Piyasacılığın, gericiliğin, faşizmin AKP`sine karşı mücadele ve Öğrenci Hareketi – Aralık 2008

Öğrenci gençliğin son dönemlerdeki eylem ve etkinlikleri üzerinden bakıldığında kısmi bir kıpırdanma ve kitleselleşmeyle birlikte öğrenci hareketi adına önemli bir ivme yakaladık. Ancak, nasıl ki bu ivmenin yakalanması kendiliğinden olmadıysa, ilerleyen süreç de Devrimci Gençliğin bir adım ilerisini inşa etme becerisiyle sınanacak. Bugün bu ivmenin daha ileriye taşınması ve giderek bir “devrimci gençlik hareketine” dönüştürülmesinin olanakları görülmeye başlanmıştır.

Piyasacı, gerici ve faşist uygulamalarıyla AKP`ye karşı son dönemlerde gelişen yaygın ve yer yer kitlesellik gösteren eylemlerle, en son Mayıs ayında Denizlerin anmalarında kendini yine kitlesel olarak gösteren ilgi ve sempatinin derinlerindeki nedenlere bakıldığında bugün gençlikte gelişen bu eğilimlerin genel olarak dayandığı temel neden neo-liberalizmin ve gericiliğin toplumda ve üniversiter yaşamda yarattığı yıkımlardır.

Öte taraftan Türkiye`de gençlik mücadelesinin tarihinde ender rastlanan konjonktürlerden birisi yaşanmaya başlanmıştır. Bir iktidar partisi, ülkedeki ve üniversitelerdeki her türlü piyasacı, gerici ve faşist saldırıların baş muhatabı konumunda “simgeleştirilmeye” başlanmıştır. Siyasal iktidarı (AKP`yi) hedef alan bir politik çizginin kitlesel karşılık bulması oldukça önemlidir. Ancak bu önem, AKP karşıtı politik çizginin somut, hak alıcı mücadele ayaklarıyla aşağıdan yukarı bağımsız, demokratik, meşru, militan ve kitlesel bir hareket şekilde kurulmasıyla gerçek anlamına kavuşabilir.

***

Yine de gençlik içerisinde varolan kıpırdanmayı alelacele neoliberalizmin ve gericiliğin örgütçüsü AKP`ye duyulan öfkenin “doğrudan sonuçlar doğurmaya başladığına” bağlamak bugünkü durumu anlamak açısından “tam olarak yanlış olmasa bile eksik ve yanıltıcı” olacaktır.

Açık yüreklilikle söyleyebiliriz ki gençlik mücadelesinin bugün gözle görülür hale gelmesini sağlayan şey, gençlik mücadelesi içerisinde bugünün devrimci gençlik hareketini yaratma iddiasındaki “belirli bir çizginin” kendisini gençliğin gözünde “nispeten görünür kılmasına” ve çalışmasını “belirli bir istikrara” kavuşturabilmiş olmasına bağlıdır. Zira ortada ne kendiliğinden patlayan öğrenci eylemleri var, ne de mücadelenin yakaladığı ivmeyi destekler politikalar geliştiren siyasi gençlik gruplarının “varlığına” dair bir emare.

Biraz açmak gerekirse, bir politik çizginin başarısını teyit etmenin önemli verilerinden bir tanesi bu politikayı doğrulayan tarzda gelişecek kendiliğinden kitlesel hareketlenmelerdir. Oysa bugün piyasalaştırma uygulamalarının tüm meşruluğu sarsılmış olmasına rağmen nadiren de olsa kitlesel hareketlilikler yoğun bir çaba ve iradi zorlamayla sağlanabilmektedir.

