Öğrenci Temsilcileri Konseyi (ÖTK) Deneyimi -Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi*

Ülkemizin biraz düşünen her ferdinin, özellikle de aydın, demokrat ve devrimci kesimlerinin en hayıflandıkları noktalardan biri, kurumsallaşmış ve/veya sonraki nesillere ışık tutan yapılanmaların eksikliğidir. Hemen her alanda duyulan bu eksiklik özellikle toplumsal örgütlenme konusunda iyice ortaya çıkar.Ülke tarihine dönüp baktığımızda, siyasetin en somut örgütlenmesi niteliğindeki İttihat ve Terakki, CHP, DP gibi partiler dışında yukarıdaki nitelemeye uygun örgütlenmelerden söz etmek oldukça zordur. (Bu gruba biraz zorlama biraz da 1968 ve 1976’ların genel ortamının etkileriyle Dev-Genç’i eklemek de mümkündür.)

 

Bu eksiklik, bir açıdan ülkemizde bu tür örgütlenmelerin uzun süre yaşamasına izin verilmemesi, tek parti dönemi ve takip eden on yıl periyotlu darbelerin her türlü toplumsal örgütlenmeyi ezmesiyle izah edilebilir; daha doğrusu izah edilmeye çalışılabilinir. Ne var ki her olumsuzluğun izahını kendi dışında aramak yapılan yanlışların bulunmasını bile engellediği gibi, doğru bir değerlendirmenin yapılmaması olumlu özelliklerin de zaman içinde unutulmasına veya içleri boş sloganlara dönüşmesine neden olmaktadır. Başta öğrenci gençlik kesimleri olmak üzere birçok dergi ve yayın organının kimi zaman nostaljik bir övgü kimi zaman da eleştirel bir tarzda 1988’lerden beri ele aldığı Öğrenci Temsilcileri Konseyi (ÖTK) ise unutulmak tatsızlığından kurtulacak gibi gözüküyor, ancak çoğu kez ya kronolojik bir özet ya da somut olayların “hikaye” edilmesi tarzında ortaya çıkan bu yaklaşım ikinci tehlikeyi, yani içinin boşaltılması ve farklı bir anlamda unutulması ihtimalini kuvvetle olası kılıyor. Bu nedenle ÖDTÜ-ÖTK’yı geniş bir kitlenin miti haline getiren kendine özgü yanlarını içsel bir bakışla irdelemek daha da önem kazanıyor. Bunu yaparken samimi şekilde dolaşan çiftlere müdahaleden, gruplar arası çatışmalara kadar birçok olumsuzluk çeşitli çevreler tarafından kıyasıya, hatta kimi zaman haksız biçimde eleştirildiğinden, olumlu özelliklerini belirleyen faktörlerin irdelenmesi hem doğru anlaşılması hem de geleceğe dönük dersler çıkarılması açısından doğru tercih olacak gözüküyor.

 

ÖTK pratiğini yaşamış, yönlendirmiş veya yakından izlemiş hemen her kesimden insanın üzerinde hemfikir olduğu belli özellikler vardır,ama bunların arasında ikisi öne çıkar: Kitlesellik ve demokratiktik. Bunlara bağlı olarak ortaya çıkan üçüncü özellik de etkileyiciliğidir.

 

Bugün geçmişe bakarken çoğu insan bu üç faktörü görüp iç geçirmekte veya gıpta etmekte ama bunların nasıl ortaya çıktığını pek de algılayamamaktadır. Bu eksikliği gidermenin ön koşulu ise ÖTK’yı ortaya çıkaran süreci iyi anlamaktır. O dönemleri yaşayanlar ÖTK’nın 1. Boykot olarak bilinen 1975 boykotu sonrasında kurulduğunu hemen hatırlayacaklardır. Ülkenin 12 Mart dönemi koşullarından yeni yeni çıktığı sıralarda bütün üniversitelerde olduğu gibi ODTÜ’de de örgütlenme çalışmaları başlamış ve bunun sonucunda ODTÜ-DER kurulmuştu. ÖTK’nın temelleri bu sırada atılmış, bir anlamda prototipi oluşturulmuştu. Bu dönemin en belirleyici özelliği demokratikliği ve karar alma süreçlerinin karşılıklı iknaya dayanıyor olmasıdır. Demokrasiyi savunan herkese açık bu yapı, yukarıdaki özellikleri nedeniyle kısa sürede bütün öğrenci kesimi tarafından kucaklanır hale gelmişti.”Örgüt kitleleri kucaklamıştı”biçiminde açıklanamayacak biçimde, dönemin baskılarından ve bunların günlük yaşamlarına; sınav,akademisyenlerle iletişimsizlik, gece yarısı operasyonları şeklinde yansımasından bıkan öğrenciler, konuşabilecek platformu bulunca bunu sahiplenmişlerdi.

