Piyasalaştırmaya Karşı Mücadelenin “Kurucu” Döneminde Sol, Kitle Çalışması İçin Notlar-1 – Ocak 2007

Egemenlerin, merkezine piyasalaştırmayı yerleştirdikleri üniversite politikalarına karşı öğrenci hareketinin oldukça ‘cılız’ olduğu bir dönemdeyiz. Gerek siyasi gençlik yapıları tarafından gerekse de üniversite dışından bu cılızlığın nedenlerine dair değerlendirmeler yapılıyor, çeşitli önerilerde bulunuluyor. Ancak bu arayışların birçoğu, üniversitelerin yaşadığı piyasa merkezli dönüşümün niteliğini ve sonuçlarını yeterince kavrayamamaktadır. Buna geleneksel sol siyaset yöntemlerinin zafiyetleri, gençliğin siyasete katılımı ve örgütlenmesine dair çarpık bakış açıları da eklendiğinde ortaya üniversiteyle temas kurmakta dahi zorlanılan, siyasetin yukarıdan yürüdüğü bir tablo çıkmaktadır. Oysa var olan cılızlığın da, cılızlığın nedenlerinden bir tanesi olarak yanlış kavrayışların aşılması da, üniversite içerisinden geliştirilecek güçlü bir karşı hareketle mümkündür. Bu karşı hareketin ana eksenin piyasalaşma ve kamusal alanın tasfiyesi olduğunu ise öteden beri söylüyoruz.

Bu eksende, son dönem faşist saldırılar karşısındaki antifaşist duruş dışında, öne çıkan merkezi eylemlere bakacak olursak cılızlık açıkça görülecektir. Öğrenci Kolektifleri’nin 18 Ekim’de Ankara’da gerçekleştirdiği (yürütülen merkezi ve yerel diğer faaliyet ve kampanyaların birikimiyle yapılan) “Herkese Eşit Parasız, Nitelikli Eğitim Hakkı” eylemi, son dönemin neredeyse olumlu tek merkezi eylemi ve politik pratiği. Ancak eylem, pekala ulaşabileceği hedeflerin gerisinde kalmıştır. YÖK protestolarının da, üniversitenin kendi gündemini merkezine alamaması ve parçalılık gibi nedenlerle zayıf bir tablo çizdiğini söyleyebiliriz.

Peki, bu durum ne zamana kadar böyle devam edecek? Bu süreç haliyle kafalarda soru işaretleri oluşturuyor: Üniversitelerde izlenmesi gereken politik hat, yöntem ve araçlar bu kadar belirgin şekilde gözler önünde duruyorken nasıl oluyor da öğrenci hareketinde dişe dokunur bir canlanma kendini göstermiyor. Öğrenci hareketi için bu dönem bir biriktirme süreci mi, geri çekilme süreci mi, yenilenme süreci mi, yoksa eleği duvara asma süreci mi?

Somut pratiğe bakılırsa üniversitede piyasalaştırma karşıtı yürütülen çalışmalar bir karşılık buluyor, yer yer yeni deneyimler ve yerellerde küçümsenemeyecek kitlesellikte hareketlenmeler yaratılabiliyor. Ancak bu çabalar basit ‘ilişki biçimleri’nin ve sürekli değişen bireyleriyle istikrarsız yerel inisiyatiflerin ötesinde örgütlü, kapsayıcı, kitlesel ve istikrarlı karşı duruşlara evirilemiyor. Yürütülen farklı çalışmalar, etkinlikler, eylemler birbirini beslemiyor… Bu durumun, aşılmak üzere ‘bahaneleştirilmemesi’ kaydıyla doğru anlamak üzere nesnel durum değerlendirmesi ve ondan öte öznel nedenleri üzerinde durulması gerektiği açıktır ve daha anlamlıdır. Bütünsel politik bir çizgide demokratik merkeziyetçi bir işleyişle koordine olabilen bir bünye olarak merkezi bir demokratik kitle örgütü ancak yerellerde hayata geçirilecek ‘çeşitli’ pratiklerin ve yerel çeşitli faaliyetleri toparlayan yerel örgütlerin sağlam ayakları üzerinde kurulabilir! Merkezi politik bir hat ve merkezi bir demokratik kitle örgütü olmadan da, yerel çalışmalar kadük kalır, istikrarlı olamaz, ülke çapında ortak bir politika etrafında kitleler seferber edilemez, egemenlere karşı güç merkezi olabilecek bir öğrenci birlikteliği sağlanamaz. O nedenle merkezi ve yerel faaliyetler ayrımı birbirine yerine ikame edilecek, tek başına herhangi birisine bel bağlanacak bir seçeneği değil, ‘örgütçülüğü’ ve birlikte yürütülmesi gereken bir çalışmayı zorunlu kılar.

