Neo-liberalizme ve milliyetçiliğe karşı; devrimci saflara – Mart 2005

Üniversitelerde yaklaşık yirmi yıldır uygulanan neo-liberal politikalar, sermaye ideolojisinin üniversitelerde yaygınlaşmasını sağlamış ve sermaye, üniversiteler üzerinde düşünsel bir hegemonya oluşturmuştur. Bu düşünsel işgalin sürekli kılınması, üniversitelerin yapısındaki sermaye lehine değişimlerin sürekliliğinin sağlanması noktasında zorunlu bir ihtiyaçtır. Hayata geçirilen her yeni strateji, eğitimin paralı hale getirilmesi, öğretim üyelerinin çeşitli sermaye gurupları adına yürüttükleri projeler… egemen düşüncenin yeni uygulamaları için uygun zemini de beraberinde yaratmaktadır.

Üniversitelerdeki tüm değişim süreçlerinin mevcut iktidar kastının yukarıdan zorlamalarıyla ve sadece kapitalist sistem alternatifi doğrultusunda gerçekleşebileceği düşüncesi, üniversiteli güçlerin politik potansiyellerini sürekli paralize eden bir üniversite içi işleyişin kurumsallaşmasını sağlamaktadır. Neo-liberalizmin üniversite sistemi, üniversiteli güçleri sürekli dışlayarak, mevcut sistemdeki edilgen konum alışlarını süreklileştirmektedir. Üniversitelerdeki bilgi üretim süreçlerinden dışlanan üniversiteliler, üretilen bilginin kullanım hakkından da feragat ettirilmektedir. Bu kısır döngü üniversitelerdeki yabancılaşmanın temel dayanağını oluşturmaktadır. Bilgi üretiminden ve üretilen bilginin toplumsal değişimle kurduğu pozitif ilişkiden soyutlanan üniversiteliler, varoluş gerçekliklerini kaybederek değişik egemen fikirler tarafından kolayca etki altına alınabilecek savunmasız bir konuma itilmektedirler.

Demokratik öğrenci hareketi açısından, neo-liberalizmin saldırgan siyasi manevralarına karşı örgütlenen güncel direniş pratikleri henüz emekleme aşamasındadır. Üniversitelerde egemen düşünceleri alaşağı edebilecek devrimci bir fikir akımının olgunlaşabilmesi ancak ısrarla sürdürülecek politik-pratik ve ideolojik alandaki mücadelelerle olanaklı hale gelecektir.

Dünya değişiyor… Ayak uyduralım…

Burjuvazi, kapitalist sistemin sürekliliğini sağlamak için toplumda fikri anlamda meşru temeller yaratmaya çalışır. Karşıt fikirlerin eşit düzlemde çarpışması hiçbir zaman söz konusu değildir. Medya, eğitim sistemi, hukuk mekanizması, inceltilmiş baskı araçları… kısacası egemenliğin getirdiği avantajlar sonuna kadar kullanılır. Kapitalist sömürünün derinleştirilmeye çalışıldığı her aşamada burjuva kavramlar yeniden bulunmuşçasına cilalanıp toplumun beğenisine sunulur. Üniversiteler, egemen güçler açısından bu noktada kritik bir öneme sahiptir. Üniversiteler, toplumsal yaşam içerisinde ‘düşünsel üretim merkezi’ olarak en ciddi otorite sayıldığından düşünsel hakimiyet kurma çabasının merkezine otururlar. Toplumda yaygınlaştırılmak istenen düşüncelerin üniversiteden onay alması, o düşüncenin arkasında akademinin durması, toplumsal meşruiyet açısından büyük bir destekleyici güç oluşturur. Üniversiteler içerisinde örgütlenmiş bin bir türlü mekanizma ile önce üniversiteli güçler liberal düşünce tarafından teslim alınır. Daha sonra da tüm toplumsal katmanların zihinlerinin ele geçirilmesi için üniversite egemen güçler tarafından ‘operasyonel bir aygıt’ olarak kullanılır.