 

Bu platformun önemli ikinci özelliği de gündelik hayatın içinde doğması ve onunla yoğrulmasıydı. Gerçi genel siyasi tartışmalar yapılıyordu ama en önemli tartışmalar. A veya B grubunun sınavlara veya kafeterya fiyatlarına ilişkin önerileri etrafında oluşuyordu. 5 Kasım saldırısı ile gündeme gelen can güvenliği sorunu da bu bağlamda yer alarak ele alınıyordu.

 

İşte bu koşullar altında ODTÜ-DER yönetim kurulunun pek de istememesine hatta açıktan tavır almasına karşılık 10 bin civarında öğrencinin oyuyla boykot başlamıştı. Yazın gelmesi okulda sadece militan unsurların kalması sonucunu doğurmuş bu da rektör Tarık Somer’e

aklınca önemli bir koz vermişti. “ODTÜ-DER bir avuç anarşistin yeridir, öğrencileri temsil edemez” diyerek ekliyordu: “Öğrencileri ancak demokratik bir temsilcilik kurumu temsil edebilir.”Böylece tarihin garip bir cilvesi olarak ÖTK’nın isim babalığını yapmış oluyor ve boykot sonuçlanırken öğrencilerin temsilcilik talebini kabul etmek zorunda kalıyordu. Bu süreç ÖTK’dan çok daha önemli bir kazanımı da ortaya çıkarmıştı. Öğrenci kitlesi kolay kolay unutamayacağı bir ders almış, soyut siyasi tartışmalar uğruna birbirini dışlamadan gündelik pratikte birlikte iş yapmanın önemini ve bunun önkoşulu olan demokrasinin vazgeçilmezliğini kavramıştı; tabii demokratik biçimde alınan kararlara muhalif bile olsanız uymanın önemini de. İşte bu ders sayesindedir ki ÖTK’nın o imrenerek bakılan yapısı oluşmuştur.

 

Nisan 1975’de ODTÜ öğrencilerinin başlattığı boykot, ODTÜ-DER yöneticilerinin bile şaşkınlıkla karşıladığı bir oranda destek buldu. Dernek binasında hemen her gün yapılan “durum değerlendirme” toplantılarına katılım o kadar fazlaydı ki, öğrenciler bina merdivenlerinde veya bina dışında, hoparlörle yapılan yayın sayesinde konuşmaları dinliyorlardı. Üstte iki örneği görülen, boykot süresince öğrencilerin hazırladığı afişler Ankara duvarlarını kapladı. Boykot ve ODTÜ-DER döneminde temelleri yukarıdaki tarzda atılan ÖTK, kendi pratiği içersinde bu anlayışı daha da geliştirmiş ve örgütsel biçimleri konusunda yeni modeller oluşturmuştur, ÖTK tüzüğü sadece metniyle değil, bu metnin hazırlanış biçimiyle de bunun somut bir ifadesidir. Sınıf, bölüm, yurt, fakülte, temsilciler konseyi gibi her kademede tartışılan ve kabul edilen bu metin lafta kalmamış, ve ÖTK işleyişi buna uygun yürütülmüştü. Örneğin toplanan aidatlar sadece yönetimdeki grup tarafından kullanılmamış hangi gruptan olursa olsun tüm temsilciler kendi birimlerine ait üye aidatlarında tasarruf haklarını kullanmışlardır. Günlük pratiğin anında karar almayı gerektiren konuları dışında, uzun veya kısa dönemli her türlü program veya anlayış kelimenin tam anlamıyla en geniş demokrasi içersinde oluşturulmuştur. “Oluşturulmuştur” bilinçli kullanılan bir sözcüktür, zira sadece önerilere kabul ve red oyu vermek değil, ortaya çıkarılmalarında aktif katılım söz konusudur. Örneğin akademik konularda alternatiflerin hazırlanması her bölümde isteyen her öğrencinin katkısına açık biçimde komiteler aracılığıyla gerçekleştirilmiş ve kabul edilmiştir.Yine ODTÜ’deki en önemli öğrenci etkinliklerinden biri olan Sanat Kültür Topluluğu çalışmaları da aynı anlayışla şekillenmiş ve Hasan Tan’ı hicvetmek için başlayan amatörce bir çalışma, ülkenin en büyük uluslararası organizasyonlarından birine dönüşmüştür. Bu sayededir ki her yerde görülen yönetici kastla yönetilen tatsızlıkları ODTÜ’de en alt düzeyde olmuştur.

