(Önleyici) Hizmette sınır yoktur! Denetim gözetim sistemi üzerine – Ekim 2005

Bilim kurgular gerçek mi oluyor? Devletlerin güvenlik yönelimleri tıpkı George Orwell’in 1984’ünü ya da Tom Cruise’un başrol oynadığı Azınlık Raporu filmini andırıyor. Her yere kameralar yerleştiriliyor, herkes dinleniyor, bir yandan polis teşkilatları ve ordular, hız, mobilizasyon v.b. kriterlerine göre geliştirilirken, diğer yandan özel güvenlik sektörü de hızla genişliyor (Türkiye’de güvenlik şirketleri elemanlarının sayısı polis teşkilatını geçiyor) ve toplumda güvensizlik hissi büyütülüyor…

11 Eylül sonrasında tırmandırılarak devam eden “güvenlik” sendromu, tüm dünyada egemenlerin temel yönelimlerini belirliyor. “Herkes suçlu ya da herkes korunmaya muhtaç olabilir. “Terör”’ün nerden geleceği, iç mi dış mı olacağı, ya da kimlerin terörist olabileceği bilinemeyeceği için, herkes gözetlenmeli ve gerektiğinde önlenmelidir…

Özellikle haziran ayında İstanbul’da oluşturulan MOBESE sisteminin hayata geçişi ile son teknoloji “güvenlik” önlemleri, ülkemizde de uygulama alanı buldu. Genelde sokaklara yerleştirilen kameralar olarak bilinen MOBESE, aslında kapsamlı bir gözetleme sisteminin adı.

Mobese nedir?

Açılımı Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu olan MOBESE, sürekli gözetleme ve hızlı müdahale olanakları düşünülerek oluşturulmuş. Sokaklar ve otoyollara yerleştirilen kameralar sayesinde “suçlu”lar tespit edilecek, komuta merkezindeki araç takip sistemi sayesinde civardaki birimler, bilgisayarlı sistemden gönderilen komutla, olay mahaline yönlendirilecek ve bir karakolda bulunan temel donanıma sahip mobil karakol birimi, gerekirse, hemen olay yerinde sorgulama işlemeleri yapılabilecektir.

Sistemin belki de en önemli kısmını istihbarat-fişleme aşaması oluşturuyor. Komuta kontrol merkezi olarak adlandırılan MOBESE ana biriminde, “suç”ların ve “suçlu”ların önceki bilgileri, “suç” yoğunluğu bulunan bölgeler, sokak sokak suç haritalarıyla farklı renklerde gösterilmektedir (Hotspot Analysis). Asayiş otomasyon sistemi ile gelen herhangi bir ihbar üzerine, ihbarın geldiği adrese, bilgisayardaki harita üzerinden, binaların ve ardından hanelerin üzerine tıklanarak ulaşılıyor, kimlik ve adres bilgileri doğrulanıyor ve ardından ihbara odaklanılıyor.

Sistemdeki bilgi havuzunu besleyen önemli kısımlardan birisi de Muhtarlık otomasyon sistemi (M.O.S.). M.O.S. ile de İstanbul’daki tüm muhtarlıkların bilgileri, komuta kontrol merkezindeki veri havuzunda toplanabilecek. Ayrıca muhtarlıktan ikametgah belgesi ya da nüfus sureti almak isteyen “mahalle sakininin” web-cam ile çekilen fotoğrafı emniyete ulaştırılacak. (Uygulama için Fatih İlçesi pilot bölge olarak belirlendi).

Gözetleme sisteminin bir diğer ayağını da karakollar oluşturuyor. “Nezarethane İyileştirme ve Kontrol Sistemi” ile karakol nezarethaneleri “yaşanan intiharların önlenmesi” gerekçesiyle 24 saat gözetlenecek. (sistem, 84 karakol ve 7 şube müdürlüğünde devreye girdi)

Güvenlik verilerinin parçalı bir biçimde tasnifinden kaynaklanan istihbarat ve veri kayıplarını önlemek için ise karınca evrak transferi sistemi geliştirilmiş. Bu sistem sayesinde, güvenlik birimlerinin idari kısımlarındaki tüm veriler, emniyet müdürlüğü ana merkezinde toplanabilecek ve böylece internet yoluyla hızlı veri akışı sağlanabilecek.

