Gerçek bir hikaye: Faşizme karşı mücadelenin rengi – Aralık/Ocak 2019

Erkek egemenliğine karşı kurtuluş yolu aynı zamanda faşizme karşı mücadeleden geçmektedir. Feminist bir öz-savunma ile toplumun tüm alanlarının dönüştürülmesi, yenisinin kurulması ancak kadınlar tarafından gerçekleştirilebilir

Yirmibirinci yüzyıl tarihsel olarak neoliberal kapitalizmin kendine özgü krizlerine ve devrimci çıkışlara sahne olmaktadır. Finans kapitalin krize girmesi ile yükselen gerici/otoriter sağ rejimler dalga dalga inşa edilmekte, bu tarihsel görevi sahiplenen aktörler teker teker yerlerini almaktadırlar. Merkez kapitalist ülkelerden sömürge ülkelere baskı, gericilik, kadın ve çocuk düşmanlığı, göçmen ve LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleri ve ırkçılık had safhaya ulaşmış, toplumun birçok kesimi büyük bir kuşatma altına alınmıştır. İktidarlar krizin çatlaklarını onarmak için zor aygıtlarını/şiddeti devreye sokmakta ancak bu zora karşı her alanda parçalı direniş hareketleriyle karşılaşmaktadır.
Anti-emperyalist, anti-gerici, anti-şovenist ve anti-cinsiyetçi siyasal çizgide ilerleyen mücadele dinamiklerinin bugün en belirgin ve yön veren özelliklerinden birine baktığımızda kadın mücadelesi, kuruculuğuyla karşımıza çıkmaktadır. Kent-doğa mücadelelerinde, savaş karşıtı eylemlerde, göçmen ve LGBTİ+ mücadelesinde, emek alanında ve gençlik hareketinde öne çıkan öznelerin büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturmakta, devrim uzun zaman sonra bariz bir biçimde cinsiyet değiştirmektedir. Bugün faşizme karşı mücadelenin anahtar rolünü kadınlar üstlenmektedir. Kadınların faşizme karşı mücadelede bu rolünü kavrayabilmek için faşizmin kadın sorununa bakışını ve kadınlara yönelik politikalarını incelemek gerekir.

