MGK veya Diyanet Güdümlü Gerici Faşist Eğitime Hayır- Kasım 1997

Yapılması gereken şey, tartışmayı bütünlüklü olarak algılayarak ona göre tavır almaktır. Eğer, sadece eğitimin süresi arttığı için 8 yıllık zorunlu-kesintisiz eğitime onay verilirse, tartışmanın çıkış nedenlerine de onay veriliyor demektir.

Susurluk kazasının yarattığı krizden sonra devlet, toplumsal muhalefetin yönünü küçük bir manevrayla değiştirdi. Çeteler halka hesap verecek” sloganı ile yankılanan sokaklarda artık “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı atılıyordu. Çünkü devletin kontrgerillayla uzlaşmaz çelişkileri yoktu ve dolayısıyla “çete” meselesine köklü çözümler üretilmeyecekti.

Yukarıdan yapılan bir müdahaleyle, Türkiye şeriatçılığa karşı ayağa kaldırıldı. Egemenler eksenlerini belirlemişlerdi: İslamcı sermayeye kapitalist pazarda daha fazla örgütlenme şansı tanınmayacaktı. RP, bir dahaki seçimde ciddi bir başarı elde edemeyecek duruma getirilmeliydi. Bunun ilk koşullarından biri sosyal alanda yapılacak düzenlemeler olacaktı. MGK duruma el koydu. 28 Şubat’ta yaptığı darbeyle RP’nin politika alanını daraltan bir süre sonra da Refahyol koalisyonunun sona ermesini sağlayan MGK, yeni hükümeti kurdurdu. Milletvekilleri birkaç hafta içerisinde hızla saf (parti) değiştirdiler, gazeteler ” büyük rövanş bugün” manşetleri attılar ve en sonunda Anasol-D hükümetinin kurulmasıyla herkes bir “oh” çekti.

Yeni hükümet, iş başına gelir gelmez şimdiye kadar gerçekleştirdiği en önemli icraatı için adım attı. Görüşmeler yapıldı, hesap çıkartıldı, ordu yardakçıları imza topladı ve cami önlerinde yapılan gösteriler eşliğinde ” 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim, meclis kararıyla kanunlaştı. Bu karar tüm laik, çağdaş, sosyal demokrat insanların onayından geçti.

Artık hemen herkes 8 yıllık eğitimin imam-hatiplerin orta kısımlarının kapanması anlamına geldiğini biliyordu. Yani yerine getirilen, ulvi bir görevdi.

Hükümet, eğitime kaynak adı altında, vergiler kesmeye, ayda iki kere zam yapmaya başladı. Kaynak yine halktan çıkarılacaktı. Birçokları, zammın zorunlu olduğundan ve çağdaşlık adına katlanmak gerektiğinden dem vurdular. 8 yıllık eğitim tartışması ve yapılan zamlar istenen karşılığını buldu; meşruluk kazandı.

Bütün bunlar olurken akıllara dini eğitim konusundaki geçmiş politikalar geldi. 1947’de ismet İnönü’nün başkanlık yaptığı ÇHP tarafından açılan imam-hatipler her geçen yıl daha da palazlandırılarak eğitime devam etti. 1958-59 yıllarından başlanarak MEB’e doldurulan gericilerin (Adnan Ötiken, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kabaklı, Nihat Akay) politikalarıyla gelişen dini eğitim veren okullar artık İslamcı siyasete (dolayısıyla İslamcı sermayeye) taban oluşturmaya başladı. Şimdilerde tatlı bir dille 8 yıllık eğitimi savunan Demirel ise 90’lara kadar imam hatiplerin gelişmesi için elinden gelenleri yapanlardandı. Yani 80’den önce devrimci gençliğin önüne set olarak çekilmek istenen imam-hatipliler bugün egemenlerin başına dert oldu. Çünkü imam-hatiplerde verilen ideolojiyle yetişen insanlar, 80’den sonra gelişen Siyasal İslam’a militan yetiştirmekle kalmıyor, İslami sermayenin gelişmesi için uygun bir sosyal ortamda islamcı sermayeye iş adamı oluyorlardı.

Yapılan tartışmalarda, bir parçasını da kendisinin oluşturduğu sermaye çıkarlarını korumak için harekete geçen medya, başrol oynadı, islamcıların yaptıkları gösterilerde laiklik oyunu oynayan insanları kahraman yapıp, iki günde tüketen medya halkın içinde yapılan tartışmayı da körükledi, “bir kısım medya” nın diğer kısmı da (Akit vb.) faşizm ile örülmüş bir gericilikle savunmaya geçti. İlköğretim kurumlarının sözde çağdaşlaştırılması karşısında anti-komünist bir söylem kullandı.

İslamcılar, yaptıkları eylemlerle Türkiye’nin gündemi olmayı başardılar. Fakat bıkıp usanmadan her hafta Türkiye’nin her tarafında yaptıkları eylemlerin başarısının geleceği varmış gibi gözükmüyor. Varoluşundan beri devletin imkanlarından beslenen Siyasal islam bu olanaklardan yoksun kaldığı koşullarda ve aynı zamanda islami ideolojinin dar çerçevesi yüzünden sınırlı bir başarı elde edecektir. Devletin sağladığı olanaklar ortadan kaldırıldığı durumda Siyasal İslam’ın politika alanının ve örgütlülüğünün azalacağına şüphe yoktur.

Bütün suni gündemlerde olduğu gibi solcular, bu tartışmanın başlarında sessiz kalmayı seçtiler. Tartışmanın taraflarının onlarla ilgisi yoktu.

Uzun tartışmalardan sonra soldan çeşitli tepkiler geldi. Bazıları, eğitim süresinin uzamasını bir olumluluk olarak görüp eğitimin niteliği ile ilgili bir reform isteğini de araya serpiştirdiler. Böylece bir anlamda tartışmanın taraflarından biri oldular.

Fakat 8 yıllık eğitime verilecek tepki, tartışmanın taraflarından biri olmayı dayatmıyor, eğitimin süresinin uzamasıyla hiçbir şeyin değişmeyeceği ortadadır. Anti-demokratik uygulamalar tüm hızıyla sürüyor. Eğitime katkı payı adı altında halkı yoksullaştıranlar bunu büyük bir pervasızlıkla yapıyor. Eğitimde, ırkçı, şövenist öğeler hala sürüyor, özelleştirmeler egemenlerin istedikleri yönde ilerliyor. Okullarda, bilimsel eğitimin adı bile anılmıyor. Tüm bu koşullar altında ortaöğretimin süresinin 8 yıl olmasının (yoksulluğun artması dışında) bir getirisi yoktur.

Türkiye halkları için, bu tartışmayı hiçbir gerçekliğinin olmadığı doğrudur. Yapılması gereken şey, tartışmayı bütünlüklü olarak algılayarak ona göre tavır almaktır. Eğer, sadece eğitimin süresi arttığı için 8 yıllık zorunlu-kesintisiz eğitime onay verilirse, tartışmanın çıkış nedenlerine de onay veriliyor demektir.

Verilecek mücadele, sözde laik ve şeriatçı cephelere karşı örülecek bir hak alma mücadelesi olmalıdır. Gerici-faşist eğitime karşı parasız-demokratik-bilimsel eğitim mücadelesi tüm halk kesimleriyle birlikte verilmesi gereken bir mücadeledir.

8 yıllık anti demokratik, anti bilimsel, gerici eğitime hayır!