Orta Sayfa – Üniversiteler Bizimdir

Kitle hareketleri kendi durumlarına istemlerine denk düşen sloganları arar ve bulurlar. Kitleselleşmiş sloganlar, yalnızca istemleri ifade eden sözler değil, bu sloganları seslendiren kitlenin kendi nesnel durumuyla kurduğu ilişkiyi, dolayısıyla olayları/olguları algılama ve anlama biçimini ortaya koyan formülasyonlardır da.

Bu nedenle kitleselleşmiş sloganlar, kitle hareketinin kendisini çözümleme ve geliştirme olanaklarını saptayarak, devrimci bir programla bütünleştirmek açısından değerlendirilmelidir.

Geçtiğimiz yıl, gençliğin devrimci mücadelesi saflarında beliren ve kısa bir sürede hareket içendeki kitlelerce benimsenen bir slogan, “Üniversiteler Bizimdir!” sloganı bu tür bir çözümlemenin konusu olarak, oldukça geniş bir saptama ve önerme alanı yaratmakta, mücadelenin kısa ve uzun vadeli programını özlü bir biçimde ifade edebilmektedir.

Üniversitede Faşist İşgal

Üniversite, esas olarak, toplumsal yaşamın üretiminde gereksinilen bilgiyi üretir ve toplumsal kullanıma sunar.
“Toplumsal -gereksinim” ve “toplumsal kullanım” kavramları, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının bulunduğu bir toplumda toplumun bütününün gereksinimi ve kullanımı anlamını taşımaz. Kendi sorununu toplumun tümünün sorunu olarak ortaya koyan egemen sınıflar, üniversitenin işlevini de, kendi doğrudan gereksinimlerine karşılık verecek bir biçimde düzenlemeye çalışırlar.

Ancak, gerek üniversite üyelerinin (öğrenci, öğretim görevlisi, ve çalışanları) toplum içindeki konumları ve bu konumlarının denk düştüğü toplumsal çelişkiler, gerekse bilimsel bilgi üretimi etkinliğinin somut toplumsal sistemden göreli özerkliği, üniversiteyi toplumdaki egemenlik ilişkisinin yeniden üretim alanı olduğu kadar, toplumsal çelişme ve çatışmaların da yeniden üretildiği bir alan haline getirir.

Farklı sınıfların çıkar ve istemlerine denk düşen farklı toplumsal-politik projeler, üniversitenin politik tutumundan bilim üretimindeki yöntem ve hedeflere, üniversite üyelerinin hak, sorumluluk ve olanaklarından, toplumla ilişki kurma biçim ve araçlarına dek üniversite yaşamına her anlamda farklı bir bakış getirirler.

1960’a gelinirken, DP hükümetine karşı güçlü bir tepkinin geliştiği üniversite, 27 Mayıs hareketinin ardından, iktidardaki Kemalistlerin en önemli toplumsal desteklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. 27 Mayıs hareketinin hemen ardından küçük burjuva radikalleri ile oligarşi arasında patlak veren çelişkiler, darbecileri, devlet kurumları içerisinde elde edecekleri mevzilerle kendi konumlarını güvence altına almaya itti. Öte yandan, o günlerde üniversiteye artık tümüyle egemen olmuş görünen reformist atmosfer ve bu atmosferi oluşturan unsurlar, üniversite özerkliği ile kendi durumlarını güvence altına almaya çalıştılar. 27 Mayıs hareketinin oligarşinin hareket alanını daraltan tüm bu sonuçları, Amerikancı hükümetlerin ortadan kaldırmayı hedeflediği başlıca sorunlar oldu.
AP hükümetlerinin üniversiteye saldırısı, ilk elden özerkliği daraltmak ve giderek yok etmeyi hedefliyordu. AP hükümeti açısından “özerklik” yalnızca üniversitedeki demokratik (hükümete göre “komünist”) güçleri koruyan bir kalkandan başka bir şey değildi. Oysa özerklik, üniversiteyi, emperyalizm ve faşizmin genel saldırısından bir ölçüde koruyarak, üniversitenin bütün üyelerine görece rahat bilimsel-toplumsal çalışma olanakları sağlıyordu. Dolayısıyla, AP hükümetlerinin üniversite özerkliğine yönelttiği saldırı, sunmak istediği gibi yalnızca “komünistleri” değil, nesnel olarak üniversite kitlesinin tümünün özgürlüklerini sınırlamayı amaçlamış oluyordu.