Siyasi gençlik gruplarının bugünün gençlik mücadelesi içerisindeki “varlık” sorununa gelince: Neo-liberalizmin meta rejiminin ve piyasacılığının üniversitelerde yaratmış olduğu yıkıma karşı “geleneksel ve liberal uçlarıyla” siyasi tutumun gelip tıkandığı nokta gençliğin bir özne olarak eleştirel aklını ve direnme gücünü küçümsemeye kadar vardırılmıştır. Bu durumun üniversite öğrencilerinin sistem karşıtı devrimci ve bağımsız bir güç olarak örgütlenebilmesinin imkânsızlığı fikrinin genel kabul görmesi, gençliğin içerisindeki en ileri unsurların sola kadro olarak devşirmeyle sınırlanması, gençliğin sistemle çarpışmasında ikincil üçüncül derecedeki dinamiklerin birinci derecedeki devrimci dinamiklerin yerine ikame edilmesi, neo-liberalizmin doğrudan üniversiteye dönük politik sonuçlarının örgütlenmesinin küçümsenmesi gibi politik ve örgütsel sonuçları oldu. Çok eskilere gitmeden, daha üç sene öncesine kadar Öğrenci Kolektifleri`nin yaygınlaşmasını sağladığı “müşteri değil öğrenciyiz” sloganına o dönem burun kıvırılması (bugün nispeten -o da ideolojik, politik derinliğinden yoksun bir şekilde- kabul görebilmiştir) politik zafiyete dair önemli bir örnektir. Aynı tavır bugün “piyasacılığın ve gericiliğin AKP`sine” karşı yükseltilen mücadeleye karşı da takınılabilmektedir.

***

O halde bugün yakaladığımız ivme öncelikle gençliğin “kendi ayakları üzerinde” örgütlenebilecek bağımsız bir güç olduğunun kanıtı olmuştur! Öte taraftan, neo-liberalizme, gericiliğe ve AKP`ye karşı örgütlenen çizginin kitleler nezdinde isabetsizliğini değil, tam aksine bu politikaların ülke ve üniversiteye yansımalarının ısrarla ve istikrarla örgütlenmesinin önemini göstermiştir.

Bu yoğun çaba, öğrenci hareketinin yıllardır yaşadığı tıkanmanın aşılması noktasında gelişim yaratabilmiştir, ancak ortada bir öğrenci hareketinin var olduğunu iddia etmek henüz mümkün değildir. Bu bağlamda bugün yakalanan ivmenin “sistem karşıtı bir öğrenci hareketine dönüştürülebilmesi” noktasında izlenmesi gereken politikayı ortaya koymakta ve gençlik mücadelesinin bazı zorunlu klavuz çizgilerini “belirginleştirmekte” fayda var.

Piyasalaştırma ve gericiliğe karşı mücadele

Türkiye`nin yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinin en önemli ayağı neo-liberal dönüşümle sağlanıyor. Eğitim sistemi ve üniversiteler bu dönüşümün en çok önem verdiği alanlardan bir tanesi. Ancak, sol mücadelenin en direngen olduğu alanlardan bir tanesi olan üniversitelerde bu politkayı hayata geçirmek egemenler adına her şeyden önce zaman ve incelikli bir strateji gerektiriyor. 80`lerde başlayan ve bugün devam eden süreci böyle okumak gerekir.

Üniversitelerin neo-liberal politikalarla piyasa rejimine tabi kılınması süreci öteden beri ortalığa saçılan piyasa ideolojileriyle desteklenmeye çalışıldı. Özel üniversitelerin güzellenmesiyle başlanan süreç, paralı eğitimin daha iyi ve zorunlu olduğu fikrinin genel kabul haline getirilmesine kadar geldi. “Akıl dışı” yani “gayri meşru olduğu”, bir firmanın karını maksimize etme adına bir toplumun eleştirel aklını-özgürlüğünü ve gençliğin eğitim hakkını gasp etmesinden belli olan neo-liberal politikalar egemenler tarafından itinayla hayata geçirildi.