***

Baştaki soruya dönecek olursak, devrimciler için bu dönem ancak her açıdan ‘kurucu’ bir dönem olarak nitelendirilebilir. İçinde bulunduğumuz dönemin temel özelliklerinden birisi, saldırgan ve sömürgeci neo liberalizme karşı teorik ve pratik olarak, solun/sol bilincin, örgütlülüğün ve demokratik bir kamunun (kamusal alanın tasfiyesine karşı mücadelenin) kurulması gibi içe içe geçen mücadelelerin ‘eş zamanlı’ geliştirilmek zorunda olunmasıdır! Dönemin bu kadar sancılı olmasının bir nedeni budur.

Kamusal alanın tasfiyesine karşı mücadele doğrudan ve hak alıcı eylemlerle ilerlerken, farklı alanlarda kitlesel öz örgütlenmelerin kurulduğu, doğrudan demokrasi ve sol adına pratik ve ideolojik/politik ‘tecrübelerin edinildiği’ bir süreç olarak ilerlemek zorunda. Egemenlerin ideolojik olarak ve fiilen işgal ettiği alanlarda siyasetin yeniden kurulması, bunun ‘sol’ nitelikleri belirgin bir siyaset olması, biçimsel ve yukardan siyasetle değil, tamamen ‘aşağıdan’ geliştirilmesine bağlıdır. Bugünden yarına farklı alanların tekil ve birleşik mücadele programlarının oluşması, fiili, örgütsel, ideolojik ve politik eşiklerin aşılarak ilerlenmesi, bu hareketin ‘üniversitelilerin ellerinde’ yükselmesine ve ‘devrimci irade ile politik yönlendirmeye’ muhtaçtır.

Yeni dönemin kurucu faaliyetleri ‘kendiliğinden’ gelişmeyecektir. Bu zemini hazırlama ‘işçiliği’ devrimcilere aittir. Ancak bu, bugünün ve önümüzdeki sürecin politik öznelerinin, her olumsuzluğun ardından ilk fırsatta o ‘duyarsızlığından’ pek yakınılan üniversite öğrencileri olması gerektiği gerçeğini değiştirmez. Kendilerini ‘ifade etme’ kanallarına kavuştuklarında ve belirli bir ‘görüş açıklığına’ sahip olduklarında üniversite öğrencileri hareket etmekte tereddüt etmezler! Yani birincisi, kitle örgütünün oluşturulması/ona katılım kanallarının çeşitlendirilmesi ve ikincisi, politik görüş açıklığının/ideolojik netliğin sağlanması (tekil konularda ya da bütünsel olarak muhalefet etmenin gerekliliğinin inandırıcılığa kavuşturulması) devrimcilerin önünde durmaktadır. Yapılacak iş, tamamın ortak sorunlarını kapsayan bilhassa ‘ekonomik’ çatışma alanlarının ‘politikliğini’ de görünür kılmaktır ve üniversitelilerin çeşitli sorunları için pratik ‘bir’ çekim merkezi yaratmaktır. Piyasalaştırma karşıtı mücadele kitlelerde çarpık bir kavrayış nedeniyle ‘ekonomik’ olarak algılanabilmekte ve farklı siyasallaşma biçimleri ortaya çıkartabilmektedir. Yani üniversitedeki paralı bir hizmet ya da paralı eğitimin kendisi bir üniversite öğrencisi için hareket nedeni olabilirken politik olarak görülmeyebilir. İşte bu tepkilerin farklı siyasallaşma biçimleri öngörülerek, çarpık siyasallaşma biçimlerine karşı her daim ideolojik ve politik çaba sarfedilmeli ve bunun aracı olan öğrenci örgütü görünür kılınmalıdır. Bu süreçte her şeyden önce, üniversiteli devrimcilere düşen, politik ve stratejik hareket etmek, sabır, disiplin ve istikrarlı bir şekilde birden çok faaliyetler dizisini yerine getirirken pratik ve ideolojik ataletten kurtulmak, ‘geleneksel sol’ şablonlardan ve biçimsel ezberlerden uzak durmaktır.

