Kontrgerilla ve AKP – Aralık 2008

Ülkede yaşanan neo-liberal dönüşümün asli aktörü olarak çalışan AKP aynı zamanda bölgesel emperyalist politikalar doğrultusunda devlet aygıtının yeniden düzenlenmesi sürecinin de ayrılmaz parçasıdır. Sahip olduğu siyasal islamcı ve piyasacı kimliğin emperyalizmin ihtiyaçlarına doğrudan cevap verir nitelikte oluşu AKP`nin egemenler arası iktidar mücadelesinde elini güçlendiren en büyük etken iken yaşanan gelişmeler AKP`nin bir iktidar partisinden çok öte bir örgütlenme ağına sahip olmaya başladığını gösteriyor.

Geçtiğimiz döneme damgasını vuran Ergenekon Operasyonları ile giderek uç vermeye başlayan, bu günlerde ise ekonomik kriz ve Kürt sorunu üzerinden yaşanan gelişmelerle belirginleşen AKP`nin devlet çekirdeğinin yeniden düzenlenmesinde aldığı inisiyatif, önümüzdeki günlerde tüm Türkiye halklarına karşı daha da sertleşmesi beklenen sürecin ana gündem maddesi olmaya aday.

Kontrgerilla aygıtının yeni ortağı: AKP

Kürt sorunu ve ekonomik kriz gündemleri ile kırılganlaşan Türkiye rejiminde bu zafiyete karşı ABD zorlamasıyla gerçekleşen en önemli değişimlerden biri şüphesiz bir süreden beri yeniden şekillendirilme çalışmaları yürütülen kontrgerilla aygıtının yönetimine ve pek çok birimine AKP`nin ortak olmasıdır.

Emperyalist sistemin Ortadoğu ve Kafkasya politikaları doğrultusunda ülkede ön görülen en önemli değişimlerden biri; temelleri “Soğuk Savaş” döneminde atılan, ülkemizde özellikle devrimci hareketler ve Kürt halkına yönelik kirli savaşın yürütücülüğünü üstlenmiş eski dönem kontrgerilla ilişkilerinin tasfiye edilerek emperyalist hedeşerle uyum içinde çalışacak yeni bir yapının örgütlenme çalışması olmuştu. Bu tasfiye süreci ise Ergenekon Operasyonu ile somutlanmıştı. Türkiye kontrgerillasının geçirdiği değişim sürecinde sürekli insiyatif alma arayışı içinde olan AKP ve bu yapının geleneksel sorumlusu olan ordu arasında sancılı geçen bir iktidar kapışması geçtiğimiz dönemin ana siyasal gündemlerinden birini oluşturmuştu. Yakın zamana kadar gerilim dozu zaman zaman artıp azalarak süren bu iktidar mücadelesi Kürt sorunu bağlamında ülkede meydana gelen son gelişmelerle yeni boyut kazandı.

ABD emperyalizmi, Türkiye rejiminin kırılganlığı karşısında bölgesel çıkarlarına zararlı olabilecek bir iktidar kapışmasına, oligarşi içinde yarattığı bir mutabakat ile müdahale etti. AKP`nin bölgede yürütülecek politikalarda desteklenmesi çerçevesine dayanan bu mutabakat sonrası kriz ve iç savaşa göre konumlandırılmış kontrgerilla aygıtında AKP, İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan “İç güvenlik Müsteşarlığı” ile idarede TSK ile birlikte söz sahibi oldu. Plan, proje, propaganda gibi bir dizi işlevi bulunan kurumları bünyesinde barındıracak olan müsteşarlığın aynı zamanda özellikle İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerde ve kimi Avrupa ülkelerinde temsilciliklerinin oluşturulması planlanıyor. Sivil ve asker temsilicilerden oluşan üst kurul tarafından yönetilecek müsteşarlığın sivil-asker istihbarat paylaşımında organizasyon bütünlüğü sağlanması düşünülmekte.

Öte yandan AKP`nin İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarında örgütlenmesini büyük oranda tamamladığı herkes tarafından kabul edilmekte. Emniyet ve istihbarat kadrolarının büyük oranda Fethullahçı kadrolar ile beslendiği, dış ilişkilerin sorumlusu konumunda olan Ahmet Davutoğlu`nun islamcı kimliği en bilinen gerçeklerden.

Kuşkusuz ülkemizdeki kontrgerilla aygıtının değişim süreci ve AKP`nin daha nerelerde yer bulduğu ya da bulacağı üzerine eklenecek çok fazla şey var. Fakat biz burada Kontrgerilla ilişkilerinde öne çıkan iki alanını özellikle belirtmekte fayda görüyoruz.