[Aslında, faşist bir rejim için mantıklı olan da budur. Çünkü, halkın dolaysız politik etkinlik olanaklarında görülen her genişleme, faşizmin egemenliği için daha büyük bir tehdidin doğması anlamına gelir. Bu nedenle, (bütün halk için olduğu gibi) öğrencilerin, öğretim üyelerinin ve üniversite çalışanlarının bilimsel-toplumsal etkinliklerinde serbest bırakılmamaları, sıkı sıkıya denetlenmeleri faşist bir yönetim için zorunluluktur.]

Böylece, üniversitede özgür bir bilimsel çalışma ortamının savunulması sorunu, faşizme karşı bağımsızlık ve demokrasinin savunulması sorunuyla içice geçmiş bir konu olarak gündeme geldi. Yani, akademik mücadele daha başından itibaren bir demokrasi mücadelesi biçimini aldı ve akademik özgürlükleri savunanlar, nesnel olarak demokratik halk muhalefetinin organik ve bilinçli bir parçasını oluşturdular.

Egemen sınıfların tık sık başvurdukları “sağ-sol çatışması” demagojisi, gerçekte bu durumun tersine çevrilerek gösterilmesine dayanmaktadır.

12 Mart açık faşizmi, sıkıyönetimle üniversitede kurduğu fiilî egemenliği, üniversitedeki demokratik hak ve özgürlükleri büyük ölçüde daraltarak tamamlamak istediyse de, 12 Mart sonrasında hızla yükselen demokratik muhalefet dalgası karşısında bu önlemler işe yaramaz hale geldi. 1971 öncesinde Dev-Genç’in yarattığı mücadele geleneği, üniversite öğrencilerinin demokratik hak ve özgürlükleri kitlesel olarak ve fiilen kullanarak faşist baskılara karşı güçlü bir direniş çizgisi oluşturmalarında son derece etkili oldu.

1970’li yılların ikinci yarısında ortaya çıkan ve giderek derinleşen iç savaş süreci boyunca, üniversiteye ilişkin çatışmaların koşullarında, 1960’lı yıllardan gelen bir sürekliliği izlemek mümkündür. Sürecin bu evresinde, faşist saldırının ağırlıklı unsurunu sivil faşist örgütlenmeler oluşturmuştur. 12 Mart öncesinden dersler çıkaran egemen sınıflar, gençlik mücadelesini daha başlangıcındayken boğmaya yönelmiş ve üniversiteye devletin doğrudan güçleriyle müdahale etmek yerine, sivil faşist çeteleri kullanmayı tercih etmiştir.

1980’e gelindiğinde, üniversitede tam bir saflaşma oluşmuştur. Üniversite kitlesinin demokratik hak ve özgürlüklerinin savunusu, üniversitedeki mücadeleyi politik bir mücadele, üniversite kitlesini politik bir kitle haline götürmüştür. Devrimciler, demokratik üniversite mücadelesinin omurgasını oluşturmuşlar ve üniversite kitlesinin meşru temsilcileri haline gelmişlerdir.

Bütün bu mücadeleler içerisinde giderek kristalize olan ve siyasal bakımdan karşı devrimi temsil eden diğer taraf ise, üniversite kitlesinden önemli ölçüde dışlanmış ve yabancı bir güç haline gelmiştir. Bu durum faşizmin üniversite yaşamına egemen olmada kullandığı somut yöntemin işgal girişimleri halinde ortaya çıkısında da kendisini göstermektedir.