Gençlik mücadelesine dair kimi hatalı eğilimlerin ve zafiyetli tartışmaların çoğaldığı bugünlerde laf ebeliği yaparak sol, kitle örgütü ve kitle çalışması için örgüt modeli ya da ‘soyut kurallar toplamı’nın tekrarlanması değil fakat somut ‘güncel durum ve ihtiyaçlar’ bağlamında tartışma yürütmek çok daha anlamlıdır. Ancak bu elbette şimdiye kadar geliştirilmiş kimi gençlik mücadelesi (anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist…) ve kitle örgütü (bağımsız, demokratik, kitlesel, militan) ‘ilkelerinin’ ve özelliklerin gereksiz olduğu ya da gerçekliğini yitirdiği anlamına kesinlikle gelmez. Kaldı ki bu ilkeler de somut durum ve güncel ihtiyaçlar bağlamında ortaya çıkmıştır. Örgüt ‘modeline’ ya da ‘adına’ sıkıştırılan kadük tartışmalar bir tarafa, maalesef kitle örgütünün işleyiş ve ilkeleri, siyasi gençlik yapıları tarafından soyut bir şablon gibi ‘ezbere’ tekrarlanıp durmasına rağmen, gerçeklik neredeyse tam zıttı bir şekilde işlemektedir1 Buna söylenecek tek söz: Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

***

Bugün sol, kendisini yeniden kuracağı alanlara (öğrenci hareketi için de aynı şey geçerli) yatırım yapıyormuş gibi görünmektedir. Ancak bu da bir burjuva siyaset yöntemi olarak ‘yukardan’ yapılmaktadır. ‘Sol’da piyasalaşmaya karşı ‘araçsal’ yaklaşım hala egemen ve bunlar özellikle salt ‘sistemin teşhiri’ bağlamında değerlenmektedir. Emek örgütlerinde de kimi sol merkezlerde de başat eğilim bu yönde. Oysa devrimciler, faaliyetlerini somut çatışma dinamiklerini örgütlemek ve bu dinamiklerin hareketini-eylemini-örgütünü yaratmak için kullanırlar, salt sistemin teşhiri için bir araç olarak değil. O nedenle, bir kitle örgütü tartışmasından önce, onu doğrudan etkileyen bir tartışma olarak piyasalaşma ve kamusal alanın tasfiyesi sürecinin neye işaret ettiğinin ve öneminin yeterince kavranması gerekiyor.

Somut bir örneği ele alalım. Egemenlerin rektörler eliyle aldıkları “üniversitelerde siyaseti bitirme” kararları ne anlama gelmektedir. Hayır, basitçe ‘solcu öğrencileri ayıklama’ amacını taşımaz. Peki, bugün, kamusal alanın tasfiyesi ne anlama gelmektedir? Yaşamsal öneme sahip temel ihtiyaçlardan eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi alanların ‘ekonomik olarak’ basitçe özel sektöre devri dersek, ‘temeline’ işaret etmiş ancak ‘eksik’ bırakmış oluruz. Kamusal alanın tasfiyesi ‘siyasetin’ ve ‘sosyalliğin’ de tasfiyesidir. (Pekala özel işletme olarak kantinlerin kapatılmasının ve yeni büyük alışveriş merkezi ya da sosyetik kafeler açılmasının bir gayesi de piyasa dışı ‘sosyal’ iletişim ortamlarının piyasalaşmış ‘bireysel’ tüketim ortamlarına dönüştürülmesi değil midir?) Üniversitelerde tasfiye edilen, bu egemen ideolojilerin ve politikaların değil ya da basitçe ‘sol’ siyaset/ideolojinin tasfiyesi değil üniversitenin ve bilimin aydın, muhalif, isyancı, sosyal, kültürel özelliklerinin tasfiyesidir!