Her sistem kendi ideolojisi temelinde bireylerin yetişmesini amaçlar. Söz konusu gençlik olduğunda neo-liberalizmin temel düsturları da tüketim kültürünün, bireysel çıkar ve rekabet fikrinin, sınıf atlama “vaatlerinin” yaygınlaştırılması şeklinde gelişti. Aksi düşünceler marjinal, çağ dışı, imkansız gibi yaftalarla görülmedik bir saldırıya maruz kaldı. Medya bunu şişirdi, polis, idare ve aile bu ideolojiyi “korudu”… Nihayetinde meta rejimi ve piyasalaştırma saldırısı gençliği evinde yani üniversitesinde üniversitesizleştirdi.

Öğrenci hareketinin ve üniversiteli duyarlılığının her şeyden önce bütün sorunlara karşı ideolojik bir tavır alış olduğu hatırlanacak olursa, üniversitelilerin bu yeteneğini hedef alan bu saldırıların ciddiyeti daha bir anlaşılabilirdir. Devrimci gençlik hareketinin kitlesel ve ideolojik olarak “güç bulduğu” ve “meşruiyet sağladığı” üniversitelerin, neo-liberalizm-faşizm-gericilik üçgeninde (bilimsel akıl temelinde toplumsal işlevlerinin elinden alınarak) üniversitesizleştirildiği bir çağda neo-liberalizme karşı mücadele her şeyden önce gençliğin “evini savunması” bağlamında elzemdir. Zira gençlik, her şeyden önce devrimci ideolojik bir güç olarak kendisinin ortandan kaldırılmasını engellemek zorundadır.

Öte taraftan piyasalaştırmanın en gözle görülür somut ifadesi ise “paralı eğitim” olgusunun kanıksanmasında kendisini gösterdi. Yani eğitimin herkesin eşit, nitelikli ve ücretsiz bir şekilde sahip olması gereken bir hak olmaktan çıkıp sermayenin kar alanına dönüşmesi meselesi. Sermaye ideolojilerinin saldırganlığıyla devrimci ideolojik gücü “güçten düşürülen” (etki alanı bulması zayışatılan) gençlik, “eğitim hakkının” gaspı bağlamında yaşamsal olarak da boyut derinleştirmiş bir kavganın içerisinde buldu kendini. Yani gençliğin ulaşım, beslenme, barınma, nitelikli eğitim gibi hakları için yürütecekleri mücadele ile devrimci ideolojik mücadelesi denilen şey iç içe geçti.

Bütün bu nedenlerle son yılların gençlik mücadelesinin asli gündemini neo-liberalizm (piyasalaştırma) sorununun almış olması bilinçli bir tercihtir! 60`ların anti-emperyalizmi, 70`lerin anti-faşizmi, 80`lerin geçiş sürecinde darbenin “askeri-sivil kurumlarla birlikte” kurumsallaşmasına karşı demokrasi mücadelesi, 90`ların sezgisel ve tepkisel biçimlerde örgütlenen parasız eğitim ve özerk demokratik üniversite mücadelesi ve nihayet bugün bütün bu mücadelelerin birikimiyle bugünün somut sorununa (piyasalaştırma) karşı örgütlenen çizgi. (Kuşkusuz aktüel değişimler ve gündemler pek çok konuda refleksleri olan ve politika geliştirebilen devrimci gençliğin dönemsel mücadele tercihlerinde bulunmasına neden olabilir, ancak bu durum gençlik hareketinin asli olarak karşısına almak zorunda olduğu ve hatta kitleselleşmesinin de dayanağı olabilecek temel politik çizgisini değiştirmez.) Bütün bu tarhisel dönemlerin ortak özelliği ise gençlik mücadelesinin her zaman bağımsız, kitlesel ve devrimci bir gençlik örgütlenmesi temelinde kurulmuş olmasıdır.