Özerk-Demokratik Üniversite isteminin içeriği, bütün bu mücadele süreçlerinin dışında düşünülemez.
Devrimci halk güçlerinin 12 Eylül’de uğradığı yenilgi, aynı zamanda, üniversitedeki devrimci-demokratik güçlerin de yenilgisi olmuştur. Faşizmin üniversiteyi işgali ancak, demokratik üniversite mücadelesinin omurgası m oluşturan devrimcilerin tasfiyesiyle başarı ya ulaştırılabilmiştir. Üniversiteye “el koyan’ askerî faşist diktatörlük, işgalin sürekliliğin sağlamak için, açık teröre dayalı güçlü bir kurumlaşma yoluna gitmiş ve bu kurumlaşma da, 1980 öncesinde oluşan ve üniversite kitlesinden tecrit olan gerici-faşist kadrolaşma yi esas almıştır.

Faşist işgalin üniversitedeki kurumsa ifadesi YÖK düzeni, bu düzenin temel da yanağı ise idare – polis işbirliğinde ifadesini bulan terörist egemenlik aygıtlarıdır.

İşgal altındaki üniversitenin (bilimsel, mali, idarî) karar, denetim ve yürütme organları, bilimsel yetki ve yetenek, demokratik tem sil ve katılım, emperyalizm ve sermayeden bağımsızlık esasına yani demokratik esasları göre oluşturulmamıştır. Tüm düzenlemelerdi temel ölçüt faşizmin mevcut egemenliğindeki yana olmak ya da onun karşısında olmaktır Faşist egemenlikten yana olan “dost” güçle belirleyici kademelere adeta zorla getirilirken, (faşizmin egemenliğini aktif olarak de; teklemeyen herkesi içine alan) “düşman” güçler dışlanmış ve denetim-gözetim altına alınmıştır. Söz konusu “dost” “düşman” sınıflandırması, işgalin doğasından kaynaklanmaktadır.
Üniversitedeki faşist işgalin yarattığı sonuç üniversitenin bağımsızlık ve demokrasiden yana bir güç olmaktan çıkarılması, üniversite üyelerinin üniversite yaşamının düzenlenmesiyle ilgili süreçlerden hemen tümüyle dışlanmaları, ve bilimsel çalışmanın olağanüstü verimsizleşmesi olmuştur.

Üniversitenin Demokratikleştirilmesi

İşgal, üniversiteyi emperyalizm ve faşizm ülkedeki egemenliğinin yeniden üretildiği bir alan haline getirerek, tüm halka zarar vere bir kurum konumuna sokmuş, üniversite üyelerini de demokratik bir kurumda bulunma zorunlu temel hak ve özgürlüklerden (eşitli katılım, düşünce ve kanaatlerine göre davranma özgürlüğü vb..) yoksun bırakmıştır. Bu durum, üniversite üyelerinin politik ve akademik çıkarlarının demokratik bir program içerisinde bütünleştirilmesinin nesnel temelini oluşturmaktadır. Üniversite üyelerinin mevcut rejimden kaynaklanan sorunlarının köklü çözün Demokratik Halk Devriminde yatmaktadır Üniversitenin demokratikleştirilmesi sorunu özünde bir devrim sorunudur.

Bir başka deyişle Demokratik Üniversite için yürütülen mücadele, emperyalizmin ve faşizmin egemenliğine karşı halkın demokratik iktidarı için yürütülen bir mücadele olarak ele alınmadığı sürece, mevcut sorunların köklü ve kalıcı bir çözümüne ulaşılamayacaktır.

Faşist işgalin kırılması sorunu ise, faşist egemenlik aygıtlarının etkisiz hale getirilmesi ve bunun yerine demokratik güçlerin etkin eylemi ve örgütlenmesinin geçirilmesi, yani üniversitenin üniversiteliler tarafından ele geçirilmesi sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu mücadelenin merkezinde resmi faşist teröre karşı mücadele bulunmaktadır. Resmi faşist teröre karşı mücadele, polisin üniversitedeki varlığına karşı mücadele, YÖK’e karşı mücadele, polis-idare işbirliğine karşı mücadele, idarenin faşist disiplin aygıtına karşı mücadele ve muhbir ağına karşı mücadelelerde somutlaşmaktadır. Üniversitenin demokratik güçleri, faşist terör aygıtları etkisizleştirildiği/geriletildiği ölçüde gelişebilir.