Üniversite ve üniversite yaşamı (üniversite içinde-yurtlarda-öğrenci evlerinde yani bir öğrencinin yaşam evreninde), eğitimin, bilimsel üretim/paylaşımın, sosyal, iletişimsel, kültürel ve temel ihtiyaçların (yani insan olmanın getirdiği temel ihtiyaç ve özelliklerin) ekonomik giderlerin (sosyal devlet hasebiyle) asgari düzeyde olduğu ve ortaklaşa/dayanışma içerisinde halledildiği; akademik-demokratik-siyasi mücadelenin yürütüldüğü, demokrasi deneyimlerinin yaratıldığı, politikanın ve gerçek demokrasinin öğrenildiği, tartışma-panellerin yapıldığı, akademisyen ve diğer üniversite emekçileriyle kaynaşıldığı, öğrencilerin ezilenlerin siyasetiyle tanıştığı vs…özcesi ‘siyasetin kurulduğu/üretildiği’ bir alan olmaktan yani ‘kamusal alan’ olmaktan neredeyse çıkarılmıştır!

İşte görülmesi gereken şey, öğrencilerin ideolojik tercihlerde bulunabilmesine ve küçümsenemeyecek bir oranda sorunlarına sahip çıkmasına ve devrimcileşebilmesine (bkz. yakın geçmiş) olanak sağlayan bu zeminin, bu ‘koşulların’ değiştiriliyor olduğudur! Üniversitenin tarihsel olarak özünde taşıdığı muhalif dili/siyaseti/halkla bağı kesilmiştir. Sosyal imkanları/mekanları, kültürü ve iletişim ortamları yok edilmiştir. Piyasalaşma adım adım hayata geçirilirken; resmi-askeri alanların, güvenlik alanlarının, doğrudan şirketlere ayrılmış alanların (teknopark, ar-ge vb.), bireysel tüketim mekanlarının istila ettiği bir üniversite; koridorlarına afiş asılamayan, dersliğinde ‘siyaset ceketi’ kapıda bırakılan ya da derslere girilmeyen, iletişimin, sosyal kültürel bilimsel faaliyetlerin inanılmaz zayıf olduğu bir üniversite; üzerine bir de sola ve örgütlenmeye dair çarpık bakış açıları eklendiğinde yukarda bahsettiğimiz anlamıyla nasıl kamusal alan haline gelecek, yani ‘siyaset nasıl kurulacak’, araçları ne olacak vs.