Tam da bahsettiğimiz bu gerekçeden dolayı, üniversitelerde yaygın bir düşünce akımı olarak örgütlenmesi gereken sol, öncelikle üniversitelerde var olan gerici-liberal…vs. verili düşünsel akımlara karşı mücadele etmelidir.

Özellikle sistemin geçirdiği kritik dönemeçlerde -emperyalist-kapitalist sistemin yeniden yapılandırıldığı ve egemen iktidar odaklarının tümünün bu yeniden yapılandırma sürecine göre konum aldığı- konumlarını güçlendirmeye çalıştığı bir dönemden geçmekte olan Türkiye’de olduğu gibi- üniversitelerde düşünsel hegemonya kurmanın zorluğu ve zorunluluğu kendisini yakıcı biçimde göstermektedir. Bugün üniversitelerde ‘egemen düşüncelerin’ örgütlenişinin güncel biçimi özellikle Avrupa Birliği sorunu üzerinden şekillenmektedir.

Türkiye sömürge kapitalizminin emperyalist sistemle Avrupa Birliği üzerinden yeni biçimlerle bütünleşmesi, sistemin ekonomik alt yapısından, siyasi üst yapısına kadar zorunlu olarak yeniden yapılanmasını gerektirmektedir. Bu yeniden yapılanma süreci egemen güçler arasında yeni çatışmaları, ezilen sınıflar açısından da yeni bir alt üst oluş sürecini tetiklemektedir. Bugün yeniden inşa edilen dengeler etrafında oluşan egemenler arası ideolojik saflaşmalar, siyasi arenaya milliyetçilik ve liberalizmin çatışması biçimindeki iki ana çizgi olarak yansımaktadır. Bu saflaşma etrafında kümelenen egemen kastlar, toplumsal yaşamın diğer alanlarını olduğu gibi üniversiteleri de kendi yanlarına çekmeye çalışmaktadırlar. Tartışma ve tartışma çerçevesinde kullanılan kavramlar öylesine saçılmış, saçıldığı kadar da anlam kaymasına uğramıştır ki kimin vatansever, kimin solcu, kimin özgürlükçü, kimin tutucu olduğu birbirine girmiş durumdadır.

Uzun yıllardır neo-liberal uygulamalar altında tüm düşünsel silahları tahribata uğratılarak, savunmasız bırakılmış üniversiteliler bu karmaşa ortamından rahatça etkilenebilecek durumdadır. Demokratik öğrenci hareketi açısından sürecin kendisine karşı örgütlenecek pratik-politik çizgi ve bu çizgiyi oluşturacak ideolojik argümanların berraklığı, oluşan bu kaygan zeminde daha da önem kazanmaktadır.

Safları sıklaştırın

Burjuvazi, emperyalizm çağında toplumu ilerletici rolünü kaybetmesine rağmen, kendi sınıf çıkarlarını, toplumun bütünsel çıkarlarıymış gibi sunmaya devam etmektedir. “İşçiler hayatlarını idame ettirebilmek için tek varlıkları olan emeklerini belli bir ücret karşılığı satmak zorundadır. Satın alacak tek güç sermayedir. Sermaye fabrikaları kurar. Fabrikalar işçilere emeklerini satabilecek iş imkanı sunar. İşçiler fabrikada emeklerini satarak hayatlarını idame ettirir.” Burvuja düşünce mantığına göre sermaye olmadan toplumsal yaşam kurulamaz; başka bir deyişle toplumsal yaşamın temel kurucu unsuru “iyi niyetli” sermayedir. Kazanılan bu konum itibari ile doğal olarak toplumu ilerletecek – geliştirecek – değiştirecek tek gücü de kendisi oluşturmaktadır. (Fakat oluşturulan bu denklemden, sermayenin üretilebilmesi ve yeniden üretilebilmesi için artı-değer sömürüsüne ihtiyaç duyduğu gerçeği çıkarıldığında, tüm denklem alt üst olur.)