Faaliyete geçen kısmının 25 milyon dolara mal olduğu açıklanan sistem, 952 muhtarlık, 3500 polis aracı, 150 mobil polis karakol ünitesi, İl ve İlçe Komuta Merkezleri ile haziran ayından itibaren “hizmete” açıldı. İstanbul’daki kamera sayısı şimdilik 570; ancak yetkililer, sistemin 10 bin kamerayı kaldırabilecek kapasiteye sahip olduğunu da belirtiyorlar.

Emniyetin internet sitesinde ve yetkili açıklamalarında gerine kasına savunulan yeni sisteme devlet tarafından biçilen rol büyük. Başbakan, bakanlar ve İstanbul Valisi tarafından yapılan açıklamalarda sistemin kuruluş amacı, “kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi, yönetim işlevinin kolaylaştırılması, muhtarlık hizmetlerinin düzenlenmesi ve suç sayısının düşürülmesi” şeklide tanımlanıyor.

İstanbul’da uygulamaya geçirilen MOBESE sisteminin daha gelişmiş versiyonları, özellikle saldırı politikaları nedeniyle dünya halklarının nefretini toplayan “teröre karşı savaş”’ın öncüleri emperyalist merkezlerde uygulanmakta. İngilizler, tüm İngiltere’de 3 milyon kamera ile sürekli izleniyor. Bir İngiliz günde ortalama 300 kez görüntüleniyor. Londra’da kent merkezine girişin paralı hale getirildiği geçen şubattan bu yana muhtelif noktalara 800 kadar kamera yerleştirildi. Kameralar, “ayak bastı parasını” ödemeyen kaçak sürücüleri belirliyor. Londra’da otobüs ve metroda halen kullanılmakta olan abonman kartlarının yerini “Oyster Card” denen elektronik kartlar alıyor. Bunların üzerindeki elektronik yonga, yaklaşık 3 milyon Londralının yerinin belirlenmesine olanak sağlıyor…

Fransa’da kamuya açık yerlere yerleştirilmiş, insanların yaşamını kaydeden 1 milyon kamera var. Bir Fransız gün içinde ortalama 20 kez kaydedilebiliyor. İtalya’da ise son 10 yılda mahkeme kararıyla telefonları dinlemeye alınmış kişi sayısı 29 milyon 200 bin.

Geçtiğimiz sene, BBC web sitesinde yayınlanan bir haberde ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un Washington’daki karargahında kurulan bir ekibin, Amerika’da yaşayan herkesin hayatı hakkında mümkün olduğunca çok bilgiyi toplayarak bir araya getirmek için çalışmalara başladığı duyuruldu. Savunma Bakanlığı Müsteşarı Pete Aldrige projeyi şöyle gerekçelendiriyor: “Her şeyin temelinde, bu araştırma projesi, belli işlemlerin ve olayların kullanımıyla teröristlerin harekete geçmelerinden önce keşfedilip müdahale edilmesinin mümkün olup olmadığına karar vermeyi hedefliyor.”

Önleyici savaş, tüm toplumu içine çekecek şekilde tasarlanıyor. İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu da uygulamayı benzer bir gerekçeyle savunuyor: “Devlete yönelik tehlikeler doğmadan önlenmeli.”

“Önleyicilik”…

Önleyicilik kavramı, daha çok ABD’nin “terörizme karşı mücadele” saldırıları ile birlikte tartışılmaktadır. Fakat “önleyicilik” uygulamaları, sadece bir savaş argümanı olarak değerlendirilemeyecek düzeyde geniş bir alana yayılmış durumda. Sokaklardan işyerlerine, metrolardan üniversitelere kadar her yere yerleştirilen kameralar, turnikeler; internetin adım adım denetlenmesi, tüm telefonların dinlenebilmesi ve hepsi için yapılan yasal düzenlemelerle tüm toplumsal yaşam, kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Oluşturulan yeni güvenlik konseptleri ile, aslında, neo-liberal dönemin yönetsel aygıtı şekillendirilmektedir.