O nedenle üniversiteliler için ‘sorun’, zaten basitçe maruz bırakıldıkları ‘paralı eğitim’ ve ‘ekonomik zor yaşam koşulları’ ile sınırlı olamaz, hiçbir zaman olmadı da zaten! Üniversitelerde öğrencilerin hareketlenmesini sağlayan şey de yalnızca ‘ekonomik zorluklar’ değildir! Piyasalaşma elbette ekonomik bir vurguya sahiptir, ancak kapsam itibariyle politik-ideolojik, sosyal, kültürel, iletişimsel ve psikolojik bir toplamı ifade eder. Haliyle, üniversitelerdeki ‘parasız’ temalı hareketlilikler için indirgemeci bir kafayla “ekonomik taleplerle sınırlı” demek karikatür bir bakış açısı olur! Ancak, temelinde egemen ideolojilerin ‘ekonomik’ olanla ‘politik’ olanı birbirinden ayrı şeylermiş gibi göstermesinin bir sonucu olarak, ‘parasız’ temalı talepler salt ‘ekonomik’ taleplermiş gibi algılanmaktadır. Yürütülen mücadelenin ‘ekonomik’ bir temayla sınırlı olmadığı ‘ekonomik’ taleplerin altı biraz kazındığında pekala kolaylıkla görülebilir. ‘Parasız’ temalı, piyasalaşma karşıtı yerel faaliyetler yalnızca bulunduğu yerde sürekliliği olmamakla birlikte kitleselleşebilirken, merkezi bir eylemde aynı tablonun ortaya çıkmaması piyasalaştırma karşıtı mücadelenin ‘politik’ görülmemesinden kaynaklanmaktadır. Üniversiteli devrimciler için mesele bunu daha ‘görünür’ kılabilmek ve örgütlemek değil midir? İşte üniversitelilerde sağlanması gereken ‘görüş açıklığı’ da kabaca budur denilebilir. Bu da mücadele temalarının “çeşitlendirilmesinden”, yani piyasalaşma ve kamusal alanın tasfiyesinin tüm sonuçlarına karşı politik ideolojik kültürel sosyal… mücadele pratikleri geliştirmekten geçer. Bugün, elde bulunan bütün ‘araçlar’ potansiyel olarak bu politikanın görünür kılınmasını sağlayacak bir işleve sahiptir.

Bunları tekrar tekrar neden tartışıyoruz? Çünkü bugün geliştirilmesi gereken sol pratik faaliyetler açısından bunlar görülmek/bilince çıkarılmak zorundadır. ‘Geleneksel devrimcilik’ anlayışının en büyük handikaplarından bir tanesi (tıpkı egemenlerin ve burjuva basının “normal öğrenci” ve “bir grup öğrenci” kavramlaştırmalarıyla yaptıkları ayrım gibi) “devrimci” kimlikle “üniversiteli” kimliği arasında yaratılan yapay ayrımdır. Bu ayrım yeni bir şey değil, ‘geleneksel solun’ temel hastalıklarında bir tanesidir. Halbuki bugün “muhalif üniversiteli” kimliğinin inşası bilinmelidir ki üniversiteli devrimcilerin yapacağı en anlamlı işlerden birisi olacaktır. Peki bu kimlik nasıl inşa edilecek? İşte bu noktada üniversiteli olmak, üniversitelilere yukardan salt çağrıcı siyaset yapmamak; aşağıdan, siyaseti birlikte örgütlemekle mümkündür. Her ne yapılacaksa alınacak kararları, yürütülecek faaliyetleri katılımcı demokratik işleyişi sonuna kadar zorlayarak birlikte yapmakla mümkündür.

Yine başka bir hatalı eğilim de çeşitli mücadele temalarına bakışta kendini gösteriyor. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür, biz bir tanesini ele alalım. Kültürel-sanatsal faaliyetler kitleyle temas kurma gibi bir mantıkla kol-kulüp faaliyetleri şeklinde ‘araçsallaştırılarak’ içi boşaltılıyor ve işlevsizleştiriliyor. Oysa bugün o haliyle bile neredeyse yapılamayan bu faaliyetler birincisi, temel insani ihtiyaçlardan birisi olduğu için (bir üniversiteli, kitap okumak, tiyatroya gitmek, eğlenmek ve bunları birlikte yapmak ister ya da en azından yapanlara özenir…) ve ikincisi doğrudan politikleşme dinamiğine sahip olduğu için kendi başına bir ‘amaç’ olarak da yapılmalıdır. Tamamen doğal insani bir özellik olarak bu tür faaliyetlerde bile üniversite yönetiminin, polisin ve ailelerin baskısıyla karşılaşılması bu alanların doğrudan içerik olarak da biçim olarak da muhalif bir karaktere bürünmesine neden olmaktadır. Bu potansiyel, ‘araçsallaştırılarak’ hatalı bir yaklaşımla ‘politik olmadığı’ gerekçesiyle önemsiz görülerek ya da ikinci-üçüncü plana itilerek heba edilemez. Pekala bilinebilir olduğu düşünülen bu konuları neden tartışıyoruz? Çünkü bugün öğrencilerin ‘ezici çoğunluğu’ bu insani ihtiyaçlardan, bu ‘tecrübelerden’ yoksundurlar, işte kamusal alanın tasfiyesinin bir sonucu! Üniversitelerde giderilemeyen bu ihtiyaçlar başka mekanizmalarla, ‘bireysel’ olanaklarla giderilmeye çalışılmakta o da düzen içerisinde eritilmeye ve gericileşmeye pek müsait hale gelmektedir.