İtalya’da faşizm ve kadın
Faşizm bir siyasal hareket olarak ilk kez İtalya’da I. Paylaşım Savaşı sonrasında ortaya çıkmıştır. İtalya’da faşizmin dayanaklarından biri, I. Paylaşım Savaşı sonrasında (1918-21) Büyük Bunalım Süreci’nde, işçi ve köylülerin ekonomik, toplumsal ve siyasal taleplerini eylemlerle, grevlerle ve işgallerle dile getirdiği bir çıkış başlatmış olması ile birlikte işçi ve köylülerin devrimci saflarda yer almaya başlamasıyla sosyalist devrim tehdidinin ortaya çıkmasıdır. Ayrıca 19. yüzyılda İngiltere’de genel oy hakkından esinlenmiş ‘’kadınların kurtuluş’’ hareketinin tehdit olarak görülmesi ve liberal demokrasinin var olan sorunlara çare olamaması da nedenler arasındadır.
Devlet-birey arasında kurulan bireylerin devlete karşı itaati zorunlu kılınmış, insanların eşit olmadığı, bazı insanların diğerlerinden daha üstün olduğu topluma aşılanmıştır. Sınıfsal uçurumun ortadan kalkması için “milli bilinç ve milli çıkar” kavramları ortaya atılmış, milliyetçiliğin yayılmacı ve militarist yönü ön plana çıkarılmış, sadakat ve itaat sağlanması için yoğun propaganda faaliyetleri gerçekleştirilmiştir. Özellikle gençliği kontrol altına almak için eğitimde gerici düzenlemeler yapılmış ve son olarak söylem ve eylemler militarize edilmiştir.
Bu noktada özellikle faşist rejimin militarizmle ile kurduğu bağ sonucu kadın ve erkeğin toplumsal rolleri bu çerçeve etrafında şekillendirilmeye başlanmıştır. “Ulusu koruma” görevini düşmana karşı savunmayı, gücü, şiddeti, cesareti, disiplini, ulusa sadakati ve saldırganlığı erkekle/erkeklikle özdeşleştiren faşizm, kadını, yönetilmesi ve korunması gereken vatan toprağı olarak görmektedir. Militarizmin ataerkil yapıyı pekiştirici olması, ataerkil düşüncede bu sürecin devamlılığını sağlamak için kullanılmaya devam edilmiştir. Şiddetin kurumsallaşması ve erkek hegemonyasının paralel bir şekilde tırmandırılması karşısında kadın, geleneksel anne ve eş olarak rollerini yerine getirme zorunluluğunda bırakılmıştır.
İtalya 1915-1918 Savaşı’nda 600.000’den fazla insanın hayatını kaybettiği ve yarım milyon insanın fiziksel hasar aldığı, ekonomik bunalımın had safhaya ulaştığı, savaşta yakınlarını kaybeden kadın ve çocukların büyük bir çoğunluğu oluşturduğu, savaştan dönenlerin işsizlikle karşı karşıya geldiği ve okuma yazma bilinmeyen yığınların oluştuğu bir ülke halindeydi. Bu süreçte Mussolini iktidara gelmek için temel olarak politikalarını kadınlar üzerinden kurmuştur. Hatta Mussolini iktidara gelmeden önce Fasci’lerin kurulmasıyla ilgili 1919 Programı’nda gerçekleştirmiş olduğu bir konuşmada ‘’kadınlara genel oy hakkı’’ verileceği üzerine belli belirsiz söylemlerde bulunmuştur. Ancak 1920’li yıllardan sonra faşist rejimin kadın düşmanlığı gözle görünür bir hal almıştır.
Kadına yüklenen sorumluluklar dışında kadının ikinci cins olduğu hatta erkekten daha aşağı olduğu üzerine bilimsel çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Kadının bedensel ve zihinsel olarak erkekten daha alt düzeyde olduğu, ailesi ve dolayısıyla eviyle ilgilenmesi, çalışma hayatından uzak kalması gerektiği vurgulanarak eve hapsedilmeye çalışılmıştır. Mussoli’nin “kadın ve makine” adlı yazısında kadınların çalışma hayatında bulunmasının kadını erkekleştirdiğini, nüfus problemlerini ortaya çıkardığını ve bu durumda erkeğin işsiz kalarak, onurunun zedeleneceğini söylemiştir. Bununla birlikte kadını eve hapseden politikalar izlenmiş, kadın istihdamında sınırlandırmayla beraber eğitim hayatında da birçok yasak getirilmiştir.
Toplumsal düzen içerisinde kadın ve erkeğe biçilen rollere paralel olarak faşist rejimin var olduğu tüm alanlarda iktidar-din ilişkisi kurulmuştur. Bu ilişki papanın ve kilisenin koruyuculuğu altında yürütülmüştür. Katolik kilisenin toplumsal yaşam üzerinde kurduğu hegemonya, kadını kamusal alandan soyutlamakta ve geleneksel annelik misyonu yüklenmesinde büyük bir etki yaratmaktadır. Örneğin; Papa XI. Pius, kilise ile faşizminin uzlaşması üzerine, evlilik üstüne Casti Connubii genelgesini açıklamıştır. Bu genelgede evliliğin çoğalmanın nedeni olduğu ve kadının tek görevinin bu olması gerektiğini söylemiştir.
Bu politikaların toplumsal hayatta kontrolünü sağlayabilmek adına, kadınların annelik görevlerini ve sağlıklı bir üreme gerçekleştirmelerini denetleyen Ulusal Anne ve Çocuk Bürosu isimli kurum kurulmuştur. Bununla birlikte kadınların evlerinde ve aile yaşamlarında kullanabilecekleri bilgilerin paylaşıldığı, geleceğin annelerini yetiştirmek üzere İtalyan kız çocukları, genç İtalyan kadınlar, genç faşist kadınlar ve faşist kadınlar isimli organizasyonlar oluşturulmuştur.
İtalya’da faşizm her ne kadar kadınlara yönelik gerici politikalarını uygulamaya ve kadınların yaşamını kuşatmaya devam etse de 1924’te Molinelia’da, işçi kadınlar kendilerine zorla dağıtılmış kartları faşist sendikalara geri vermişler ve öfkelenen kadınların üstüne asit atmışlardır. Çoğu kadın yaralanmış ve içlerinden biri gözlerini kaybetmiştir. Yine o yıl içinde, Milano’da ve Bologna’da tütün işçisi kadınlar grev yapmışlar; Salernitano’da dokuma işçisi kadınlar yine eski kızıl birliklere bağlı kalmak istediklerini belirterek faşist sendikalara girmeyi reddetmişlerdir. 1925 yılında da dokuma ve tütün fabrikalarının kadın işçilerinde büyük bir hareketlenme görülmüştür. O yıllarda kadınların faşizme karşı direnişte kitlesel, militan örneğini 200.000 tarım işçisi kadının greve gitmesi göstermektedir.

