Gericiliğin ve faşizmin toz bulutunda kaybolmayacağız! – Mayıs Haziran 2007

Tam bağımsız, demokratik, kardeşçe ve insanca yaşayabileceğimiz  bir Türkiye ve üniversite kuracağız!

Bir öğrenim döneminin daha sonuna geldik. Üniversitelilerin yürüttüğü mücadele, başarıları, kazanımları, eksikleri ve hatalarına dair yapılan çıkarımlarla birlikte bir dönemi kapatırken, daha şimdiden yeni dönemin hesapları yapılmaya başlandı bile. Sene boyunca piyasalaştırma, gericilik, faşizm, soruşturma, atılma, şovenizm, saldırı, tehdit gibi onlarca belayla mücadele eden üniversiteliler, şimdi yazın bağrına saçılacaklar. Özgürlükçü fikirlerini ve deneyimlerini gittikleri her yerde yine mücadeleye tercüme edecekler. Daha güçlü bir öğrenci hareketi yaratabilmenin yollarını çoğaltacaklar.

Oysa maalesef yazlar, bu coğrafyanın hak ettiği güzellikte geçmiyor. Türlü ekonomik ve sosyal yıkımla malul halk, azdırılan milliyetçilik atmosferinde kirli seçim oyununu oynamaya zorlanıyor. Ama bir yandan da, gericilikle faşizm arasında olmayan farkları tercih etmeye zorlandığımız neo-liberal piyasa demokrasisinin danışıklı dövüşünü “seyrettiğimiz” bu günlerde, güzel günlere özlemimiz daha da perçinleniyor. Bizlerden istenilenlere inat, “terörle mücadelenin elemanları” olmayacağımızı ve eşitler ülkesinde özgür bireyler olmak için mücadele edeceğimizi haykırmak için inancımız daha da bileniyor.

***

Ülke gündemi inanılmaz bir hızla akıyor. Normalde haftalarca gündemde kalabilecek konular ertesi gün bir yenisiyle yer değiştiriyor. Katliamlar, gericilik, milliyetçi yalanlar ve emperyalist pazarlıklar içerisinde seçime giden bir ülkedeyiz. Bilderberg toplantısında patronların, komutanların, kırk yıllık emperyalistlerin yanında yer bulmuş rektörlerin üniversitesinde, piyasanın zorbalığı ve faşist saldırılar içinde dönemi kapatırken seçime çağrılan bir gençliğiz.

“Artık hepimiz şunu iyice içimize sindirmeliyiz. Terörle iç içe yaşayacağız. Hepimiz, kendimizi terörle mücadelenin elemanları olarak görmeliyiz. Şüpheli kişileri, valizleri, davranışları anında bildirmeliyiz.” Ülke genel seçimlere giderken durumu özetleyen en anlamlı cümle ancak bu olabilirdi. Ulus’taki iğrenç saldırının ardından Ertuğrul Özkök’ün bu cümleleri, bu süreçte egemenlerin halktan bekledikleri en olgun davranış biçimi olarak duyuruluyor. Bu cümlenin ima ettiği değil, dosdoğru söylediği şey, zaten içinde bulunduğumuz rejimin daha da kirleneceğidir. Temel arzuları halkı terörize etmek, yüreklere korku salmak ve “şimdilik” başta Kürt karşıtlığı ve Kuzey Irak sorununun “işbirlikçi çözümü” olmak üzere, yürütecekleri kirli kampanyalara destek bulmak. Büyakanıt’ın, Anafartalar’da yoksul halkın üzerinde patlatılan bombanın hemen ardından söylediği, “bu tür saldırılar büyük kentlerimizde olabilir, herkes hazırlıklı olmalı” cümlesi başka neyi ifade edebilir? Koskoca devlet, 1 Mayıs’ta tüm İstanbul’u gözaltına almayı başarabilen devletin koskoca güvenlik birimleri açıkça diyorlar ki; kapınızda bomba patlarsa benden hesap sormayın! Seçimlere giderken yaratılan “güvenlik ihtiyacı”, diğer hayat sorunlarını neredeyse egale etmiş durumda. İstenilen de bu değil miydi? Ancak bir problem var: peki halkı egemenlerin ekonomik-siyasi-polisiye zorbalıklarından kim koruyacak? Bu duruma sadece seçim sürecinin olağanüstü rejimi demek eksik olur. Sıcağı sıcağına polisin yetkilerini de genişleten egemenler, önümüzdeki süreçte halka karşı nasıl bir savaş yürüteceklerinin işaretlerini veriyorlar. Egemenler kendi aralarında iktidar ve rant kapışmasında seçim öncesi son turlara girerken, halkın üzerinde aynı faşist ve zorba elin sahibi olmayı unutmuyorlar. Yılların tecrübesi tabi, halkı “boş bırakmaya” gelmez.