Neo liberalizmin vazettiği ‘gerçeklere’ gözlerini açan üniversite öğrencisi, kamusallığı, solculuğu, antiemperyalizmi, antifaşizmi, bilimin ve üniversitenin anlamını, özgürleşmeyi nereden öğrenecek ya da öğrenmenin önemli olduğunu nereden öğrenecek? Kim gösterecek, gözlerini para bürümüş rektörler mi? 12 Eylül’ü popüler dizilerde anlatıldığı kadarıyla görüp inanamayan bu üniversitelilerin çoğunluğu, doğduğu andan beri kanıksadığı bir durum olarak yönetilmeyi değil kendini yönetmeyi, ezberlemeyi değil öğrenmeyi, mülksüzleşmenin ve mücadele etmenin getireceği özgürlüğü dahası sosyalleşmeyi, iletişim kurmayı, kolektif bir şeyler yapmayı nasıl öğrenecek? İşte, kitle örgütüne katılım kanallarını açmak, mücadelenin araçlarını çoğaltmak bunlar için de zorunludur. Bu soruya, “hiçbir zaman öğrenemeyecek” anlamı çıkaran varsa yanılır! Çünkü üniversiteliler gayet de politiktir ve meşrebince muhalefet etmektedir. Ancak bu özellikleri devrimcileşemeden egemen ideolojilerle düzen sınırları içerisinde eritilmektedir. Sömürü, yoksulluk ve şiddetin bin bir hali var olduğu müddetçe, kapitalist sistemin vazettikleriyle verdikleri arasındaki uçurum büyüdüğü müddetçe ve işin içine ‘devrimci müdahale’ girdiği müddetçe ‘karşı hareket’ kaçınılmazdır.

Kamusal alanla birlikte solun tasfiye edildiği bir ortamda bugün üniversiteli devrimciler ‘geleneksel’ sol politika yapma biçimlerinin ötesinde ancak ‘politik olmadığı düşünülen!’ alan/konulardaki politik potansiyeli de harekete geçirerek ve ‘araçları’ zenginleştirerek saldırıları tersine çevirebilir ve yeni politika kanalları açabilirler. Üniversitelerde sol, “biçimsel” değil fakat “içerik” olarak yeniden kurulmalıdır, ayrıca “yukardan”, “temsili”, “çağırıcı” değil (ki bunlar burjuva siyaset etme yöntemleridir, kitlelerin kendisini yönetmesine göre değil, kitlelerin yönetilmesine ilişkin kavramlardır ve kesinlikle devrimci, özgürleştirici bir muhtevaya sahip olamaz); “aşağıdan”, “katılımcı-doğrudan”, “özneleştirici-fiili-kapsayıcı” olmak zorundadır! Kaba bir şekilde söylersek, sol ve devrimcilik ‘adına/adıyla’ siyaset yapmak değil, yapılan faaliyetin kendisinin ‘içerik’ olarak sol ve devrimci olması sağlanmalıdır. Üniversiteye önerilen herhangi tekil bir konu/politika orada ‘çeşitlenerek yeniden üretilebilmeli’ ve ‘kitle eylemi formu’ kazanabilmelidir. Bir faaliyetin başarı-başarısızlık kriteri bu noktada kıymetlidir.

 

1) Gençliğin demokratik kitle örgütü hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak isteyenler için, bkz: EFK Devrimci Gençlik sayı:26, Mart 1998 ve sayı:30, Mart 1999, orta sayfalar