Medya

Psikolojik harp aygıtlarının başında yer alan, dezenformasyon ve manipülsayon tekniklerinin uygulanmasında en işlevsel role sahip görsel ve yazılı medyada AKP`nin etkisi azımsanamayacak denli büyük. İktidarın gücünü, Fethullah cemaatine yaslandırdığı islamcı kimliği ve geçmiş dönem toplumda yarattığı ideolojik kamplaşma ile kendi medyasını yaratmayı başaran AKP, medyanın gücünden her anlamda faydalanmakta. Bunun en yakın örneği ise geçtiğimiz günlerde düzenlenen Alevi mitingleri öncesi Zaman ve Yeni fiafak tarafından yapılan yayınlarda açıkça görüldü. Miting öncesi “provakasyon çıkacak” haberlerini yayan, 50 bin kişilik mitingi “marjinal bir grup” olarak nitelendiren Zaman ve Yeni fiafak (ve TRT) gazeteleri benzeri bir yayın çizgisini daha geniş cephe ile Ergenekon davası sürecinde izlemişlerdi. Fethullahçı sermayeden beslenen ve kendisini “sol”da olarak tanımlayan Taraf`ın, doğrudan Gülen cemaatine bağlı Aksiyon`un ve Zaman`ın o dönemdeki haberleri hatırlanacak olursa Deniz`lerden Mahir`lere kadar Türkiye tarihine damgasını vuran devrimciler Ergenekoncu ilan edilmişti. Öte yandan faşistliği ile malül Mümtaz`er Türköne, Fethullahçı Mehmet Metiner, sözde demokrat Ali Bayramoğlu 16 Mart davası AKP tarafından hasır altı edilirken, 16 Mart katliamının kendi köklerine dokunan uçlarını örtmek için ellerinden geleni yapmışlar, tüm yaşananları Ergenekon davasına sığdırmışlardı.

Üniversiteler

Kontrgerilla aygıtının en çok önem verilen örgütlenme alanlarından bir tanesi de üniversitelerdir. Üniversitelerde devrimci öğrencilere ve ilerici akademisyenlere dönük saldırılar 80 öncesinde olduğu gibi bugün de aynen devam ettirilirken bunların kontrgerilla mekanizmaları dışında işlediğini düşünmek saşık olur.

Ancak daha kurumsal ilişkiler bağlamında 12 Eylül darbesinden sonra kurulan YÖK en somut örnektir. O günden bugüne YÖK kendisine biçilen roller çerçevesinde çalışmasını sürdürmeye devam etti. Yüzlerce bilim insanının, öğrencinin fişlenmesinde, soruşturulmasında ve üniversitelerden atılmasında asli roller üstlenen YÖK, aynı zamanda üniversitelerdeki gerici-faşist kadrolaşmanın da temel sağlayıcısı oldu. Öte yandan üniversitelerde kontrgerilla örgütlenmesinin asli ayakları rektörlerden ziyade genel sekreterler ve fakülte sekreterleri üzerinden işletildi. Bu sekreterlerin neredeyse tamamının bu ilişkilerin, özellikle de MİT`le doğrudan ilişkilerin içerisinde yer aldıklarını söylemek hiç de abartı olmaz.

Üniversitelerin, kontrgerilla faaliyetleri açısından işlevlendirildiği bir diğer önemli nokta ise bilimsel üretim süreçlerinin kontrgerillanın çalışmalarını destekleyecek nitelikte yönlendirilmesi şeklinde gelişti. Bu ihtiyaçlara dönük olarak enstitüler, merkezler açıldı. Son dönemlerde Ülker desteğini çektiği için kapatılacağını açıklamış olan yıllık 1,5 milyon dolarlık bütçesiyle 1999`da kurulan ASAM (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) bu merkezlerin en ünlülerinden bir tanesidir. Bugün buna benzer pek çok düşünce kuruluşu ya da merkez bulunmaktadır. Üstelik bu tür kurumlar ve faaliyetler kontrgerillanın üniversiteye yerleşmesini meşrulaştıran bir kılıf da olmaktadır.

Bu çerçevede üniversitelerin AKP`nin “özellikle” etkinliğini artırdığı alanlardan bir tanesi olması hiç de şaşırtıcı değildir. Pek çok cemaatin üniversitelerdeki varlığı oldukça eskilere dayanmaktadır ama özellikle Fethullahçıların üniversitelere dönük amaçları daha stratejik bir çizgide ilerletilmektedir. Sadece Türkiye`de değil Kuzey Irak`ta açtıkları üniversitelerin ABD`nin Kürt politikası bağlamında bir üs olduğuna kimsenin, hatta üniversitelerin öğrencilerinin de şüphesi bulunmuyor. Zira geçtiğimiz günler bu üniversitelerdeki Tıp öğrencilerin paralı eğitim ve Fethullah karşıtı protestolarına tanık olmuştuk. AKP`nin üniversitelerde iktidar koltuklarını bir bir ele geçirmesi, YÖK`ü ve giderek neredeyse bütün rektörlüklere ve sekreterliklere yerleşmesi kuşkusuz basit adımlar değil. Böylece gericiliğin üniversitelerdeki örgütlenmesi olağanüstü bir ivme yakalamıştır. YÖK başkanı Özcan`ın Fethullahçı kimliği zaten biliniyorken en son Samsun`da Hizbullah davasından yargılanan Milli Görüşçü Hüseyin Akan`ın, fiırnak`ta Saadet Partisi kurucularından Ali Akmaz gibi isimler in de rektör olarak atandığı hatırlanabilir.

Üniversitelerdeki AKP karşıtı eylemler in sadece piyasacılığa ve gericiliğe karşı değil aynı zamanda kontrgerillaya karşı da yapılmış olduğunun anlaşılması bu mücadelenin önemini daha da artırmaktadır.