Peki, bugün piyasalaştırma karşıtı mücadelede ne durumdayız? Birincisi ideolojik olarak, bu çizginin çeşitli araçlarla örgütçülüğünü inatla yaparak 90`ların sonlarından beri “paralı eğitim iyidir” yönünde hegemonya kurmuş olan piyasa ideolojisine karşı “parasız eğitim” temalı sosyalist ideoloji gençlik içerisinde üstünlük elde etmeye başlamıştır. İkincisi politik olarak, geleneksel sol politka yapma yöntem ve alışkanlıklaryla örgütlenmesi imkansız olan bu politikanın devrimci ve kitlesel bir temelde örgütlenmesini sağlayacak yöntemler geliştirilmiş ve küçümsenemeyecek deneyimler elde edilmiştir. Üçüncüsü örgütsel olarak, bu politikayı hayata geçirecek araçlar denenmiş ve en önemlisi örgütsel deneyimler elde edilmiştir.

Bunlar gençlik hareketinin bugünü ve geleceği açısından son derece önemli ve ufuk açıcı temeller olmuştur. fiimdi bu ideolojik-politik mücadeleyi gençlik içerisinde daha da yaygınlaştıracak araçlar çoğaltılmalıdır. Bu noktada basın-yayın araçlarının akılcı kullanılmasından tek bir devrimci öğrencinin gündelik hayatına kadar her şeyin ideolojik mücadeleyi güçlendirici bir unsur olduğu akılda tutulmalıdır. Geçmiş dönemlere göre aynı politik çizgide mücadelenin konusu edilebilecek sorunlar çeşitlenmiş (bunu “araçsal” bir sebeple değil, gençliğin kesinlikle müdahale etmesi gerektiği sorunlar olarak görmek gerekir), bu anlamda aynı politik çizgiye katılması sağlanabilecek gençlik kesimleri de çeşitlenmiştir. Bugünün mücadelesinin temel sorunlarından bir tanesi de mücadele konularında “aynı anda” çeşitliliği sağlayamama ve kitlesel olarak bu “çeşitliliği” kucaklayamama noktasındadır. Her ne kadar küçük örnekler sergilenebilmiş olsa da devrimci gençlik, kadınların özgürleşme hareketinde, ekolojik yıkım konusunda, kültürel ve sanatsal alanlarda vs. “ufuk açıcı” mücadele biçimlerinin merkezi olabilir. Bugün sistemin geldiği baskıcı kriz ortamında bu tür faaliyetlerin daha başında fiili engellemelerle karşılaşılan bir sorun haline getirilmesi hem üniversitelerin ve bilimin devrimci niteliklerini öne çıkarabilme olanaklarını sunmakta hem de sonsuz bir meşruiyet (herkes tarafından kabul edilebilir) kaynağı olmaktadır.

Gericilik, Türkiye`nin yeniden sömürgeleştirilme sürecinde öteden beri mahkum kılındığı olgulardan bir tanesidir. Halkın öteden beri yaşayış tarzında, ilişkilerinde geliştiregeldiği kimi “gerici” (kadın-erkek ilişkilerindeki “namus” olgusu ya da dini inanç ve batıllıklar vs. gibi) öğelerle egemenlerin bilinçli bir sosyo-politik stratejisi olarak devlet birimlerinden toplumun derinliklerine doğru işledikleri “gericilik”, çoğu durumda birbirini besleyen olgulardır. Türkiye`de “gericilik” politik bir sorun ve bir egemen ideoloji olarak öncelikle ilerici güçleri (ve onun niteliklisi devrimci hareketleri) engelleme amacıyla örgütlenmiştir. Toplumun yönetilebilirliğini kolaylaştırmak da bunun diğer yönüdür.

