemlerinin tek bir toplumsal devrimci eylem çerçevesinde ele alınması. Savaş karşıtı birikimin yeni mücadele dönemine aktarılmasında görülen zorluk hesaba katıldığında, hele hele öznel siyasal çıkarların baskın çıktığı önümüzdeki yerel seçim süreci göz önünde bulundurulursa, önümüzdeki günlerde “gençliğin devrimci idealizmi”ne çok şey düşmektedir. O enerjik doğruculuğuyla her çatışmada olması gereken tarafta ve her zaman barikatın önünde bilimin ve emeğin devrimci sloganını yüksek sesle haykıran gençliğe çok ihtiyaç var. Teröre karşı protestolarda, kamu emekçilerinin, sağlık işçilerinin ve onurlu öğretmenlerimizin mücadele günlerinde, üniversitenin olanca canlı renkleriyle yanlarında olduğunun bilmelerine çok ihtiyaç var.

Bu basit olarak, üniversiteyle emekçi muhalefeti arasında ortak eylem süreci olarak algılanmamalıdır. Bugün sermayenin, neoliberalizmin ve İsalamcı terörün baskı altına aldığı ülkemizde, tüm emekten yana ilerici devrimci güçlerin ortak bir dünya ve toplumsal muhalefet biçimi tasarlamaları (hayal etmek) ve bunun sonuçlarını birlikte hissetmeleri ve bu sonuçları ortak örgütlemeleri anlamına gelmektedir. Devrimci eylem ve buna gençliğin katkısı, işte bunun çalışmasını yapmaktır.

Bu çalışma, taşeron işçilerinin hak alma mücadelesine tıpkı doğrudan bir emekçi gibi katılmaktan tutun da, 6 Kasımlarda meydanlarda dile getirilen “demokratik üniversite”nin kuruluş işine bizzat bir kurucu gibi bugünden başlamaya kadar bir dizi devrimci eylemi ve bunların öncü modellerini içermektedir. Toplumsal muhalefet cılız da olsa, emek eksenli bir eylem hattına girmiş bulunmaktadır. “Parasız sağlık”, “parasız eğitim” ve “iş güvencesi” talepleri, bu hattın ortak talepleri olarak, üniversite dahil yeni bir muhalefetin çağrıcı seslerini oluşturmaktadır. Bu sesler, üniversiteye özgü bir yaratıcılıkla ve üniversiteli bir karakterle üniversitede ve emekçi halkın yanında yansımasını bulacaktır.

İslamcı terör gibi bütün halkı yaralayan ve toplumum sarsan eylemler, gençliğin devrimci eylem sürecini kesintiye uğratan, gelip geçici kader anları değil, devrimci eylemin içinde yeni biçimler kazandığı hesaplaşma anlarıdır.