2007 Türkiye’sinde eğer herhangi yeni bir gelişme olmazsa üç “belalı” tarih var demiştik. İki tanesi geçti bile. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 1 Mayıs. Şimdi sıra 22 Temmuz’daki genel seçimlerde. Cumhurbaşkanlığı meselesi beklendiği üzere devletin tepesinde egemenleri birbirine soktu. Hala çözülebilmiş değil. 1 Mayıs, adına yaraşır bir şekilde halk ve egemenlerin çarpışma günü olarak geçti ve Taksim bir daha geri verilmemek üzere kazanıldı. 22 Temmuz’a kadarsa “daha ne olur” ve 23 Temmuz’da ortaya nasıl bir tablo çıkar, göreceğiz.

Düzenin solu da sağı da aynı hesapta: Amerikancılık, gericilik ve faşizm için yarışacaklar!

Küçük Amerika olduğumuz iyice tescillendi. Teşbihte hata olmazmış, artık bizim de nur topu gibi “cumhuriyetçilerimiz” ve “demokratlarımız” var! Aradaki farkı bilen var mı demeye gerek yok diyecektik ki, liberallerimiz, “demokratlarımız” ve hatta kimi solcularımız, Ordunun AKP muhtırasının ardından, “demokrasi” namına nerdeyse AKP’nin arkasında saf tutuverdi! Öte yandaysa, AKP’ye karşı mücadelede laikliğin ve bölünmezliğin teminatı olarak görülen Orduya ve Ahmet Necdet Sezer’e yağan “bravolar” kendisini CHP’nin masasında “laik cumhuriyet” taraftarı olarak buluverdi. Cenazesi çoktan kaldırılan “batı sosyal demokrasisiyle” Türkiye’nin kendine has sömürge rejiminden kırma bir parti olan CHP tam ölmek üzereyken, devletin merkez kademelerinde iktidarlarını kaybetmek istemeyenlerin hayat öpücüğüyle “titreyerek” kendine gelmiş oldu. Milliyetçiliğin iyice tırmandırıldığı bir ortamda “hadi oradan AB” diyen Baykal, şimdi söylediklerini toparlamaya çalışıyor, piyasa düzeniyle, AB’yle sorunumuz yok! Sosyal haklar eskidendi! Zaten, tüm dünya sorunlarını “laiklik” torbasına sıkıştırabilen bir başka parti daha var mıdır mı acaba?

Seçimlere giderken birbirlerinin ipliklerini pazara çıkaran egemenler, devletin güç merkezleri için yürüttükleri mücadeleyle, azımsanamayacak bir süre Türkiye’nin geleceğini ipoteğe alacaklarının bilincindeler. Kirli pazarlıklar, verilen teminatlar, ittifaklar, birleşmeler birbiri ardı sıra açıklanıyor. Laiklik militanı CHP, Süleymancılar cemaatiyle pazarlık yapmakta, kırk yıllık sağcı İlhan Kesici’yi, onlarca öğrencinin kanına girmiş faşist Nur Serter’i, akademik intihal suçundan dolayı üniversitesinden 6 ay uzaklaştırma alan darbeci Necla Arat’ı, saflarına katmakta beis görmüyor. İyi de, zaten CHP’nin bu durumu yeni değil ki! “Anadolu solu” hikayeleriyle Şeyh Edibali’den alıntılarla, ilahiyatçı Yaşar Nuri’lerle bugüne gelen; faşist yüzünü güya bağımsızlıkçı bir söylemle örten, ne sosyal, ne sol ne de demokrat olan CHP, şimdi halktan, gençlikten oy istiyor! AKP, sosyal demokrat Ertuğrul Günay’ı ve alevi kimliğiyle bilinen Reha Çamuroğlu’nu saflarına katıyor. Ağar, DP içinde “susurluk çetesini” yeniden topluyor. Saadet Partisi, BBP ile buluşuveriyor ama BBP’nin kontrgerilla damarı ister istemez “susurlukçulara” da kaynıyor. Hiçbir ittifakta yer almayan yalnız kurt MHP ise, gözünü “Kürt sorununda” yaşanmasını istediği kirli savaşa çevirmiş, oradan toplayacağı oyların hesabını yapıyor.

