İşkencecilere, Katillere, Tecavüzcülere, NATO’ya İstanbul’u Dar Edeceğiz !

Basit bir matematik işlemi yapalım. Haziran’da ülkemize kaç tane emperyalist geliyor? NATO zirvesi için 7000, IMF ile anlaşma için en fazla 20, beşer onar da diplomatik ziyaret dediklerinden olsa kaç tane eder? Onların yerli işbirlikçileri kaç tanedir? Şimdilerde en gönüllü olanları mecliste. Sermayedarı, ordusu, polisi kaç kişidir? Peki bu sayıyı 70 milyona oranladığında kaç yapar? Peki kaç tane üniversiteli vardır bu ülkede. İşte haziran ayında tüm final stresi yaşayan üniversitelilere ve üniversite sınavına hazırlanan tüm liselilere basit bir soru.

Zaten bu soru ne ki, bizim üniversitelerimizde son bir ayda akıl almaz olaylar oldu. AKP seçimlerden aldığı hızla iktidar olduğundan beri en canını sıkan sorunu, yani üniversite reformunu meclisten geçirdi. Ama devamını getiremedi. Yasa büyük tepki topladı. Cumhurbaşkanı veto etti ve AKP tarafından bir süreliğine donduruldu. Belki de bu senaryo tam da AKP’nin planladığı bir sonla bitti. Ne de olsa “halkın partisi” halka verdiği seçim vaatlerinin arkasında durmuştu, ancak kastlaşmış devlet gerçekleştirmesine izin vermemişti. Bu ne muhalefet? AKP’nin, ÜAK’ı YÖK’ü ekarte ederek hazırladığı YÖK yasa tasarısının meclisten geçmesiyle etki alanlarının sarsıldığını hisseden üniversite yönetimleri ayağa kalktılar ve peşlerinde öğretim üyelerinin çoğunluğunu da sürükleyerek sokağa indiler. Üniversite tarihine kaydını düşüren eylemlere ülke çapında yaklaşık 10000 akademisyen katıldı. Üniversitelerin en medyatik rektörleri, öğrenci düşmanları, Kemal Alemdaroğlu, Gülsüm Sağlamer, Ayhan Alkış’ı yan yana sokaklara düşüren bu eylemlerle üniversite, öğrenci hareketinin dışında ilk kez “müspet suskunluğunu” kırdı. Ancak ne acıdır ki muhalefet, yasanın neo-liberal yüzüne karşı üniversitenin özgürlüğünü ve bağımsızlığını savunmak üzere değil, üniversiteler üzerinde ‘devlet’in etkinliğini arttırmak üzere geliştirildi. Önce bir telaşla “öğrenciler sokağa dökülür” dediler, üniversitelileri çağırdılar imdada. Ama üniversiteliler rektörlerin önderliğini kabul etmedi. Ardından sadece üniversiteleri değil rejimi cansiperhane savunacaklarını açıklayan üniversite yönetimleri, rejim karşıtlarının(!) karşısında rejimin tarihsel kurucu zümresini göreve çağırdılar. Bu çağrı elbette yanıtsız kalmadı. YÖK başkanı Erdoğan Teziç’in “hükümet iktidarını devlet gibi kullanmaya hiçbir hükümetin hakkı yoktur aksi taktirde devlet iktidarı gereken tedbiri alacaktır” açıklaması Genelkurmay’ın muhtıra niteliğindeki açıklamasıyla birebir örtüştü. YÖK yasasının meclisten geçmesiyle veto edilmesi arasında geçen süreçte herkes kavgaya tutuştu. Her çıkar çevresi kendi durduğu yerden yasayı eleştirdi ya da destekledi. Üniversiteler üzerine laf etmeyen “allahın kulu” kalmadı. Ekonomideki kötü gidişat dahi YÖK gerilimine bağlandı.