Kinder, kuche, kirche!
Almanya’da faşizm İtalya örneğini aşmış bulunmaktadır. Alman faşizmi mali sermayenin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının kurduğu şiddete dayalı açık diktatörlüktür. İtalya faşizmi ile paralel benzerlik gösteren yönleri olmasına karşı Hitler faşizmine özgü bazı özellikler yer almaktadır. Kadınları erkek egemen sisteme tabi kılmak açısından tek olan Nazi ideolojisi, ırk-cinsiyet eşitsizliği anti-feminizm ve antiYahudizm şeklinde toplumda sistematik olarak yerleştirilmeye çalışılmıştır.
1933 yılına gelindiğinde Hitler’in kadınları açıkça hedef aldığı görülmektedir. Hitler 1932 yılında seçim için çıkardığı bildiride “Kadının ve erkeğin insan soyunu sürdürme görevi, birlikte çalışmadan daha önemlidir…”, “Kısacası bizim çabamız ömür boyu birbirine bağlı iki eşe bir aile kurmakta kolaylık sağlamak olacak…” cümleleri yer almaktadır. Aynı şekilde Almanya’da devlet, örnek olmak için bir kararname ile evli kadınları işten çıkarmıştır. İktidar tüm istihdam alanlarında önceliği erkeğe tanımaktadır. Hitler, iktidarının kadınlara yüklediği sorumluluğu tarif etmek amacıyla kullandığı 3-K (kinder, kuche, kirche/çocuk, mutfak, kilise) sloganı doğrultusunda genç kadınların eğitim hayatlarını sınırlandırmıştır. Eğitim alanında kadınların karma öğrenim hayatı yerine, ev işlerini öğrenmesi için ev ekonomisi dersi veren özel okullar kurulmaktadır. Aynı zamanda kadınlara ortaöğretim hayatlarında Latince dersleri verilmesi yasaklanmış; kadınların yükseköğrenim hayatı engellenmiştir. Kamusal alanlarla sınırlı kalmayan bu uygulamalar ailenin şekillenmesinde de görülmektedir. Çok çocuklu ailelerin ödeneklerinin artırılması, savaşta yakınını kaybeden kadınlara özel nişan verilmesi ve Anneler Bayramı ilan edilmesi gibi uygulamalar, Hitler’in izlediği gerici politikaları gözler önüne sermektedir.

Yenisini yazma zamanı…
Klasik faşizmden bugüne erkek egemen düzenin devamlılığının sağlanması amacıyla kadınlar, aile-din-militarizm denklemi arasında faşizme eklemlenmeye çalışılmaktadır. Ancak açık terör uygulayan iktidara karşı işçi kadınlar, fabrikalardaki çalışma kurallarını ihlal ederek, işe gitmeyerek ve iş yavaşlatarak tepkilerini ortaya koymaktadır.
Kadın mücadelesinin bugünkü penceresinden baktığımızda da, faşizmin en büyük düşmanları arasında kadınların yer aldığını görmekteyiz. Çünkü erkek egemenliğine karşı kurtuluş yolu aynı zamanda faşizme karşı mücadeleden geçmektedir. Feminist bir öz-savunma ile toplumun tüm alanlarının dönüştürülmesi, yenisinin kurulması ancak kadınlar tarafından gerçekleştirilebilir. Her ne kadar değişen dünya düzeninde mücadele pratikleri ve deneyimleri farklı olsa da şunu aklımızdan çıkarmamak gerekir, geçmişimizde büyük bir direniş tarihi yer almaktadır. Bugün de faşizme karşı mücadelenin yeni tarihsel dönemini kadınların oluşturacağı kesindir. Şimdi hayalini kurduğumuz hayatın hikâyesini yazma zamanıdır.