 

ÖTK tarihi açısından en önemli konulardan birisi de 2. Boykot veya Hasan Tan Direnişidir. Okulu ele geçirmeyi amaçlayan faşist güçlerin yukarıdan aşağıya başlattıkları girişim, tüm öğrencilerin eksiksiz ve aktif katılımıyla boşa çıkarılmıştı. Mücadelenin tırmandığı dönemlerin genel kuralı olarak güçlü ve zayıf noktaların kendini açığa vurduğu 2. boykotun incelenmesi özel bir önem taşımaktadır.

 

Boykot genel olarak pasif bir eylem biçimi olarak kabul edilir. Oysa 2. Boykot bu anlamda tam da zıddı bir çizgi izlemiştir. Öğrenciler, derse girmemek gibi sadece “yapmamaya” dayalı bir çizgi izlemek yerine, üniversite etkinliklerini fırsat bulabildikleri her yer ve koşulda alternatif bir anlayışla sürdürmüşlerdi. Diğer birçok birimde olanın tersine, dar bir kadronun fiilen gerçekleştirdiği etkinlikler yerine hemen herkesin katıldığı modeller geliştirilmiş ve mücadelenin temel stratejisi, meşruluk ve kitlesellik üzerine kurulmuştur. Karikatür yarışmasından futbol turnuvasına, yerel gazete çıkarmaktan sokak sokak bildiri dağıtmaya herşey buna uygun yapılmıştır.

 