23 Temmuz’da Meclisin gericilik, faşizm, Amerikancılık, liberalizm ve laiklik aritmetiğinin ne olacağını hep birlikte göreceğiz. Ama şundan emin olabiliriz: Ancak son iki senede muhalefet kabiliyeti yükseltilebilen CHP’yle (ve parayla milletvekili trafiğinden oluşan Anavatan’la) ortaya çıkan son görünüm bile Meclisi “krize” sokmaya yetmişti! Egemenlerin ülke yönetiminde kullandıkları bu paravan kurum bile her krizde düğümleniveriyor. Bu sefer Meclis’i daha karışık bir tablo ve daha büyük krizler bekliyor! AKP ve CHP dışında, her halükarda DP ve bir ihtimal MHP, Meclisin kilit partileri konumunda olmaya adaylar. Büyük bir ihtimalle daha açıldığı gün “cumhurbaşkanlığı seçimi” sorunuyla karşılaşacak olan Meclis’te, nasıl bir hükümet ortaya çıkarsa çıksın, tablonun adı “kriz” olacak. AKP ve CHP, bu iki ana partiden birinin muhalefet konumuna düşmesiyle birlikte bu yeni kriz ortamında en önemli sonuç, “sokağın” belirleyici gücünün artması olacaktır! Örneğin, bir olasılığa göre muhalefette kalacak bir AKP’yle birlikte artacak olan Cuma namazı çıkışı gösteriler kimseyi şaşırtmamalıdır! Sonuç olarak, önüne dizilecek onca sorunun her birinde düğümlenecek olan yeni meclisin, yine erken seçim gündemini ortaya çıkarması da kimseyi şaşırtmamalıdır. Sokağın gücünün artacağı bu kriz ortamına emekçi halk güçlerinin ve solun müdahalesi tarihsel bir önemde olacaktır. Öte yandan, bir başka sorunu da DTP’nin durumu oluşturmaktadır.

Türkiye egemenleri ve PKK, etnik temelli “kirli savaşa” doğru koşar adım!

Kürt halkına dönük baskılar, Ulus’ta patlatılan bomba ve Kuzey Irak hareketliliği Türk ve Kürt halkları için iyi bir geleceğe işaret etmiyor. Her iki tarafta da yükseltilen etnik temelli milliyetçilik, Kürt halkına dönük dozajı sürekli artırılan baskılar, kontrgerilla eylemleri ve PKK’nin, varolan ABD eksenli milliyetçi politik yönelimleri de eklendiğinde “yeni bir kirli savaşa” zemin hazırlandığı görülecektir.

Seçim barajına takılmamak amacıyla bağımsız adaylarla Meclise girme hesabı yapan DTP’li siyasilere karşı türlü baskı yöntemleri geliştiren egemenler, Kürt adaylarının Mecliste temsilini “en az noktaya” çekebilmek için baskıların dozajını artırdılar. Artırmaya da devam edeceklerdir. Topluma da “Kürt karşıtı” bir histeri yayan egemenler, bir yerde kendi varlık teminatlarından birisi olarak devam ettirdikleri “Kürt sorunu”nda yeni açmazlarla da karşı karşıyalar.