Demokratik Üniversite kitlesi, mücadele içerisinde özgürlükçü, demokratik ve emekçi halkın devrimci eylemiyle bütünleşen ilişkileri yaratabildiği ölçüde “demokratik” olabilecektir, öte yandan, “Demokratik Üniversite”nin tohumları, demokratik hak ve özgürlükler için mücadele eden üniversite kitlesinin somut varlığında (programı, eylemi ve örgütlenmesinde) belirecek, gelişme olanağını burada bulabilecektir.

Üniversitenin Devrimci-Demokratik Güçlerinin Mücadele Sloganı

12 Eylül faşizminin karşısında devrimci halk güçlerinin uğradığı yenilgiyle uzunca bir dönem politik süreçlerin dışında tutulan halk, 1984’ten itibaren, muhalefetini açık biçimlerle ifade etme gücünü (ve yollarını) bulmaya başladı.

Bu, gençliğin devrimci eyleminin de yavaş yavaş filizlenmeye başladığı bir dönem olmuştur. Üniversitelerdeki anti-demokratik uygulamaların en kısa sürede, “YÖK düzeni” olarak adlandırılan bugünkü üniversite rejimini topyekün karşısına almaya başlamıştır. Bu noktaya gelindiğinde devrimci-demokrat öğrenci hareketi, YÖK’e karşı mücadelenin, faşizme karşı demokrasi mücadelesinin bir parçası olduğunu pratik biçimde kavradığını göstermiş, halk saflarından yükselen “demokrasi” istemiyle kendi mücadelesini birleştirmiştir (1 Mayıs, cezaevleriyle dayanışma eylemleri, milli zulme karşı mücadele gibi konulara ilk önce gençliğin sahip çıkması bu durumun somut göstergeleridir.)

Gençlik mücadelesinin sınırları, yalnızca YÖK düzeninin kaldırılmasını istemekle kalmamış ve Demokratik Üniversite isteminde somutlanan topyekün bir değişim programının pratik ifadesi biçimini kazanmıştır*.
Özerk-Demokratik Üniversite istemi, yalnızca, gençliğin somut taleplerinde bir genişlemeyi ifade etmemektedir. Bu istem aynı zamanda gençlik mücadelesinin kendi tarihsel kökleriyle pratik buluşma noktasını da oluşturmuştur. 1980 sonrası gençlik mücadelesi saflarında “Dev-Genç” geleneğinin tam da bu evrede bir çekim merkezi haline gelmesi rastlantı değildir.

İşte, ülkemizdeki devrimci mücadelenin tarihsel deneyim birikimine dayanan bir slogan olarak “Üniversiteler Bizimdir” sloganının ortaya atılması, böylesi bir nesnel gelişme sürecine denk düşmektedir.

“Üniversiteler Bizimdir” sloganı, her şeyden önce, devrimci hedeflerin, yalnızca ortaya atılan “istemler” değil aynı zamanda mücadeleyle kazanılan, yaratılan şeyler olması gerektiği bilincine dayanmaktadır. Devrimci Hareketin, ülkemiz soluna egemen olan revizyonist reformist akımdan kopuşunda görülen en belirgin özelliklerden biri, o güne dek, teorik bir propaganda ve bilinçlendirme ile sınırlı kalan siyasal faaliyetin merkezine pratik mücadelenin konulmasıdır. Devrimci Hareket doğuşundan itibaren, devrimci hedeflerinin propagandasını, bu hedefler için yürüten aktif mücadele ile bütünleştirerek gerçekleştirmiştir, “üniversiteler Bizimdir” sloganı, Demokratik Üniversite hedefini, demokratik hak ve özgürlüklere gereksinim duyan kitlenin kendi özgücüyle ulaşması gereken güncel bir hedef halinde algılamanın ifadesidir.