Bu ideolojik yaklaşım biçimi, geçmişte olduğu gibi bugünde geçerliliğini korumaktadır. Avrupa Birliği süreci Türkiye toplumuna şimdiye kadar hiç ulaşamadığı refahı getirecek, en büyük uygarlaşma eşiği olarak sunulmaktadır. Ayağımıza kadar gelen bu şansın, toplumsal gelişim için tek alternatif olduğu söylenerek, yapılan herhangi bir itiraz, tek kelimeyle gericilikle suçlanmaktadır. Görünüşte yapılan birtakım değişiklikler yukarıdan aşağıya doğru abartılı biçimlerde pompalanmakta, halkın “bahtsız kaderinin” değişeceğine dair umutlar gerçek yaşamda somut bir gelişme olmamasına rağmen sürekli canlı tutulmaya çalışılmaktadır. Avrupa Birliğine eklemlenme sürecinde tüm inisiyatif egemen odaklarda olmasına rağmen Avrupa Birliğine girebilmemiz için tüm toplumun çaba göstermesi, fedakarlık yapması gerektiği söylenmektedir.

Fakat Avrupa Birliğine eklemlenme sürecinde, eğer kapitalizm içerisinde -doğal olarak sınıflı bir toplumda- yaşıyorsak tüm halkı kapsayacak ortak çıkarlar dizini mevzu bahis değildir. Bundan sonrada olmayacaktır. Avrupa Birliğine girildiği taktirde demokrasi, insan hakları, sosyal yaşam standartlarında iyileşme olacağı söylemi, şu an birlik çerçevesinde sözü edilen alanlardaki uygulamalara bakıldığında ham bir hayalden ibaret kalmaktadır. Birlik çerçevesinde giderek yaygınlaşan esnek çalışma koşulları buna bağlı olarak işsizlik oranındaki artış…vs sermayenin yeni saldırgan stratejilerinin Avrupa merkezlerinde de geçerli olduğunu göstermektedir. Bunun yanında Avrupa Birliği, kesinlikle homojen ve eşitlerin birliğinden oluşan (böyle olması istenen) bir topluluk değildir. Birliğe yeni katılan eski Doğu Bloğu ülkelerindeki uyum süreçlerinin açık sonuçları mevcuttur. Eski Doğu Bloğu ülkelerinin Avrupa’ya uyumlulaşma süreci içerisinde, istisnasız hepsinde işsizlik artmış, sanayi yatırımları ve üretimi, toplam gelirler düşmüştür. Farklı ekonomik güçteki yapıların, ekonomik birliğinden, güçlü ekonomiye sahip olanın faydalanacağı açıktır ve Türkiye’nin AB’ye eklemlenme sürecinde, emperyalizm açısından tek “işe yarar” özelliği ucuz emek piyasası ve taşeron olarak kullanılacak olan askeri gücüdür.

Kısacası, emperyalist – kapitalist sistemin, dünya çapında gerçekleştirdiği yeniden yapılanma sürecinde, Avrupa Birliği tartışmasındaki en net duruş belki de en klasik olanıdır. Emperyalizm kavramından, liberallerin vaatlerinden bahsederken durup bir daha düşünmek hatta temkinli olup kötü kötü düşünmek gerekmektedir.

AB’ye muhalefet cephesinde ise göze çarpan ilk nokta kargaşadır. Karşıtlık noktasını oluşturan genel argümanlar milliyetçi-ulusalcı bir çizgiye tekabül etse de AB’ye hayırcılar cephesi, sivil faşist hareketten, elit aydınlara, çeşitli sermaye gruplarına kadar uzanan geniş bir yelpaze etrafında oluşmaktadır.

“Kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalist dönemde, tekeller devlet aygıtını tamamen ele geçirmişlerdir.” (Lenin) Bu yüzden kapitalist-emperyalist sistem içerisinde bulunan – kapitalist – bir ülkede, sermayeden bağımsız bir devlet politikasından, ne geçmişte, ne şimdi, kapitalist sistem var olduğu sürece gelecekte de bahsedilemez.