Neo-liberal politikalar sonucunda, devletlerin halkın temel gereksinimleri olan alanlardan (eğitim-sağlık-sosyal güvenlik v.b.) çekilmesi ve sistematik yoksullaştırma ile beraber yöneten ve yönetilen arasındaki açı daha da genişlemiştir. Geniş halk kesimlerinin özlemlerine hiçbir biçimde karşılık vermeyen egemenlik mekanizması, giderek dışlayıcılığını garanti altına almaya dönük bir biçimde yapılanmasını geliştirmektedir. Dar elit bir zengin kesimin, uluslararası tekellerin çıkarlarının en dolaysız biçimlerde korunduğu neo-liberal dönemde, yoksul kesimlerin sınırsız bir sabırla sömürü sistemine sadık kalacağını ummak elbette ki mantıksızdır. Geniş toplum kesimi, her an “doğrudan sapma” gösterebilecek bir potansiyel taşımaktadır. Sınırları belirsiz “terör” kavramının altında da bu neden yatmaktadır. Sistem, teknolojinin sunduğu nimetleri, halka karşı topyekün bir önleyicilikte seferber etmektedir.

Halkın istemlerinin böylesine dışlandığı bir dönemde iktidarın etkili bir silahı sürekli gözetimdir. Gözetlenen geniş toplum kesimi suç işlemeye uygun özelliklere sahip kesimi, yani “potansiyel suçlu”dur; gözetleyen iktidar ise tek ve mutlak doğrunun temsilcisi olarak herkes adına genel kuralları belirler ve karar verir. Gözetlenenlere düşen kendisinin ve ülkesinin geleceğini belirlemek değil, devletin önceliklerine göre kendini uyarlayabilmek ve en nihayetinde devletine güvenmektir. İktidarın gözetleme tercihleri, halkın değil, devletin güvenliğine göre kurgulanmıştır. Yerleştirilen kameraların yerleri de bu konuya önemli bir örnektir. Örneğin Mardin’de sadece Dargeçit’te 20 adet kamera bulunurken, Topkapı sarayında yakın zamanda yaşanan hırsızlık hadisesinin ardından, hırsızlığın gerçekleştiği bölümde alarm sistemi ve kamera bulunmadığı açıklandı.

Burada önemli noktalardan birisi de güvenlik önlemlerinin, uygulamaya nasıl yansıyacağıdır. Uygulamayı sürdürecek olan devlet, yargıya müdahale kanalları ile işkencecileri sistematik olarak koruyan, yeri geldiğinde katliamları veya linçleri makul sayan devlettir. Sürekli gözetleme sistemi, devletin bu yapısından bağımsız tartışılamaz. Şehir merkezlerine yerleştirilen kameralar yoluyla, demokratik muhalefetin eylemlerinde alınacak görüntülerin kare kare kullanılacağından kimsenin şüphesi yoktur. Ancak, aynı eylemlerde polisin yaptığı ihlaller göz önüne alınacak mıdır? Ya da örneğin, geçtiğimiz günlerde, mobese kameralarının bulunduğu Bağcılar Merkezinde gerçekleşen eylemde, polisin kalabalık üzerine açtığı ateş sonucu bir gencin hayatını kaybettiği vahşi saldırı ile ilgili bir görüntü bulunmakta mıdır?.. Neticede sistem, pek çok insan hakları ihlalinin altında imzası bulunan polis teşkilatınca yürütülecektir.

Devlet tarafından sürekli gözetlenmenin halkta yarattığı his korkudur. Gözetimin kurgusu toplumsal yaşamı da başkalaştırmaktadır. Her hareketin gözetlenmesi, gözetlenende istem dışı da olsa davranışların oto-kontrolünü beraberinde getirir. Kameralar her şeyden önce insanlara gözetlendiğini hatırlatmaktadır. Sürekli gözetleme, mobil müdahale birimleri, konuta merkezleri v.b., devamlı bir olağanüstü hal yönetim biçimi ile düşman aramaktadır.