Kuzey Irak’ta, ABD’nin kontrolünde siyasi ve askeri inisiyatifini artıran Barzani’nin durumu ve içerdeki Kürt liderlerin Barzani’yle girdikleri dirsek teması, Türkiye egemenlerini Kürt sorunu karşısında sıkıştırıyor. Barzani’yle diplomatik ilişki krizi, Edip Başer’in görevden alınması ve Kuzey Irak’a müdahale etme-etmeme süreci bu bağlamda değerlendirilmelidir. Barzani-ABD ve Türkiye arasında gizli pazarlıklar devam ededursun, Türkiye’nin Kuzey Irak yoklaması yine ABD’nin tepkisiyle karşılaştı. PKK’nin de çatışmayı Kuzey Irak’a çekip ABD ve Türkiye’yi karşı karşıya getirme eğilimi de bu süreçte Barzani-Talabani, ABD ve Türkiye arasında beklenen gerilimlere (F-16 krizi) dönüştü. İç politikada asker şehitleri, PKK ve Kerkük konularını sürekli ısıtarak kamuoyu oluşturan egemenler, genel seçimler ve Kerkük referandumu tarihlerinin yaklaşmasıyla kendilerini “güç” bir duruma düşürmüş oldular. Büyükanıt’ın şu sözleri içine düştükleri güç durumdan AKP’yi sorumlu çıkarma gayretini özetliyor: “İçeri girip sadece PKK ile mi boğuşacağız yoksa Barzani ile de bir şeyler yapacak mıyız? Bir de ortada ABD var. Bunu bilemeyiz. Bana yazılı talimat verilmesi lazım”. Buna karşılık ülke içerisinde Kürt halkına dönük baskıları ve hukuksuzlukları artıran devlet ve tam da egemenlerin istediği gibi PKK’nin içine girdiği politik tercihler, ilerleyen zaman diliminde yine ABD’nin kontrolünde etnik temelli bir kirli savaşın devreye sokulacağını gösteriyor. Ordu ve AKP’nin topu sürekli birbirlerine attıkları bu süreçte “ABD, siyasi müttefikimiz. Biz onlarla ilgili olarak, onların daveti sebebiyle ta Afganistan’a kadar gidiyoruz. Bunları yapıyoruz. Şimdi böyle bir şeyde Irak’tasınız.” diyen Tayyip ve “Öyle ya da böyle, o sınırda daha fazla çatışma, Irak’ın istikrarına yardım etmeyecek, ancak biz Türklerle gerçekten çok, çok çok yakın çalışıyoruz” diyen Rice, “yeni pazarlıkların” coğrafyasını ve konusunu da aslında söylemiş oldular.

Oysa öte yandan birbiriyle et ve tırnak gibi olan Türk ve Kürt halklarının emperyalizmden kaynaklan ortak sorunlarını, ABD ve işbirlikçi egemenlerinden bağımsız bir şekilde çözecek irade yine bu halkların kendi geleceklerine sahip çıkmalarında ve içine itilmeye çalışılan kirli savaşa karşı kendi kardeşleşme projelerini devreye sokmalarındadır. Bu konuda sola ve sol değerleri koruyan Kürt inisiyatiflerine büyük görev düşmektedir.

Neo-liberalizme, faşizme ve gericiliğe karşı çaresizlik yok! Halkın hakları var!

Egemen siyasetin basıncı altında, sol bu süreçte de seyirci konumunu bozabilmiş değil. Özellikle, 1 Mayıs Taksim mücadelesinin yarattığı, gündeme emekçi halkın sözüyle müdahale etme motivasyonu, kendisini 1 Mayıs’tan sonra da devam ettirecek inisiyatifi almakta yetersiz kaldı. Bunda seçim sürecine dair farklı kurguların varlığı da önemli bir etkendi. Egemenlerin siyasi alanı doldurduğu bu süreçte halkın esamesi okunmuyorken; Amerikancılığa, faşizme, gericiliğe, cuntacılara, liberalizme karşı halkın ilerici bir ortak cephesini oluşturmak ve halkın politikasını güçlü bir merkezden üretmek en akılcı çözüm olabilirdi. Ancak sol bu süreçte iyi bir sınav vermedi. “Radikal İki” sayfalarından yaratılan “ortak aday” projeleri de, DTP’nin stratejisi altında girilen “bağımsız aday” esprisi de, sol açısından temeli sokakta bulunan bir siyasi programı değil, Meclisi amaç-araç açmazında değerlendirme algısını devam ettiriyor.

Bu noktada her ne kadar bir dizi gelişme yaşanmış olsa da, benimsenmesi gereken sahici ve gerçekçi bir sol bakış açısıyla diğerleri arasındaki ayrımları netleştirmekte fayda var. Çünkü ülkenin ve halkın içinde bulunduğu bu tehlikeli gidişata yalnızca Temmuz’un 22’sine kadar değil, asıl 23’ünden sonra daha sağlıklı müdahale etme zorunluluğu bulunmaktadır. Birincisi, solun “bağımsız aday” tercihi isabetsizdir. Seçimlere ancak sınırlı bir şekilde müdahale edebileceği açık olan sol, bu bilinçle hareket etmemektedir. Halk adına bırakın sosyal bir programı tek bir olumlu lafı dahi olmayan CHP’ye bel bağlamak zorunda kalan halkın “aman oylar bölünmesin” korkusu, bu sınırlılığın bir nedenidir. Öte yandan, sol yelpazenin ortaklaştırılamayacak tutumları da düşünüldüğünde; solun, seçim sandığına yönelik geliştirmesi gereken ortak politika, oldukça sınırlı bölgelerden, birleştirici simge isimler üzerinden gösterilecek “sembolik adaylar” olabilirdi. İkincisi, solun politikası 22 Temmuz’u değil, 23 Temmuz’u önüne koyan bir stratejiye dayanmalıdır. Üçüncüsü, halkın yaşadığı tüm sorunların sahici çözüm adresi olarak da, yaptırım gücü olarak da gösterilmesi gereken adres “koltuk” değil, “sokak” olmalıdır. Dördüncüsü, “isim” değil, “program” öne çıkarılmalıdır. DTP listesinden seçime giren “sol” adayların hiç birisi bir siyasi programa dayanarak, bu programı halka duyurarak (isimlerinden başka!) hareket etmemektedirler.