Sonuçta Sezer, yasaya karşı egemenler cephesinden yönelen tüm eleştirilere tercüman oldu ve 18 sayfalık bir gerekçeyle YÖK yasasını veto etti. Hükümet bu kadar kritik dönüm noktalarının (ekonominin kötüye gitmesi, NATO zirvesiyle Türkiye’den Ortadoğu’da istenecek işbirliği, aralık ayında AB üyeliği için yapılacak görüşmeler ve tüm bunların egemen sınıflar içinde yaratacağı krizler) olduğu bir dönemde karşısındaki bu cüppeli, apoletli muhalefetle uğraşmayı tercih etmedi ama yasayı daha sağlam bir zeminde yeniden görüşeceklerini de ısrarla vurguladı. Hatta bu defa yasayı Avrupa Birliği’ne gönderip onaylatmayı bile planlıyorlar. AKP gelecek seneki YÖK savaşlarına tüm cephanesiyle hazırlanıyor. Ama bu defa da, karşısında ne yasa hazırlanışında ne de Sezer’in vetosunda duyarlılıklarına ve taleplerine hiç yer verilmeyen üniversitelileri bulacak. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın yasa süreciyle ilgili yorumunda da olduğu gibi tüm bu tartışmalarla kimin hangi safta olduğu iyice belirginleşti. Bu kavgada tüm egemen çıkar çevrelerinin karşısındaki tek cephe, üniversitenin, yani bilimcilerin, üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin cephesidir. Öğrenciler bu süreçte bir çok deneyim kazandılar. Talepleri ise herkesin aklında yer edecek kadar basit. YÖK yasası vb. düzenlemeler piyasalaştırmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmez. Üniversitelerde eşit, parasız eğitim ve üniversite bileşenlerine söz, yetki ve karar hakkı sağlanmalıdır.

YÖK yasası tartışmalarına karşı öğrenci cephesinden yükselen ilk ses Öğrenci Koordinasyonu’nun Beyazıt’ta yaptığı işgal oldu. 7 Mayıs’ı 8 Mayıs’a bağlayan gece ülkenin çeşitli üniversitelerinden gelen üniversiteliler, İ.Ü Hukuk fakültesinde yaptıkları Demokratik Üniversite Kurultayı’nın hemen arkasından üniversitelerini terk etmeyeceklerini açıklayıp özgür üniversitenin kürsüsünü üniversitenin içine kurdular. Öğrenciler üniversitenin tüm ezilenlerinin; taşeron işçinin, sözleşmeli asistanın, emeğinin karşılığını alamayan emekçinin, kimliksizleştirilen akademisyenin, okuyamaz hale getirilen öğrencinin taleplerini fiili meşru ve militan eylemlerinin parçası haline getirdiler. Müdahale gecikmedi, değil mi ki bundan sonra ister AKP’nin ister YÖK’ün ister bizzat sermayenin hazırlayacağı ‘YÖK yasalarıyla’ neo-liberal üniversitenin kuruculuğu yapılacaktı. O zaman üniversitelilerin sesi, üniversitelerde açılım yaratacak her türlü eylem şiddetle bastırılmalıydı. Sabaha karşı İ.Ü yönetiminin bizzat yönlendirdiği bir operasyonla 168 öğrenci gözaltına alındı onlarcası yaralanırken üniversiteler üzerinde döndürülen gerici iktidar çatışması tüm çıplaklığı ile açığa çıktı. Üniversitelilere yönelen saldırılar İ.Ü ile bitmedi. 1.5 yıldır demokrasicilik oynayanlar, ODTÜ’de Dicle Üniversitesi’nden gelen arkadaşlarını şenliğe almak isteyen üniversitelilere, Boğaziçi Üniversitesi’nde sermayenin varlığını istemediklerini kariyer günlerinde eylem yaparak gösteren üniversitelilere, en son da Trakya Üniversitesi’nde şenlikte stant açan üniversitelilere, üniversiteye, polisi-jandarmayı sokarak, saldırttılar. Üniversite yönetimlerinin devletin kolluk güçleri ile işbirliğinin (gözaltılar öncesi üniversite rektörlüğü polise 105 kişilik bir öğrenci listesi vermiştir) Trakya Üniversitesi’nde sivil faşist saldırganlıkla birleşince, onlarca öğrenci ölesiye dövüldü ve gözaltına alınan 88 öğrenciden 19’u tutuklandı. Ama sonuçta karşılarında daha büyük bir öğrenci kitlesi ve onların ailelerini buldular. Üniversitelerdeki hareketlenmenin onlar da farkında elbette. Farkında olmasalar kargo şubelerine kadar üniversitelilere pusu kurup tutuklamaya çalışmazlardı. Üniversiteye yönelen bütün saldırılar bir gerçeği çırıl çıplak ortaya çıkarmıştır. Aylardır kim demokrat, kim üniversiteye özgürlük vaat ediyor diye süren kavganın arkasında üniversite üzerinde kurulan baskı ve şiddet yöntemleri vardır.