Okul açıldıktan sonra en güçlü dönemini yaşarken bile bu çizgi takip edilmiş “Mavi Gömleklilere” karşı “Teşhir ve Tecrit” ana stratejisi uygulanarak okulu terk etmeleri sağlanmıştı. (Üstelik okulun tüm kesimlerinin onları tükürükle boğmaya hazır olduğu bir ortamda.) Bu stratejinin başarısı, ÖTK örgütlenmesinin üç özelliğinin demokratiktik, kitlesellik ve alternatif olabilmenin gücünü açıkça ortaya koymaktadır. Tam da bu noktada belirtilmesi gereken diğer bir husus da mücadele stratejisi ve biçimleri ile kitlelerin psikolojik ve siyasal konumu arasındaki ilişkidir. O dönemde ülkenin birçok yerinde geniş bir öncü-kitle anlayışıyla kitlelere patronluk etmeyi deneyen “devrimci” yaklaşımları ODTÜ’de görmek pek mümkün değildir (genel gelişim çizgisi açısından). Tersine, karşılıklı bir öğrenme ve etkilenme süreci yaşanmıştır. Sosyalistler kelimenin dar ve geniş anlamıyla düzene alternatif olunabileceğini gösterirken, kitle bunun biçimlerini oluşturmuştur. Burada akla hemen bir soru geliyor. Bütün bu süreçte devrimcilerin, özellikle ÖTK yönetimlerinin rolü ne oldu? Buna cevap vermeden önce ÖTK örgütlemesinin temel bir özelliğine daha değinmek gerekiyor. Ülkemizde bugün de uygulamaları görülen bir anlayışa göre, demokratik kitle örgütlenmeleri siyasal örgütlere bir parça, onların bir alt birimi gibi değerlendirilirler. Bunun pratik bir sonucu olarak da demokratik örgütlenme ile siyasi örgütlenme içice geçer, hangisinin nerede başlayıp bittiği belli olmaz. Oysa ÖTK’da, dönemin özgül koşullarının verdiği izin ölçüsünde, demokratik yapılanma bağımsız olarak ortadadır. Yönetimde yer alan Devrimci Gençlik ve Devrimci Yol tarafları olsalar bile ÖTK örgütlenmesi ile,bu unsurların genel siyasi örgütlenmesi en azından çok uzun bir süre içiçe geçmemiştir. (Aynı olgu muhalefetteki gruplar için de geçerlidir.) Bu olgu ÖTK yöneticilerinin siyasal yönlendiriciliğini azaltıcı değil, tersine arttırıcı bir rol oynamıştır. Bilgi akışı, düşünce üretimi konuları tek yönlü grupsal ilişkiler üçersinde değil geniş boyutlu çalıştığı için daha doğru çözümler bulunarak daha geniş kesimlere etki edilebilmiştir. Devrimciler ülkede yaşanan gerçekleri dillerinin döndüğünce anlatarak bireyleri günlük hayatları içersinde mücadeleye katmayı sağlamışlardı. Grupçu siyasi yaklaşımlarla görüşlerini “tepeden inme” kabul ettirmek yöntemine iltifat etmemişlerdi. Zaten aksini denedikleri anda kitle hemen cevabı yapıştırmıştı: “Size oy yok.”(Devrimci Gençlik yanlıları tek bir yerde,Türk Halk Bilimleri Toplululuğu’nda (THBT) hiç seçim alamamışlardı. Bunu da THBT özelinde bir şeyler söylemek yerine “öncü” anlayışla yaptıkları el koyma operasyonunla borçluydular.) Yukarıdaki sorunun cevabı böylece ortaya çıkıyor; Devrimciler, ODTÜ öğrencilerinin mücadelesini ülke koşullarından kopmadan alternatif sosyalist bir anlayışla örgütlemişlerdir. Zaten bunu yapamasalardı ODTÜ-ÖTK, günün dar pratiği içersinde boğularak aynı dönemde var olan benzer bir yapılanma, Boğaziçi-ÖTK gibi bugün adı sanı anılmayan bir hale gelirdi. Ancak bu olgunun sadece yönetimlerin sübjektif niyetlerine bağlı olduğu söylenemez. (Özellikle de aynı siyasi görüşleri paylaştığını söyleyen insanların başka yerlerdeki farklı,hatta taban tabana zıt uygulamaları göz önüne alındığında.) Anlatılmaya çalışılan bütün bu süreç her türlü siyasi grubu etkilemiş ve yönlendirmiştir. Öylesine ki ODTÜ’de var olan siyasi grupların kendi işleyişleri bile başka birimlerdekilerden daha demokratik olmuştur. (Örneğin ÖTK yönetimin oluşturulması sırasında görüş alınmaması Devrimci Gençlik yanlıları arasında uzun süreli bir çalkantıya neden olmuştu.) Böylesine olumlu yanları bünyesinde “barındıran” ÖTK örgütlenmesinin sadece biçimsel yanlarıyla ele alınması yapılabilecek en büyük yanlışlıktır. Bugün Bilkent Üniversitesi gibi birçok kurumda bu anlamdaki uyarlamaları zaten mevcuttur. Önemli olan, onun eyleminin muhtevasının belirleyen, bu yazıda kısaca değinilen, özüne ilişkin yanlarını iyice anlamak ve bunları günün koşullarına uygun olarak geliştirmektir. Geliştirmek kavramının içinde eksiklikler ve hatalardan arındırmak bulunduğuna göre ÖTK’nın bu türden yanlarının neler olduğu hemen akla gelecektir. Aslında mutlaka bu anlamda söylenecek çok şey vardır. Ne var ki bunların çoğunun ülkemizin 74-80 dönemine ilişkin hastalıklarının yansıması niteliğinde olduğu da ortadadır. Yine unutulmamalıdır ki ÖTK örgütlenmesini yaratan ODTÜ öğrencileri 4 yıl gibi zaten kısa bir dönemde bile, modellerini özgürce geliştirme, ÖTK’yı mücadelelerini sürdüren bir araç olmaktan çıkarıp (kendi aralarındaki demokrasinin örgütsel çatısı olarak geliştirme şansını hemen hiç bulamamışlardır.(78 ilkbahar ve güz dönemlerini saymazsak.) Buna rağmen geldikleri küçümsenmeyecek nokta da ülkemiz gençliğinin, sosyalistlerinin demokrasiyi kullanma ve geliştirme noktasında ne kadar yetenekli ve kararlı olduğunun açık bir göstergesidir. Bütün bunların ortaya koyduğu tablo açıktır. ODTÜ-ÖTK bu ülkenin yaşadığı en demokratik en kitlesel ve güçlü örgütlenmelerden biridir ve bu özellikleriyle yeni toplumsal örgütlenmelere ışık tutmaktadır. Gönül ister ki geniş bir değerlendirmesi yapılarak eksik ve olumsuz yanları aşılsın ve ülkemiz demokrasisi, benzeri örnekleri daha çok sayıda ve kesintilere uğramadan yaşasın.

*Ahmet Asena