İkinci olarak, bu slogan, Demokratik üniversitenin faşist işgale meydan okuyuşunu ifade eden bir direniş sloganıdır. Faşizme karşı mücadelenin devrim için mücadele olduğu, artık kanıtlanmış bir gerçekliktir. Bu durum, faşizmle mücadelede cepheden karşı koymaya merkezî bir önem kazandırmaktadır. Devrimciler, kitle mücadelesini örgütlendirirken, kitleleri faşizme karşı kesin, açık ve doğrudan bir mücadele hattı içerisinde konumlandırmayı esas almalıdırlar.

Üçüncü olarak, bu slogan, bir yandan devrimci gençliğin tarihsel olarak Demokratik Üniversite mücadelesinin omurgası ve motor gücü oluşunu vurgulamakta, diğer yandan ise, demokratik hak ve özgürlüklerden yana olan tüm üniversite üyelerine Demokratik Üniversite mücadelesine katılma çağrısında bulunmaktadır.

Dördüncü olarak bu slogan, meşruiyet sorununu devrimci bir biçimde çözmeyi ve buna uygun bir pratiği öngörmektedir. Ufku, hukukî sınırların ötesine, mücadele eden gerçek insanlara dek uzanmayan sözde Marksistler, kendilerini bu ülkeden ve bu ülkenin insanından ayrı bir yere koyarak, toplumsal yaşamın egemen sınıfların inisiyatifiyle düzenlenmiş tüm unsurlarını “o büyük gün” gelene dek karşı tarafın malı saymakta ve bu tutumların pekala çok devrimci bir şeymiş gibi sunabilmektedirler. Oysa bir ülkenin, hukuken (yani örgütlü zor aracılığıyla) elde tutulması, bu “mülk edinmenin” meşruiyetinin kanıtı olamaz. Eğer bir ülke (toplum) kendisini çöküntüye uğratan ve hayat veren somut toplumsal kesimlerin mücadele sahnesi ise, bu ülkenin (toplumun) meşru sahipleri hukuken ona sahip olanlar değil, fiilen ona can verenlerdir.

Bu yaklaşımın doğrudan bir sonucu olarak, üniversite derslikten koridora, kantinden yurda dek bütün mekanlarıyla devrimci gençliğin doğrudan etkinlik alanı olarak ele alınmalıdır. Üniversite üyeleri, üniversitenin her santimetresini kendi demokratik etkinlikleriyle doldurmalı, üniversiteye sahip çıkmalı ve demokratikleştirmelidir.

Beşinci olarak, “Üniversiteler Bizimdir!” sloganı, devrimci gençliğe kurucu görevler yüklemektedir. Demokratik Üniversite kitlesinin, mücadeleyle kazanmış olduğu tarihsel konum, üniversiteye sahip çıkma iddiasının sürdürülebilmesi için tek başına yeterli değildir. Bu hareket,aynı zamanda Demokratik Üniversiteyi kendisinde somutlaştıran bir hareket olabildiği ölçüde süreklileşebilecektir. Bu ise, Devrimci Gençliğin önüne iki temel görev koymaktadır:

Birincisi, emperyalizm, faşizm ve gericilikten yana olmayan bütün üniversite üyelerinin en geniş, kitlesel ve demokratik örgütlenmelerini oluşturmak;

İkincisi, “Özerk-Demokratik Üniversite” mücadelesi ile emekçi halkın faşizme karşı demokrasi mücadelesi arasındaki nesnel birliği geliştirmek ve derinleştirmek.