Kişileri 24 saat gözetleyen kameralarla sadece tanımlanan suçları işleyenler değil, herkes gözetlenmektedir. Telefonların dinlenmesi, kişilerin isteği dışında kamera çekimi yapılması… devletlerin sayısız hak ihlallerinin ardından, özel hayatın korunmasına dair haklar, bu şekilde geri alınmaktadır. Gözetleyenler, görüntüleri depolayıp kullanabiliyorken, gözetlenenlerin ise bu görüntüler üzerinde hiçbir hakka sahip değildir. Gözetlenen tüm alanlar, kişisel özgürlüklerin tamamen ihlal edildiği alanlar haline gelmektedir.

Gözetlemenin en genel gerekçesi olarak sunulan “terör”le mücadeleyse, paranoyakça bir yorumlamayla sürdürülmektedir. Devletin önceliklerine karşı olan tüm düşünceler ve faaliyetler rahatlıkla terör kapsamına sokulmaktadır. Sadece metroları bombalayanlar değil, tüm dünya halklarının karşı çıktığı Irak savaşının karar mercii Pentagon’un sitesini hackleyen bir savaş karşıtı, paralı eğitime karşı Kızılay Meydanında eylem yapmak isteyen öğrenci ya da işten atılmaya karşı anayolu keserek talebini doğrudan eyleme dönüştüren işçi de aynı kapsamda değerlendirilebilmektedir. Daha da uzatılabilecek listeye girmenin temel belirleyeni neo-liberal sistemin uygulama alanını daraltmak ya da engellemektir.

Kamusal alanın tasfiye edildiği neo-liberal dönemde, piyasalaştırmanın öncelikli tercihlerinden birisi de üniversitelerdir. Üniversitelerde yaşanan dönüşüm, toplumsal muhalefetin en dinamik kesimi olan üniversitelilerin muhalefet potansiyelini tetiklemektedir. Varolan eşitsizlikleri derinleştiren piyasalaştırma uygulamalarına, topyekün bir karşı çıkış ihtimali halihazırda bulunmaktadır. Bu nedenle üniversitelerden dönüşüm, aynı zamanda, baskı ve denetimin artışıyla da yaşanmaktadır.

Üniversiteler de cendere altında…

Yakın zamanda üniversitelerde de kameralar ve turnikeler yaygınlaştırıldı. Üniversite girişlerine yerleştirilen turnikelerden manyetik kartların okutulması ile geçiş yapılabilmekte ve bu sayede üniversitelilerin giriş-çıkışları kontrol altına alınmaktadır. Fakülte koridorlarına ve kampusun içerisine yerleştirilen kameralar sayesinde de kampüsün tümü tek merkezden kontrol edilebilmektedir. Özellikle metropol üniversitelerinin çoğunda bu uygulamalar hayata geçirilmiş durumda. Hatta ODTÜ’de kampüs içini canlı olarak internetten izleme olanağı bile mevcut.

Üniversitelerde kaynak yetersizliğinden yakınan rektörler, bilimsel araştırmalar için kaynak yaratamazken ya da pek çok üniversite, bakımsızlıktan dökülürken, güvenlik harcamalarını gayet cömertçe yapabiliyorlar. (Bilgisayar sistemli turnikeler, 360 derece kameralar, özel güvenlik şirketi giderleri v.b.)

Üniversitelerde gerçekleştirilen bu denetim-gözetim uygulamasının “gerekçeleri” ise inandırıcılık açısından, kentlerde uygulananlardakilerden çok daha zayıftır. Pek çok üniversitede gerekçe, üniversite-dışından gelebilecek saldırılara karşı güvenlik önlemi olarak açıklanmaktatır. Ancak en son Dicle Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi açılışlarında görüldüğü gibi “gerektiğinde” güvenlik gerekçesi ile öğrencilerden tamamen arındırılmış salonlarda üniversitenin yeni senesi açılabiliyor, denetim araçları doğrudan tüm öğrencilere dönük işlevlendirilebiliyor…

Yeni “güvenlik” önlemleri, üniversite yaşamının tümünü değiştirmeye dönük bir projedir.