Bu noktada değinilmesi gerekilen kritik nokta, neo-liberalizm ile şu an karşıt düşmüş gibi görünen ulusalcılığın aslında kapitalist sistemin bir döneminin ürettiği bir kavram olmasıdır. AB tartışmasında ortaya çıkan bu milliyetçi-ulusalcı çizginin oluşumunu sağlayan temel dinamik yeni sömürge kapitalizmlerinin dönüşümünün yarattığı tepkilerdir. Yeni sömürgecilik döneminde, sosyalist devletlerin ortaya çıkması ile birlikte, kapitalist pazarda gerçekleşen daralma, mevcut pazarların derinleştirilmesi stratejisiyle aşılmaya çalışılmıştır. Bu gerekçe ile bizzat emperyalist tekeller tarafından sömürge ülkelerdeki kapitalist üretim ilişkileri geliştirilmiştir. Geçmiş dönemde tek tek ulusal düzeyde, devlet desteği ile ithal ikameci bir biçimde gerçekleştirilen uluslar arası tekellerle bütünleşme süreci değişmektedir. 80’li yıllardan itibaren hızlanan değişim süreci, ülke içinde az sayıda bulunan büyük sermayenin artık dünya ölçeğinde işleyen sermayenin toplam döngüsüne katılma isteğini – zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Dışa açılma isteğini yaratan şey ülke içi sermaye birikim sürecinin yarattığı koşullardır. Zorunluluğu yaratan ise içe dönük sermaye birikim sürecini birincil elden belirleyen sermayenin dünya üzerindeki birikim süreçleridir. Sömürgeler dünyasında, artık yerli sermayenin sanayi temelinin emperyalist tekeller tarafından tümüyle ele geçirildiği, mali denetime dayalı bir bütünleşme süreci yaşanmaktadır. Dünya ölçeğinde sermaye birikim sürecine eklemlenen büyük sermaye açısından ulusal pazar-ulus devlet önemini kaybetmiştir. Sermaye açısından devlet artık dünya ölçeğinde işleyen mekanizmalarla yereller arasındaki uyumu sağlayacak mekanizmaları sağlayacak bir biçimde yeniden düzenlenmektedir. Egemenler arası dengeler de bu sürece bağımlı olarak değişirken, siyasi egemenlik, doğal olarak bağımlılık ilişkilerindeki bu değişime ayak uydurabilen büyük sermaye gruplarına – onların siyasi temsilcilerine – doğru daha da daralmaktadır. Yani, değişim sürecine karşı ortaya çıkan milliyetçi tepkilerin temelini, egemenlik ilişkileri içerisinde kaybedilen siyasi konum oluşturmaktadır. Kendi çıkar-iktidar ilişkilerini korumak için “vatan elden gidiyor” feryatlarıyla, milliyetçiliği kendilerine kalkan olarak kullan bu gerici kast, kendi iktidarları süresince uygulamaya sokulan liberal politikaların hiçbirisine karşı çıkmamıştır. (Üniversitelerin her alanı paralı hale getirilirken, ses çıkarmayan üniversite yönetimleri, geçtiğimiz yıl kendilerine dokunan YÖK yasasına karşı Kemal Alemdaroğlu önderliğinde ayaklanmıştır.)

Daha çok elit aydınların ve üniversite öğretim üyelerinin oluşturduğu – etkilediği diğer bir karşıtlar topluluğu da, ülkenin egemenliğini ve bağımsızlığını kaybedeceği argümanını öne çıkarmaktadır. Geçmişe öykünülerek yad edilen ulusal kalkınma-ulusal birlik gibi kavramlar, kapalı ekonomi modelinin siyasi yansımalarıdır. Gerekçesi ise açıktır. Tek tek ulusal ölçekli burjuvazilerin yaratılabilmesi için en uygun model kapalı ekonomik sistemlerdir. Fakat Türkiye kapitalizminin gelişim seyrine baktığımızda, emperyalist tekellerle bütünleşme süreci yani ekonomik ve siyasi olarak uluslar arası tekellere bağımlılaşma süreci, yeni sömürgecilik ilişkileriyle çoktan tamamlanmıştır. İster AB’ye girelim, ister girmeyelim, ülkede uygulanacak ekonomik program zaten uluslar arası kurumlarla yapılan anlaşmalar sayesinde, uluslar arası tekellerin isteği doğrultusunda, belirlenmektedir. Bu nedenle, emperyalist-kapitalist sistemle kurulan bütün bağlar koparılmadan, ülkenin bağımsızlığını kurtarma söylemi temelsiz bir iddiadır. Kullanılan argümanlar, iktidar mekanizmalarından giderek dışlanan gerici egemen kastın toplumsal meşruiyetine katkı yapmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

Neo-liberalizme ve milliyetçiliğe karşısında devrimci bir saflaşma mümkündür !