Oysa gelinen nokta itibariyle, bu dört husustan hiçbirisi sol yelpaze tarafından kıstas alınmadı. Tüm tartışmaların ardından halka umut olarak gösterilen sol alternatifler, neresinden tutulsa dökülüyor. Soros demokratı-AB liberali Prof. Dr. Baskın Oran’dan, salt Kürt kimliği üzerinden siyaset yapan, “Kürt sorununun” çözümünü halkın iradesine değil Barzani-ABD eksenine bağlamış olan DTP’sine ve onun peşine takılan sol güçsüzlere kadar, hiçbirisi sahici bir halk örgütlenmesi ve onun siyasi programı üzerinden hareket etmemektedirler. Zaten, siyasetin yukardan yürüdüğü bu süreç, halkı gerçek gündemleriyle siyaset alanına kesinlikle kabul etmiyor. Halk da kendi gündemini ancak sokakta gösterebiliyor. Bu nedenle halkın sokak pratiklerini geliştirme yolunda önemli adımlar atan Halkevleri’nin yürüttüğü mücadeleyi fikirsel ve eylemsel bazda, belirli bir programa doğru bir adım daha ilerletmesini sağlayacak olan Halkın Hakları Var Forumu önemli bir noktada durmaktadır.

Seçim sonrasında meclisin aritmetiği ne olursa olsun, bu meclis de meclis dışı güçler de, sokakta barınma hakkı için mücadele eden yoksul halkı, sokak ortasında vurulan Eğitim-sen’li Deprem öğretmeni, üniversitesinde türlü faşist baskı ve teröre maruz kalan üniversitelileri, sağlık ve eğitim hakkını isteyenleri, şeriatçı gericiliği burunlarında hisseden halkı, yargısız infazlarda katledilen ve her geçen gün etnik savaşın içine sokulan yoksul Kürt halkını, Kürt ve Türk halklarının kardeşleşme arzusunu, yeni Ortadoğu savaş planlarına karşı çıkanları, işbirlikçi ve neoliberal her türlü politikaya karşı “bağımsızlığı” ve “kamusallığı” savunanları, emek güçlerini ve gerçekten bir halk demokrasisine özlem duyanları temsil etmeyecek! Solun tek seçeneği, tüm bu gündemleri seçim öncesinde de sonrasında da örgütlemekten başka bir şey değil.

***

Gençlik için seçim kampanyası aslında daha erken başladı. “Haydi gençler siyasete”, “Haydi gençler Meclise”, “haydi gençler cumhuriyet mitinglerine” derken, laiklik-gericilik, bölücülük-vatanseverlik, askercilik-sivillik, liberallik-otoriterlik gibi egemen saflaştırma kanalları düşünsel olarak üniversitelilerde de yaratılmaya çalışıldı. Üniversitelilerin, özellikle “gericilik karşıtı” duyarlılıkları, “hayat tarzına müdahale edileceğine” dair duyulan endişe CHP’nin otoriter-laik siyasetine yedeklenmeye çalışıldı.

