Saray’ın kapısında sanat olur mu? – Aralık/Ocak 2019

AKP ile yalın bir ilişki kurmak isteyen sanatçıların, artık halkın içerisinde var olma gibi kaygıları ve gerçekliğini halka bağlama gibi bir durumları kalmamıştır. Yalnızca kişisel çıkarlarına yönelik aldıkları bu karar, sanat üretimlerini ve halkın gerçeklikleriyle bağlarını kopartmıştır

Kapitalist sistem içerisinde siyasal iktidarlar, erkini devam ettirebilmek için kendisini meşrulaştırma gereği duyar. Bu meşruluk içinse halkına nüfuz etmiş araçlar kullanır. Bilim iktidarın kendisini meşrulaştırma araçlarından biriyken, diğeri ise sanattır. İdeolojik propagandası için sanatı kullanır. Filmlerini çeker, marşlarını çalar, romanlarını yazar. Bu şekilde kendisini halktan, halkıysa kendisinden göstermeye çalışır.
Diğer bir taraftan burjuvazi her şeyi metaya indirgediği gibi sanatı da paylaşılan, çoğaltılan ve sınırları aşan bir olgu olmaktan çıkarır; toplumsal ve kolektif yapısını kırar.
Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nde(MESAM) Arif Sağ ve ekibini tasfiye ederek, kayyumla birlikte kendi kadrolaşmasını yaratmaya çalışan AKP çuvalladı. Kayyum sonrası seçimlerde Arif Sağ ve ekibi seçildi. Zamanında ürettikleri birçok eserin muhalif oluşu ile bilinen veya en azından halkın gündelik sorunlarını ifade eden eserlere sahip bir sanatçı topluluğu AKP’nin yörüngesine girdi. Ancak hepsinin ortak noktası politik duruş olarak halktan sıyrılıp saraya bağlandıkları ana kadar üretimi devam eden sanatçılar olmasıdır. Bu sanatçı topluluğunun Saray’a en yakın duranları üretimlerinin sonuna gelmiş, sırtını Saray’a yaslamış insanlardır. Yavuz Bingöl bunun en net örneği olarak; TRT’den aldığı pay, geçmişindeki muhalif duruşu silme ve sol kültüre hakaretleriyle ne için varlığını sürdürdüğü ve nasıl sürdüreceği bellidir.
Üretim yapmak isteyenleri açısından ise başka bir sorun var ortada. Yılmaz Erdoğan, Bülent Ortaçgil gibilerinin takipçileri AKP karşıtı insanlarda oluşuyor. Bu nedenle kendilerini Orhan Gencebay, Hülya Koçyiğit kadar AKP’ye yakın tutmaktan kaçınıyorlar. Yılmaz Erdoğan “Ekşi Elmalar” filminde bir yandan eski kitlesini tatmin edecek mizah ve kültürel olguları yansıtırken; diğer yandan Adalet Partili bir karakterin yüceltilmesini alt metne koymuştur. Artık halkın içerisinde var olma gibi kaygıları ve gerçekliğini halka bağlama gibi bir durumları kalmamıştır. Yalnızca kişisel çıkarlarına yönelik aldıkları bu karar, sanat üretimlerini ve halkın gerçeklikleriyle bağlarını kopartmıştır.

Bellek, isyan ve gerçeklik açısından sanat
İlkel çağlarda insanların duvarlara çizdiği resimler ve el yordamıyla yaptığı figürinler; topluluğun gündelik yaşantılarından ve kendisini ifade etme çabasından ortaya çıkmıştır. Öyle ki devletin oluşumuyla sanatçı kralın iktidarını meşrulaştırmak üzere kullanılan bir metaya indirgenmiştir.
Bugüne baktığımızda sanatçılar, kendilerini ifade edebilecek ve halkla buluşacak yolları bir şekilde buluyor. Merdiven altında üretilen rap kültürü kalıbını aşarak, festivallerde kendilerini ifade edebilecek alanlara sahip oluyor. Bu noktada gençliğin yaz aylarında buluştukları bu festivaller, içe kapanmaya ve umutsuzluğa karşı vurulan darbelere dönüşüyor. Ancak bu darbeler kendiliğinden bir isyana dönüşmemekle birlikte, devrimci müdahalenin açık kanallarıdır. Bu festivallerde üretilen protest müzik, aynı zamanda bir isyanın büyüdüğü anda coşkuyu taçlandıracak bir olgudur.
Aynı zamanda yaşanan katliamların, direnişlerin, olayların ardından üretilen sanat; toplum belleğini tazeliyor. Örneğin; “Mağusa Limanı” olarak bilenen ağıt, bir Kıbrıs ağıtı olup, İngiliz askerleri tarafından bıçaklanan Arap Ali’ye yazılmıştır. Aynı ağıt Ali İsmail için tekrar anlam bulmuştur. Yani sanat halkın gerçekliğine dayandığı anda ölümsüzleşmiştir. Bugünse gençlik festivallerinde ve diğer konserlerde hem “Mağusa Limanı” hem de fırınından taze çıkmış protest rap şarkılar aynı sahnede söyleniyor ve aynı duyguyu yaratıyor.

Gençlik birim çalışması
Sanat AKP karşısında bir birikme, halkın kendisini ifade etme ve karşı koyma alanı haline geldiyse; benzer şekilde üniversiteden yapılan kültür/sanat faaliyetleri direkt olarak rektörlerle karşı karşıya geliyor. Diğer taraftan üniversiter taleplerin toplanmasıyla demokratik üniversitenin politik temeli oluşturuluyorsa, üniversitenin özgürleşmesini sağlayacak şey aynı zamanda kültür/sanat faaliyetlerinin yapılmasıdır.
Üniversitelilerin özgür ifade alanlarının oluşturulması ve çoğaltılması zorunludur. Üniversiteye yeni gelen öğrenciler kendilerini bu alanlarda var ederken, kişiliklerinin rengini yine bu sanat üretimi içerisinde yeniden oluştururlar. Öyle ki bu alanlar devrimci bir fikir ile oluşturulur ve donatılırsa, gençlik üzerindeki pasifikasyonun kırılması için ağır bir darbe vurulur.
Sanatın üniversitede üretilmesi yalnızca üniversitenin benliğine değil, memlekete de etki ediyor. Kimi zamansa birebir siyasal çatışma zeminleri de sunuyor. İTÜ’de “müzik haramdır” bildirisinin dağıtılmasının ardından üniversiteliler tarafından verilen cevap, yalnızca bu saldırıyı kırmakla kalmayıp aynı zamanda memlekete de sanata dair bir fikir verdi. Sanat bu noktada, yeni bir devrimci gençlik kuşağı oluşturulurken, gençlik üzerindeki kitle pasifikasyonunu kıran ve üniversitenin benliğini oluşturan en önemli olgulardan biridir.