Üniversitenin devrimci-demokratik güçlerinin üniversitedeki faşist işgale karşı yükselttiği bir mücadele sloganı olarak “Üniversiteler Bizimdir!” sloganı, Devrimci Gençliğe son derece kapsamlı mücadele görevleri yüklemektedir. Bu görevler, en geniş halk yığınlarının emperyalizme ve faşizme karşı demokratik bir devrimin bağımsız-devrimci tarafı olarak örgütlendirilmesi ve mücadelenin devrimci bir gelişme doğrultusuna yöneltilmesi, temel görevinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınmalı; toplumsal mücadeleler içerisinde halkın bağımsız, devrimci, demokratik bir taraf olarak konumlanmasının devrimci teori ve inisiyatif olmaksızın mümkün olamayacağının açık bilinci ile yerine getirilmelidir.

Devrimciler, özgürlük için savaşıyorlar ve özgürlük, ancak kendisi için savaşabilenler tarafından kullanılabilir. Bugünün üniversitelerinde faşist işgalden zarar gören her üniversiteli, kendisi için özgürlük ve demokrasi istiyorsa bunun için demokratik güçlerin saflarında mücadele etmekten başka bir yolun olmadığını artık anlamak zorundadır.

“Mücadele olmadan ilerleme olmaz. Hem özgürlük isteyip hem de ileriye atılmaktan kaçınanlar, toprağı işlemeksizin ürün almak isteyenlerdir. Onlar yıldırımlar düşmeden, şimşekler çakmadan yağan bir yağmur, müthiş kükreyişlerle dalgalanan dev suları olmayan bir okyanus isterler. Bu mücadele, manevi bir mücadele, fiziki bir mücadele ya da hem manevi hem fiziki bir mücadele olabilir; ama “mücadele” olmalıdır. İktidar hiçbir şey istenmeden vermez. Vermedi, vermeyecek… Tüm baskılardan ve uğradığımız haksızlıklardan kurtulacaksak bedelini ödemek zorundayız. Bu bedel, emek, acılara katlanma, fedakarlık ve gerekirse kendi hayatımız ve başkalarının hayatıyla ödenmelidir.”

(*) Üniversitedeki faşist saldırının önüne geçilmesi, demokratik bir üniversite için ilk etapta sağlanması gereken bir önkoşul olarak ortaya çıkmıştır. Üniversitenin demokratikleştirilmesi mücadelesinin, daha basından itibaren yalnızca “Demokratik Üniversite” şiarı ile değil, “Özerk-Demokratik Üniversite” şiarı ile ifade edilmesi, mücadelenin bu somut gelişme özelliğinden kaynaklanmaktadır.
“Özerklik” isteminin somut içeriğini bu durumdan bağımsız bir biçimde tartışmak yanlıştır, özerkliğin demokratik üniversite mücadelesindeki anlamı üniversitede demokrasinin emperyalizm ve faşizmin müdahalesinden özerk olunduğu, ölçüde geliştirilebilecek olmasındadır. Bugün “Özerk-Demokratik Üniversite” isteminde özerklik, faşizmin saldırısına karşı savunma gereksiniminin merkezî önemini vurgulamaktadır.
Faşizme karşı mücadelenin, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin eksenini oluşturduğu günümüz koşullarında, bu istem devrimci bir istemdir ve Demokratik Üniversite mücadelesini devrime dek niteleyen bir istem olacaktır. Bu nedenle de, “Özerk-Demokratik Üniversite” sloganı. Demokratik Üniversitenin güncel, somut ifadesi olarak öne çıkarılması gereken bir slogandır.
Halkın kendisini, doğrudan ve demokratik bir biçimde yönetmesinin, tüm alanlarda, giderek güçlenen bir öz-yönetim düzenini gerektireceği gerçeği, özerkliğin, devrim sonrasında, devrimci devlete karşı bir şey olarak değil, tam tersine, onun kendi öz unsurlarından biri olarak ele alınmasını getireceğini, yani özerkliğin (muhtevasında köklü bir değişiklikle) devrimden sonra da süreceğini /sürmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

(*) Bunda, toplumsal değişim süreçlerimizde devletin ve aydınların geçmişte merkezi bir rol üstlenmiş ve yakın zamana dek üstlenmekte oluşunun payını da unutmamak gerekir.