AB sürecinde, sol hareket açısından – yaşanan savrulmalar giderek arttığından – ideolojik karşı duruş çizgisindeki netlik daha da önem kazanmaktadır. (AB tartışmalarında, sol içerisindeki savrulmaları daha sonra geniş bir biçimde değerlendirmek üzere burada kısaca değineceğiz.) Geleneksel sol hareketlerin bir bölümünün, neo-liberal demokratikleşme sürecini olumlaması, ‘oluşacak olan demokratik ortamın’ işçi sınıfının yararına olacağını söyleyerek, AB’ye girilmesini desteklemeleri, sınıfsal köklerinin giderek zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Burjuvazinin toplumsal yaşamın tek değiştirici gücü olduğu fikrine eklemlenen bu düşünsel liberalleşme, ezilenlerin aşağıdan devrimci hareketine olan güvensizliğin en açık ifadesidir. Bu fikrin karşıtıymış gibi ortaya çıkan kimi milliyetçi “sol” merkezler de, sömürge kapitalizmin işleyişini es geçerek, eskinin korunmasını istemektedirler. Kaçırılan nokta ise eski olanın, sadece sömürgeciliğin eski biçimi ve onun eskimekte olan siyasi temsilcileri olmasıdır. Bu tarafta, diğerleri gibi ezilenlerin toplumsal yaşamı değiştirici potansiyellerini hiçe saymaktadır.

Avrupa Birliği sürecinin -ülkenin yeniden sömürgeleştirilmesi olarak okuyun- nesnel olarak dağılacağı güçlü toplumsal gerekçeler mevcuttur. Bu süreçte, sol bir alternatif ancak yüzünü ezilenlere çeviren, umudunu ezilenlerin devrimci gücüne bağlayan bir bakış açısıyla mümkündür. Bu da ancak emperyalizmi ve neo-liberal saldırıların tümünü karşısına alan bir mücadele perspektifiyle olanaklıdır. Neo-liberalizmin, 90’lı yılların başındaki -alternatifsizliği- gösterişli dönemi çok gerilerde kalmıştır. Neo-liberal saldırganlığa karşı, dünyanın birçok bölgesinde alternatiflerin ortaya çıktığı, yeni isyan hareketlerinin geliştiği bugünlerde, üniversite safını neo-liberalizme karşı ezilenlerin yanında belirlemelidir. Türkiye üniversitelerinden şu an, sistem karşıtı güçlü bir ideolojik-politik başkaldırı ortaya çıkmamasının en temel gerekçesi, üniversitenin düşünsel birikimlerini uzun zamandır talan etmekte olan sermayenin hegemonyasıdır. Üniversiteler entelektüel anlamda işçi sınıfının, ezilenlerin mücadelesine yıllardır gerekli katkıyı sunamamaktadır çünkü akademinin bir ucu -AB tartışmalarında tanık olduğumuz gibi- düşünsel birikimini, ya liberal düşüncenin gelişimi için kullanarak, sermaye yararına çeşitli projeler üretmekte, ya da egemenlerin en gerici kastlarıyla kol kola yürümektedir. Oysa ki Türkiye üniversiteleri, geçmiş dönemlerde ezilenlerin devrimci potansiyellerini tetikleyici, kapitalist sistem dışında da toplumsal bir değişimin olabileceğini işaret eden, özgür düşünceleri yaratabilmiştir. Düşündükleri, ürettikleri yüzünden onlarca onurlu akademisyeni katledilmiş, kurşunlanmış, faşist cuntalara karşı direnmiş üniversiteler, bugün de ezilenlerin saflarını güçlendirecek potansiyellere sahiptir.