İşte üniversitede bir aylık hareketlilik böyle şekillendi. AKP’nin üniversiteler konusunda bundan sonra atacağı adımları sadece iktidardaki konumu değil iç ve dış siyasetteki dengeler de belirleyecek. İşte bir soru daha. AKP’nin önünde kaç tane YÖK benzeri kriz vardır?

AKP Hangi Tanrıya İnanıyor!

Aylardır iyiye gittiği söylenilen ekonominin ABD’nin faizleri yükseltme olasılığı ve petrol fiyatlarının artışıyla sendelemesi, borsanın düşüşü ve doların yükselişi önce YÖK krizine bağlanmaya çalışıldı. Hükümetin yaşayacağı en önemli krizlerden birinin üstü, piyasanın gizli elinin bu defa da YÖK’ten doğru hareketlendiği yorumuyla ört bas edilecekken, ekonomideki cari açığın 7 milyar doları bulması kriz sinyallerini iyice belirginleştirdi. AKP ilk iktidara geldiği dönemde dillendirdiği IMF’yle bir daha anlaşma yapmayabiliriz açıklamalarını çoktan yuttu. Haziran başında Türkiye’ye gelen IMF heyeti yeni anlaşma için hükümeti sıkıştıracak ve yeni bir bağımlılık anlaşmasını imzalatacak. IMF’nin en birinci aciliyeti ise özelleştirmelerin yapılması. Buradan Türkiye halklarının payına, akaryakıtla başlayan zamlar, düşük ücretler, ucuz çay fiyatları… düşecek. Bildik senaryo yine başlıyor. Bu ülke de istikrarı güçlü politikalarıyla tek parti iktidarı değil “piyasa tanrısının” keyfi belirliyor. Şimdi AKP çıkıp istediği kadar İmam Hatiplerden bahsetsin, onun da inandığı tek tanrı piyasanın tanrısıdır. IMF’ninse yıllardır bu ülkeye getirdiği tekşey, daha fazla borç ve yoksullaşmadır. Tüm bu kriz dışa bağımlı ekonominin sonucunda oluşmaktadır. Bu yüzden önümüzdeki dönemin en önemli taleplerinden biri IMF ile olan tüm anlaşmaların iptal edilmesi ve yeni anlaşmaların yapılmaması olmalıdır.

Türkiye sadece ekonomik olarak dışa bağımlı değil. Siyasi açıdan da bağımlı. Bu bağımlılığın bir ucunda ABD emperyalizmi var. AKP’yi sıkıştıran kriz noktalarından biri de bu. Ortadoğu’da ABD’ye ne düzeyde destek verilecek?

“Çevre ülkelerle ilgili olarak NATO’nun bizlerle kuracağı münasebetlerde bizler her an üzerimize düşen görevi bir NATO üyesi ülke olarak bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da yerine getirmekte kararlıyız”