Türkiye solunun ve devrimci gençlik mücadelesinin “gericiliğe karşı mücadelesinden” ne anlaşılması gerektiği ise oldukça tartışmalı olmuştur. Bu durumun oluşmasında önemli faktörlerden birisi kuşkusuz gericiliğe karşı mücadele konusunda hegemon söylemin “modern-kemalist-laik” kesimlerce oluşturulmuş olmasıdır. Bu söylemin temel sorunu ise gericilik olgusuna karşı “kapitalizm sınırlarında bir laiklik” ve burjuva aydınlanma temelinde kendisini devlet eliyle topluma dikte etme yöntemidir. Bu bakış açısı bugünün gericiliğinin emperyalizmin yeni sömürgecilik siyaseti olarak yukarıdan aşağı örgütlendiğini düşünmez. O nedenle bugün devrimci gençliğin gericiliğe karşı mücadelesini faşizme karşı mücadelenin bir biçimi olarak değerlendirmek gerekir. Gençlik mücadelesinin bu konuyla teması özellikle iki somut örnek üzerinden şekillenegeldi. Birisi “türban sorunu”, diğeri de “gerici örgütlenmelerin” üniversiteye yerleştirilmesi. Gençlik ve üniversiteler üzerinde daha yapısal bir gericileştirme saldırısını ise bugün AKP politikalarında görebililyoruz.

Piyasalaştırma politikalarına karşı mücadelede elde edilen deneyim zenginliği ve meşruiyet bugün maalesef gericileştirme politikalarında yeterince geliştirlememiştir. Bunun temel nedenlerinden birisi kuşkusuz gericiliğin örgütlenme biçimleridir. Türban sorunu bağlamında geçtiğimiz dönemlerde yaşanan tablo hatırlanacaktır. Sol gençlik gruplarının bile farklı tutumlar takınabildiği gericileştirme politikalarına karşı çeşitli direnç noktalarının geliştirilmesi devrimci gençliğin önünde duran en önemli gündemlerden bir tanesidir. Bu noktada Öğrenci Kolektifleri`nin “türban sorunu” vesilesiyle üniversite, bilim ve kadın özgürlüğü sorunlarını ortaya attığı ve özgürlük-demokrasi tartışmalarında gençliğin politikasını tartıştırır bir noktaya getirmesi ve aynı zamanda bunu AKP`nin gericileştirme politikalarına karşı kitlesel bir mücadele çizgisinde örgütlemesi önemli ve başarılı bir deneyim olmuştur. Bu durum ideolojik ve fiili olarak gericilik konusundaki hegemon bakış açılarının kırılmasını ve gericiliğe karşı mücadelenin özellikle üniversitelerde asli öznelerinin kendisini “ulusalcı-laik” olarak tanıtanların değil, devrimciler olduğunun görünür kılınmasını sağlamıştır. Bir diğer önemli deneyim ise Deniz Feneri konusunda yine Kolektişer`in Deniz Feneri`nin neo-liberal sosyal politika ile islamcılığı harmanlayıp nasıl halkı kandırmanın ve yoksullaştırmanın aracı olduğunu ifşa eden politik ve fiili eylemleri olmuştur. Diğer bir örnek de kuşkusuz Hüseyin Üzmez`e gösterilen kitlesel tepkidir. Gericiliğin kapitalist sömürgecilikle ilişkisi (Deniz Feneri-AKP) ve toplumsal çürümeyle doğrudan ilişkisi (Hüseyin Üzmez-AKP) bugünün gericileştirme politikalarına karşı mücadelede önemli verilerdir.

AKP`yi hedef almak: Tercihten öte zorunluluk!

Türkiye egemenlerinin çok kutuplu yapısı devletin tepesinde sürekli bir “kriz yönetimine” neden olsa da toplumu egemen siyasi kutuplaşmalar üzerinden sataştırmaya uygun bir zemin hazırlaması nedeniyle sol ve gençlik mücadelesi açısından hep “muhalefet edememe krizini” beraberinde getirdi. Öteden beri kullanılagelen laik-gerici, ulusalcı-muhafazakar liberal sataştırmalarında olduğu gibi. Oysa gençliğin “sistem karşıtı mücadelesinde” siyasi iktidarı hedef tahtasına alabilmesi (mücadelenin diğer egemen bloğun politikalarına su taşımayacağı koşullarda) arzulanabilir bir durumdur.