Üniversitelere yerleştirilen kameralar, turnikeler v.b. ile üniversiteliler, yönetimden bir kez daha dışlanmaktadır. Üniversite girişinde her gün öğrenci, önünden geçtiği güvenlik elemanları kendisini tanısa dahi ancak kartını turnikeye basmak koşuluyla üniversiteye giriş hakkı kazanabilmektedir. Bunun yanında kartlı giriş-çıkış sayesinde öğrencilerin kampüste bulunduğu vakitler kayıt altında tutulabilmektedir.

Benzer şekilde öğrenciler, sorunları ile ilgili yönetimle hiçbir şekilde temas kuramazken, üniversite yönetimi, öğrencilerle hiçbir temas kurmadan kampus yaşamını sürekli gözetleyebilmektedir.

Anti-demokratik olduğu alenen ortada olan YÖK disiplin yönetmeliğinin uygulandığı üniversitelerimizde dillere destan gerekçelerle soruşturmalar açılmaktadır. Bu nedenle üniversite yönetimi tarafından gözetlenmek öğrencilerde korku yaratmaktadır. Görüntülenen öğrenci, hangi kriterlere göre karar aldığı belirsiz bir cezalandırma sisteminin kurbanı olabileceği çekincesi ile bir oto-kontrol mekanizması oluşturabilecek ve bu yolla da denetim içselleştirilecektir. İzleyen rektörlük, adil olmayan bir ulaşılmaz mekanizma olarak, üniversitelileri, sisteme ikna olmaya zorlamaktadır.

Denetim uygulamalarının yalnızca bir baskı aracı olarak değerlendirmek doğru değildir. Kapı girişlerinde kullanılan manyetik kartlar, aynı zamanda üniversite içi paralı hizmetlerde içine para doldurularak kullanılmaktadır. Merkezi sistemde biriken paralar ise bankalarla yapılan anlaşmalarla, öğrencilerin onayı olmadan kullanılabilmekte ve öğrencileri zorunlu olarak müşterileştirmektedir…

Üniversitelerde yıllardır fiilen uygulanan piyasalaştırma süreci, somut rahatsızlıkları da beraberinde getirmektedir. Paralı eğitim uygulamaları, geleceksizleştirme ciddi bir boyuta ulaşmıştır. Bu politikaların üniversitelilerin onayı ile gerçekleşmesi mümkün değildir. Üniversite yaşamının dokusunu piyasa ile uyumlu hale getirilmesinde işlevli gözetleme ve baskı araçlarının tesisi, üniversite iktidarının günümüzdeki temel politikalarında birini oluşturmaktadır.

Biz istemezsek asla…

Güvenlik harcamaları artmakta, son teknolojiler bu konuda seferber edilmektedir. Ancak sistem, günden güne mağdurlarını genişletmekte, muhalif potansiyelini tetiklemektedir. Zaten alınan önlemler de bunu göstermektedir. Şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki, alınan son teknoloji önlemler de zaten korku yaratmaktan ve oto-kontrolden beslenmektedir. Oysa tüm bu “güvenlik” uygulamaları, toplumsal onayı gittikçe zorlaşan sistemin ayakta kalabilmesi içindir ve bir biçimde bu onaya muhtaçtır. O yüzden, kentlerde ve üniversitelerimizdeki denetimi, güvenliğini sağladığı eşitsizlik sistemine karşı örgütlenecek mücadele ile işlevsizleştirecektir.

Şunu da unutmamak gerekir ki, denetim sistemlerine karşı pratik mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi de, bugünden yarına ertelenemeyecek bir konudur. Üstün özellikleri ile övünülen “güvenlik sistemleri”, denetim altına almaya çalıştığı tüm yaşamı özgünlükleri ve yaratıcılığı ile de karşı karşıya gelecektir