Tayyip Erdoğan, Irak, Afganistan ve Filistin için NATO kapsamında asker istenmesi konusunda hiç tereddütsüz yanıt veriyor. Emperyalist bir işgalin ortasında bize biçilecek her görevi yapacak kadar bağımlıyız diyor. Piyasanın tanrısı, AKP’nin %38’lik oyu alırken kullandığı din kardeşliği motifini sömürgecilik konusunda geçersiz sayıyor. Orada nasıl bir savaş var? Her akşam beyaz camdan evlerimize geliyor. Tecavüzler, işkenceler, parçalanmış çocuk vücutları. Bütün bu katliamda Türkiye halklarının da bir payı olsun istiyorlar. En azından çocuklarını NATO askeri yapsınlarda şu Amerika’nın cehenneme çevirdiği yerlerde “barış gücü” olsunlar. Türkiye şu anda Afganistan’daki barış gücünün komutasında. Ama ABD’nin istediği Kabil dışında da operasyon yapabilen bir ordu. ABD’nin ve diğer tüm emperyalistlerin istediği herşeyin en ucuzu. Ucuz iş gücü, ucuz mal ve şimdi de ucuz asker. Bölge ülkeleri arasından maliyeti en düşük olan askerleri istiyorlar. Türkiye egemenleriyse, şaşkınca, Afganistan’a daha fazla asker göndermenin pazarlığını para üstünden yapıyor. ABD’nin Irak, Filistin, hatta Ortadoğu’da emperyalist müdahaleyi bekleyen diğer yerler için Türkiye’den ne isteyeceği henüz tam olarak açıklanmadı. AKP burada sıkışıyor. Ortadoğu’daki savaşın ve sömürgeciliğin mimarları ABD ve İsrail’le işbirlikçiliğini Türkiye halklarına nasıl anlatacak. İşte bu da AKP’nin yaman çelişkisi. Hükümet tarafından ard arda gelen İsrail’i kınama açıklamaları iş İsrail’den silah alımına gelince etkisiz kalıyor. Irak’taki işkenceyle ilgili mecliste konuşmalar yapılıyor ama sıra meclis kararı çıkarmaya geldiğinde AKP geri çekiliyor. İki yüzlü siyasetiyle emperyalizme bu ülkenin tüm olanaklarını açıyor. Oysa burada Türkiye halklarının tek bir talebi olabilir. Filistinli çocukların katili, Irak halkının işkencecisi, İsrail’le ve Amerika’yla yapılan tüm anlaşmalar iptal edilsin, kurulan ilişkiler kesilsin.

28 Haziran’da İstanbul’a geliyorlar. ABD’nin Irak bataklığından çıkışı için acil yardım talebini konuşacaklar. 28-29 Haziran’da İstanbul’da toplanacak NATO zirvesinde, soğuk savaş sonrası yeniden işlevlendirilmeye çalışılan savaş makinesinin Ortadoğu’daki fonksiyonunun ne olabileceği konuşulacak. NATO, ABD’ nin Irak’taki yaralarını sarabilir mi? Petrolün, enerji nakil hatlarının ve işçileştirilebilir nüfus yoğunluğunun kesiştiği bu coğrafya da kurulacak egemenlik ilişkilerinin çatısını oluşturabilir mi? Haziranda, Kuzey Afrika’dan Doğu Akdeniz kıyısına, Basra Körfezi dahil bugünkü Ortadoğu ülkeleri, Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine kadar “büyük ortadoğu” dedikleri devasa bir bölgenin yeniden sömürgeleştirilmesi ve bölge halklarının köleleştirilmesi konuşulacak. Daha esnek, daha operasyonel ve daha “Ortadoğu’lu” bir NATO oluşturmaya çalışacaklar. Hatta Belçika’nın dışında ikinci bir NATO üssünü Türkiye’de İzmir’de kurmayı tartışacaklar. (NATO Güney Doğu Avrupa Masası yöneticilerinden Stefani Babst)

Türkiye egemenleri değil Ortadoğu’nun savaş makineleri ABD ve İsrail’le ilişkileri kesmek, savaşın yeni açık örgütleyicisi NATO içinde kendilerine öncelikli bir yer edinmeye çalışmaktadır. NATO kuruluşundan bugüne emperyalistlerin sınır ötesi sömürgecilik savaşlarında kullanılmıştır. Bu nedenle NATO’dan çıkılmalı, ülkemizdeki tüm NATO ve ABD üsleri kapatılmalıdır.