50`lerde Menderes`in, 70`lerde Milliyetçi Cephe (MC) iktidarlarının, 80`lerde Turgut Özal`ın temsil ettikleri konuma bugün AKP adaydır. Menderes zamanında emperyalizmle yeni sömürgecilik ilişkileri temelinde ABD`yle girilen ilişkiler, NATO üyeliği ve gericiliğin hortlatılması gibi nedenlerle dönemin devrimci ve sosyalist fikirlerle henüz tanışmamış olan üniversite gençliği içerisinde emperyalizm karşıtı tohumların ekilmesine vesile olmuştu. 12 Mart darbesi ve 70`li yılların açık faşizm koşulları gençlikteki anti-emperyalist ve anti-faşist bilincin ve hareketin şekillenmesini sağlamış, MC hükümetleri de “bu çerçeve içerisinde” tepkilerin odağı olmuştu. Turgut Özal da 12 Eylül darbesi sonrasının “sivil rejimi” ve Neo-liberalizmin ilk saldırı politikalarının mimarı olarak gençliğin sistem karşıtı mücadelesi içerisinde darbenin diğer kurumlarıyla birlikte simgeleştirilen (“Özal diktatörlüğü” söyleminde olduğu gibi) isimlerden biri olmuştur.

İşte buna benzer bir durum son dönem öğrenci hareketi içerisinde Öğrenci Kolektifleri ile yaygınlaşmaya başlayan “ülkemizi, üniversitemizi AKP`ye bırakmayacağız”, “AKP`nin YÖK`ünü dağıtacağız” gibi doğrudan iktidarı hedef alan sloganlarla kendini göstermeye başladı. Ancak, bugün gençliğin AKP`ye karşı tepkisinin basitçe hali hazırda hangisi varsa o iktidar partisine yöneltilmiş tepkiler olmasından öte anlamları var!

AKP bugün özellikle neo-liberal politikaların baş savunucusu ve uygulayıcısı olması sıfatıyla gençliğin hedef tahtasındadır. AKP, ABD`ye tam biat etmiş hali, toplumda sistematik bir şekilde gericiliğin örgütçülüğüne soyunmuş olması ve nihayet sıradan bir “düzen partisinin” sınırlarını aşarak günümüz rejiminin emperyalizmin kontrolünde yeniden şekillendirilmesi sürecinin en aktif aktörü olması nedeniyle özgün bir pozisyona sahiptir. Bu “pozisyonun” gençlikle ve halkla kurduğu ilişki, emperyalist sistemin bu topraklarla kurduğu sömürü ilişkisidir. Ve AKP, halkın ve gençliğin gözünde her geçen gün daha fazla bu ilişkinin “asli örgütçüsü ve simgesi” olarak tüm sömürgeci sistemi temsil etmeye başlamıştır.

Bu tespiti güçlendiren verilerin başında kuşkusuz egemenler arası iktidar kavgasından AKP`nin güçlenerek çıkmış olması ve giderek sistemin pek çok kurumunu ele geçirmiş olması geliyor. YÖK ve Üniversiteler de dahil olmak üzere “rejimin bekası” açısından kritik kurumlarda ve konularda inisiyatif alanını genişleten AKP, uyguladığu bütün politikalarla artık gençliğin hedefi haline gelmiştir. Artık paralı eğitim, paralı sağlık dendiğinde akla ilk AKP gelmektedir. Gençliğin neo-liberalizme, gericiliğe ve faşizme karşı mücadelesinde AKP faktörü ister istemez bir zorunluluk ve önemli bir tercihtir. Öte yandan gençliğin devrimci mücadelesinde siyasal iktidarı doğrudan hedef haline getirebilmesi nedeniyle olanaktır.