Oysa üniversitelerde de, ülke genelinde de gericiliğin kaynakları içerisinde sadece AKP değil, YÖK, CHP ve Ordu da baş roldedirler. Öte yandan gericilikten duyulan endişeyi ve özgürlük kısıtlamasını kılık-kıyafetle ya da özel hayata yapılacak müdahalelerle açıklama algısı oldukça sıkıntılıdır. Bugün üniversitelerde her türlü gerici-faşist saldırı, piyasalaştırma faaliyetleri, anti-demokratik uygulamalar özgürlük önündeki en önemli engellerdir. Kendisine sosyal demokrat diyen, laiklik yanlısı, CHP’li hangi rektör bu saldırılara karşı üniversiteyi ve bilimi savunma refleksi geliştirmiştir? Bir çoğu bu gerici saldırıların bizzat destekleyicisidir. Ankara Üniversitesi ve İTÜ yönetimlerinin sene boyunca pratiklerine bakılabilir. Gençliğe alternatif olarak sunulan CHP, gençliğe güvenceli bir gelecek, iş mi sağlayacağını söylemiştir? Daha nitelikli ve bilimsel bir eğitim için piyasalaştırma ve otoriter-resmi ideolojici-gerici- zihniyeti üniversiteden arındıracağını mı söylemiştir. Üniversitede gerçek demokrasinin yanında mı yer almıştır?… Üniversitelilerin duyduğu endişe sahici boyutlar içermektedir, ancak endişenin gerçek sebepleri ve çözümü için gösterilen adresler tamamen yanlıştır. Gericiliğe, emperyalizme, milliyetçi yalana, paralılaştırmalara karşı gerçekçi çözüm yolları ancak onlara karşı mücadele edenler tarafından gösterilebilir.

Bir dönem kapanırken üniversiteliler, eksiklerini gidererek daha programlı bir mücadelenin temellerini atmalılar!

Üniversitelerde muhalif öğrenci örgütlülüklerinin türlü faşist saldırı, idari-polisiye baskı ve piyasalaşma cenderesi altında istikrarsızlaştığı-politikasızlaştığı ve yüzünü daha fazla üniversite dışına dönmeye başladığı bir dönemi geride bıraktık. Üniversitelerin muhalefet potansiyeli genişledikçe “daralmaya devam eden” muhalif, solcu, demokratik öğrenci örgütlülükleri ideolojik ve politik olarak “örgütsüz” bir tablo ortaya çıkardılar. Kuşkusuz bunda, egemenlerin gençliği bir taraftan canhıraş düzenin siyasi kanallarına çağırırken diğer taraftan en ufak muhalif üniversiteli etkinliklerine uyguladığı olağanüstü baskılar da etken. Ancak, tek başına bu bir gerekçe olamaz. Üniversiteliler, hem ülke gündemine hem de üniversitenin ortak problemlerine karşı net, inandırıcı ve istikrarlı bir ideolojik-politik refleks gösteremeyen öğrenci örgütlülüklerinin “yetersizliğinde” ister istemez düzen ideolojilerine karşı savunmasız kalmakta ve egemen siyasi kanallarda öğütülmektedir.

Toplumsal muhalefetin bir parçası olarak üniversiteyi yeniden inşa etmek için güçlü bir öğrenci hareketi yaratmayı önüne koymuş olan Öğrenci Kolektifleri, bu süreçte umut vaat eden tek seçenek olarak kendisini gösterdi. Herkese eşit, parasız ve nitelikli eğitim için geçen yazdan itibaren başlattığı mücadelenin ardından gerçekleştirdiği merkezi ve yerel eylem pratikleriyle üniversiteyi ve sokağı boş bırakmayan Kolektifler, ilerleyen zaman diliminde üniversite öğrencilerinin demokratik öz örgütü olma potansiyeline sahiptir. Demokrasi mücadelesi veren ve kamusal haklarına sahip çıkan ilerici halk ve emekçi eylemleriyle politik olarak rahatlıkla buluşabilen Kolektifler, 1 Mayıs’ta da üniversitenin soluğunu Taksim meydanına taşıyabilen tek üniversiteli güç oldu. 1 Mayıs öncesinde ve sonrasında da Karadeniz’den Ankara ve Kütahya’ya, Kocaeli’nden İzmir ve İstanbul’a kadar bütün üniversitelerde artan gerici ve faşist saldırılar karşısında da üniversiteyi ve bilimi savunabilecek en önemli güç olduğunu gösteren Kolektifler; önümüzdeki sene tüm üniversiteli güçleri ortak bir politik hatta örgütleyebilecek bir mücadele programını şimdiden tartışmaya başlamalıdır.

Piyasa, gericilik ve faşizm makaslarından kurtarılacak bir üniversiteyi, halkın hak ve demokrasi mücadelesinde fikirsel ve eylemsel olarak taraf kılabilecek irade, üniversitelilerde bulunmaktadır. Bütün üniversiteli devrimciler her yerde bu sorumlulukla ve özgüvenle hareket etmelidir!