ABD, Türkiye’yi peşi sıra kendi düştüğü çıkmaza doğru çağırıyor. Nedir ABD’nin çıkmazı? Elbette ki Irak halkının direnme gücüdür. Baştan beri teknolojik olarak zayıf, parçalı, yenilmeye mahkum diye tanımlanan Irak direnişi, Şiilerin de katılımıyla halkın çoğunluğunu temsil eden, işgale karşı geniş bir direniş cephesine dönüştü. Değil mi ki ABD’nin en sıkı müttefiki İsrail, yıllardır küçücük Filistin’i kontrol altına alamadı. Irak gibi büyük ve farklı etnik yapılara sahip bir ülkede başarmaları çok daha zor. Irak direnişi işgale kaşı bir tepki. Biraz ulusalcı, biraz da islamcı damardan besleniyor. Halkın şu anda ulaşabildiği, Irak’taki sömürgeleştirme planına karşı, eşitlik ve özgürlük gibi değerleri temel alan anti emperyalist bir fikir akımı veya hareket yok. Bölgede toplumsal muhalefeti ilk oluşumundan beri bu değerlerle beslenmiş, sosyalist niteliğe sahip tek ülke var. O da Türkiye.

Türkiye’ye ise haziranda Irak halkının işkencecileri geliyor. Her gün Irak ve Filistin halkı üzerine uyguladıkları vahşeti duyduğumuz, nefret ettiğimiz, küfretttiğimiz, “insan olamazlar dediğimiz” katiller geliyor. Yeni işgal, katliam planları yapmaya, Irak ve Filistin’de petrolü ve emeği nasıl sömürgeleştireceklerini planlamaya geliyorlar. NATO’nun bölgedeki işgalci pozisyonunu ve onun ucuz askerlerini belirlemeye geliyorlar. AKP ise “bize ne görev düşerse yaparız” diyor. Yani NATO’nun ucuz askerleri oluruz. Önce Afganistan’a sonra Irak’a gidip bu katliam ve işkencenin parçası oluruz. Irak halkının direnişten aldığı onur karşısında bu sömürge savaşına doğrudan veya dolaylı destek olarak Türkiye halklarını onursuzlaştırırız.

AKP’siyle ordusuyla, Türkiye egemenlerinin bu işbirlikçi tavrının hiçbir meşru yanı yoktur. 28-29 Haziran’da ve onun öncesinde, ülkemizde işgal havası yaşanacak. Fişlemeler, kimlik kontrolleri, tutuklamalar… Yollar ve hava sahası, boğaz’dan geçişler kapanacak. Hatta üniversitelerden bile erken kapanmalarını istediler. Sırf İstanbul Valiliği toplantı için 5 trilyonluk bütçe ayırdı. Yoksul halktan çaldıklarını emperyalistlerin önüne seriyorlar. O gün ne yapacağız?

O gün herkesin yapacağı bir eylem vardır. NATO toplantısı engellenebilir. Herhangi bir sömürgeleştirme planı yapamadan emperyalistleri bu ülkeden kovabiliriz. Bush’a İstanbul’da yaşayacağı cehennemi Ankara’dan gösterebiliriz. Bu toprakların o kadar tekin olmadığını, İstanbul’un her taşının altında bir direnişçiyi sakladığını gösterebiliriz. O gün herkes bir şey yapabilir. Günlük olağan yaptığımız her şeyi bir kenara bırakan bir şey. Okula gitmeyebiliriz, işe gitmeyebiliriz. Sevgilimizle tüm yasaklamalara karşı “NATO vadisine” buluşma kesebiliriz. Emperyalistlerin başkanlarının geçeceği yollarda yürüyüşe çıkabiliriz. İşkencecilere, katillere, tecavüzcülere biriktirdiğimiz tüm öfkemizi toplayıp karşılarına dikilebiliriz. NATO toplantısını dağıtabiliriz. Emperyalist katillere ve işbirlikçilerine İstanbul’u dar edebiliriz.